• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Seni Beklemek

    Ekim ayının başlarına doğru ikinci yılı bitirmiş, son birkaç aydaki kötü gidişatımıza bakarken “ne yapsam da arayı düzeltsem.” diye düşündüğüm günlerin birinde bir mesajla yıkılmıştım.

     

    “Artık görüşmeyelim.”

     

    Yedi sesli harf ile on iki sessiz harfin bir araya gelip, on yedi harfin iki kelimelik bir cümle oluşturmasının, hayatımda böyle bir yıkıma yol açacağını düşünmemiştim daha önce. Türkçe’ye de eskisinden daha fazla saygı duyduğum günlerde, böyle küçük bir sürpriz daha da şaşırtmıştı. Anadilimi konuşturmadıkları, üstüne üstlük engel oldukları için ben onların dilini, onlardan daha iyi konuşurum, diye hırs yapmıştım. Aslında onlar ya da biz diye bir şey de yoktu, sistem bizi buna zorlamıştı. Dil zengin olunca, bir de soluk geçen günlerin kısmetinden midir bilinmez, her an “bundan sonra iyi olalım bari!” düşüncesi böyle sürprizlere açık kapı bırakır gibi işlemeye başlamıştı hayatımda.

     

    Mesajı aldıktan birkaç saat sonra ilk sigaramı yaktım. Üç yıl önce sonsuzluğa uğurladığım babam geldi gözümün önüne… Gitmeden hemen önce anlattığı arkadaşı Ebu Tepred’in hikayesiyle birlikte dikildi karşıma. Üzerimdeki görünmeyen ağırlıkları bir kenara efendice bırakıp banyoya doğru yöneldim. İç organlarımda oluşan hasarı, lavaboda ağzımı çalkalayarak dışarı atacağımı hissettim. İç organlarımda oluşan bir hasar var mıydı, emin değildim ama yutağıma kadar gelen küçük sancılar, bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyordu. Birinin beni tekrar görmeyi reddetmesi benim için utanç vericiydi. Bu yüzden aynayla hiç karşılaşmak istemedim. Gözlerimle kendi yüzümü görmek, onu biraz daha utandırmak ve hatta hatta daha fazla rezil olmaması için kafamı hiç kaldırmadım. Suyu kapatır kapatmaz odama yöneldim. Üstümü giyinip kendimi dışarı attım.

     

    Meslek lisesi yokuşundan aşağı sallanıp, Asker Hastanesi’nin önünden Varyant’a doğru ilerledim. Güzergahı bir süre sonra “burası dönüşte çok yokuş olacak,” diye İkiçeşmelik yönüyle değiştirdim. Sağımda spotçuları, ikinci el eşya satan dükkanları baştan aşağı süzerek, solumdan geçen araçlara da aldırmayarak, ara sıra gözyaşlarıma engel olmadan Agora’daki kazı heykellerinin sergilendiği parka kadar yürüdüm. Hemen yanında bulunan katlı otopark ve altındaki Anafartalar Polis Karakolu’nu görünce duraksadım. Babamın vefat haberini veren karakol burasıydı. Bu karakoldaki polisler, o mart ayında babamın cansız bedeninden çıkan kimlik üzerinde araştırma yaparak bizim eve gelmişlerdi. Yüz metre ilerdeki Kardeşler Çayocağı’na doğru yürüdüm. Durduğum yerden sadece tabelası görünüyordu. Babam o çay ocağında, öğle yemeğinden sonra oraya oturmuş, bir kahve istedikten on veya on beş saniye sonra başını masaya vurmuştu. Kalp kriziydi.

     

    Çay ocağına oturur oturmaz bir çay istedim. İçerde iki kişi oturmuş, çiçek desenli masa örtüsünün üstünde kağıt oynuyorlardı. Muhtemelen öğle arasında yemek sonrası istirahat zamanını burada oyun oynayarak değerlendiren iki kişiydi. O an için hangi masa diye düşünürken, çaycının gür sesiyle irkildim.

     

    Anıları ve hadiseleri birbirinden ayırarak ben bir kısmına dokunmayı isterdim. Bir zaman makinem olsaydı ileriye gitmek yerine daima geçmişe gitmeyi isterdim. Hesaplaşma veya iç geçirme duygusunu yaşamak için değil, aksine; görünmez olarak yaşanmış olaylara büyük bir küstahlıkla gülüp, bilakis en edepsiz yorumları kendi hakkımda yaparak izlemek için… Karşı tarafta, her kim olursa olsun incitecek veya kıracak hiçbir yorumda bulunmazdım. Çünkü benim sorunum kendimle, kendimi tanımakla… Kırılma noktalarındaki anlarda bin yıl öncesinden süre gelen yalan bakışların ardından korkutucu cümlelere, amansız amasız inandığım anlara dönmeyi çok isterdim. Sinsice yaklaşıp enseme, kendi enseme bir şaplak yapıştırmayı isterdim. Uyandırmak için değil, “nasıl da yuttun lan mal,” diyerek mallığımdan haberdar etmek için vurmak isterdim.

     

    Babamı kaybettiğim güne, önceki gecesine, sigara paketime el koyup iki katı para verdiği geceye dönmeyi de isterdim. Hakkını, hakkaniyetini teslim etmek istediğim ender gecelerden biridir. Anlaşamazdık. Aslında ben kimseyle kolay anlaşabildiğimi zannetmiyorum. Hatta bazen, birtakım insanlar anlaşmak için bana ayak uyduruyor, diye düşünürüm. Onları zor durumda bıraktığımı da düşünüyorum, sanki bana mecburlarmış gibi hissediyorum. Ama değiller… Mesela ben, babamı kaybettikten sonra çok uzun bir süre ona mecburmuşum gibi yaşadım. Hayatımın en kötü zamanlarından biriydi. Sonra geçti. Nasıl geçti, inanın bilmiyorum. Bir sabah uyandım ve oturma odasında televizyonu açtım. Her sabah babam benden önce lavaboya girer, her zaman temiz ve her zaman ütülü olan takım elbisesini giyer, bizim iş yerine gelirdi. İşte yine aynen öyle bir sabah uyandım ve oturma odasına gittim. Henüz çok erken olduğu için lavaboya girip içeride sigara kokusu bırakmak istemedim. Bendeniz sabahları hiçbir şey yemeden sigara içmeyi çok severim, hem de tuvalette… Bu da o zamanki alışkanlıklarımdan biriydi. Benden sonra kapalı ortama sıkışan o nikotin kokusuyla onu boğuşturmamak için tuvalete girmedim. Saat geçiyor. Her sabah 07.15’te evden çıkan adam 07.25 olmuş hala uyanmamıştı. Odasının kapısı kapalı ve bekliyorum. Dakikalar ilerledikçe ben de huzursuzluk artıyor. Tuvalete gireceğim, sigara içeceğim, bu sırada elime geçirdiğim bir dergi veya gazeteyi okuyacağım. Ayağa kalktım, odasına doğru ilerledim, sertçe ve az da olsa tavırlı bir ses tonuna hazırlanırken kapıya vurup, “baba geç kaldın” dedim. Soluğu mutfakta aldım. Küçük yaştan beri alışkanlıktır, hafta içi sabahları pek bir şey yiyemem. Gözüm almıyor buzdolabının içindekileri, sabah sabah…

     

    Devam Edecek


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları