• Döviz Kurları
    Puan Durumu
       SİHİRLİ KARAHİNDİBA

                                                           

    Çocuğum… Yazları Diyarbakır’a gitmeyi seviyorum. Sonbahar gelmeyegörsün, bu kez de Sivas’ı özlüyorum. Sivas’ta çocuk dimağımı zenginleştiren hayli bilgili amcalarım, dedelerim hatta öğretmenlerim var. Kışın onlardan öğrendiklerimi Diyarbakır’da sınıyorum. Bu konuda iş sınama ve gerçekleştirmeye gelince de dedem, dayım, Karekin Amca hemen devreye giriyorlar. Ayrıca öyle hikâyeler, öyle öyküler anlatıyorlar ki, kayboluyorum.

    Dedem derdi ki,  “Oğul! İnsanları kapılar taşır öte geçelere; insanlar yıllar içinde birçok kapıdan geçer. Hep bir beklentisi vardır.  Ancak hangi kapının beklentilerini karşılayacağını deneme yoluyla öğrenebilir. O kapılarda mutlaka özlemle birilerinin yolunu bekleyenler vardır. O kapılar insanın arayanına, merak edenine belki de kapısına geleni saklayıp gözetenine çok şeyler öğretir. Biliyorum buraya her geldiğinde seni daha büyümüş, daha çok meraklı ve daha çok bilgili görüyorum. Öğrenmeyi seviyorsun ve her konuda sana öğretecek seni bilgilendirecek hayli insan var etrafında. Oğul burası da senin kapılarından biri… Bu kapıdan çok şey öğreneceğinden eminim. Bundan sonra gideceğin kapılardan da…  Üstelik bu dünyada yaşayan her canlıdan güzel şeyler öğrenebilirsin. Bu hayvan da olabilir, bitki de, serin yaz akşamlarında damın üstündeki tahtta uyurken baktığın yıldızlar da…”

    Tarla kenarında,   severek yediğim taze nohut destesi elimizde yürüyoruz. Sordum hemen “Mesela şu beyaz tüylü topların ne faydası var ki bize…”  böyle diyerek tarla kenarında kümelenmiş halde duran bir sopanın ucuna iliştirilmiş toplar halindeki bitkileri işaret ettim. Dedem birini incitmeden eline aldı sonra da yüzüme doğru tutup “Üfle “ dedi. Üfledim… Sanki yüzlerce küçük beyaz yıldız uçmaya başladı; yükseldi, yükseldi, yükseldi. Kaşla göz arasında görünmez oldu. Sihirli olmalı, diye düşünüp dedemin yüzüne baktım; oysa gülerek bana bakıyordu, muzipçe… “ Dede bu sihir gibi…” Dedem bu bitkinin adı Radika; başka adları da var üstelik… Bir adı Karahindiba; bazıları buna Acıgıcı, Güneyik, Çıtlık hatta Aslandişi bile derler. Bakma karahindiba dediklerine yeşil uzun yapraklı, sarı çiçekli bir bitki aslında. Üstelik tadı güzel ve çokta faydalı…” Dedemin elime tutuşturduğu yeşil bir yaprağı ağzıma attım; nane keskinliğinde hoşuma giden bir tadı vardı.

    Hemen ötedeki sarı bir çiçeği gösterdi. Öyle canlı ve güzeldi ki hemen tanıdım; az mı kulak arkama koymuştum! Anneme bile toplamıştım bir zamanlar… Annemin gözleri ışımıştı o an… Annemi ne kadar özlediğimin farkında olarak yavaşça gözyaşı döktüm. Haykırdım;“ Nasıl yani! Böyle sihirli gibi işte…” Dedem,” Oğul bitkilerin ayağı yok ki senin gibi gezsin. Peki, nasıl çiçek açacak, nasıl çoğalacak! O sarıçiçeklerin erkek organları var. Elbet dişi organı da var. O erkekler tohumlarını işte böyle rüzgârlarla gönderirler çiçeklerin içindeki dişi organlara. Böylelikle çoğalır tekrar tekrar çiçek açarlar.”

    Dedem gülerek ekledi, “Bak şimdi severek yediğin, hatta üzerine çıkıp dalından iştahla yediğin erik, elma, armut, ayva, kiraz, dut gibi ağaçlar da böyle meyve verirler. Tabi hepsinin polenini rüzgârlar taşımaz. Bak şimdi ne demiştim; bütün hayvanlardan, böceklerden bir şeyler öğrenebilirsin, demiştim ya! Her bitkinin poleni böyle uçmaz. Bazı tohumları diğer dişi organlara taşıma görevini de arılar, kelebekler, karıncalar üstlenirler. Arılar bal yapmak için çiçeklerin içindeki nektara ihtiyaç duyarlar. Bu sırada bacaklarına yapışan polenleri de diğer çiçeklere taşırlar. Buna da tozlanma denir. Böylelikle ürün verirler. Bir mısır çiçeğindeki tek bir erkek organda ortalama 3000 polen vardır. Bu bitkideki çiçeklerde ortalama 6000 erkek organ olduğu düşünülecek olursa, tek bir mısır bitkisinde 18 milyon polen var demektir.”

    O yaz ne çok şey öğrenmiştim bilseniz. Gece olduğunda gülüşerek yataklarımıza yattığımızda gökyüzünün karanlığında parlayan yıldızlara bakmıştım. Tanrım, ne çok yıldız vardı. Kayan yıldızları birbirimize gösterip dilek dilemiştik. Dedeme Büyükayı’yı, Küçükayı’yı ve Kuzey Yıldızı’nı göstermiştim, bilmiş bilmiş… Gülmüş, yanağımı okşamıştı. Dedemin merakımı coşturan daha çok bilgisi vardı eminim…

    Devam etti dedem. “Çok büyük bir evrene dağılmış milyarlarca gökada arasından Samanyolu adlı gökadayı oluşturan milyarlarca yıldızdan Güneş adını verdiğimiz yıldızın çevresinde dönen Dünya adlı gezegende yaşıyoruz, değil mi? Yıldızlara bakmanın başka bir anlamı da geçmişe yolculuk yapmaktır. Geceleri gökyüzünde gördüğümüz ışıklar, aslında yıldızların yıllar önceki halleri.”

    “Yıldızlar bizden öylesine uzaktır ki, onlardan gelen ışığı biz ancak yıllar sonra görebiliriz. Örneğin gökyüzünün en bilinen yıldızlarından Vega, bizden 27 ışık yılı ötededir. Bunun anlamı şudur; Vega’nın yaydığı ışığın bizim gözlerimize ulaşması için 27 yıl boyunca yolculuk etmesi gerekir. Biz günlük yaşamımızda uzaklıkları ölçmek için nasıl milimetre ya da santimetre yerine daha büyük bir uzunluk birimi olan kilometreyi kullanıyorsak, bilim insanları da evrendeki uzaklıkları ölçmek için çok büyük bir birim olan ışık yılını kullanır. Işığın bir yılda aldığı yol 1 ışık yılı eder. Işığın saniyede 300.000 km yol aldığını düşünürseniz, bir yılda aldığı yolun ne kadar çok olduğunu kestirebilirsin…

    O yaz nasıl mutlu olmuş, içim nasıl da sevinçle dolmuştu.

    Her insanın, her çocuğun mutlu olmaya, iyi ve rahat yaşamaya hakkı olmalı, diye düşündüm. Oysa yaşadığımız şu an en mutsuz olduğumuz zamanlar değil miydi? Mutlu bir erkeğin, kadının ya da çocuğun gözlerinde beliren o sevinçli bakış ne güzeldir. Nelerden, nasıl yoksun olduklarını kendimden biliyorum.

    Mutsuzum, diyorum kendime. Çocukluğumda değilse de gençliğimde zor zamanlar yaşadım, yaşadık. 12 Mart ve 12 Eylül’ün o sıkıntılı zamanlarının öğüten değirmeninde hepimiz buğday taneleri gibi ezildik. Şimdilerde çocukluğumun güzel anlarını paylaşırken amacım bir nebze olsun mutluluk dağıtmak, onları sevinçli anların güzelliğine, çekiciliğine ortak etmek… Bu anlattıklarım, belki de bir çocuğun gözlerinde mutlu bir ışık olacaktır.

    Darbeler artık eskisi kadar ciddi değil, diye düşünüyorum. Yasaları biliyorum; onların nasıl kesintiye uğradığını da… Darbe ilk geldiğinde -insanlık hali- korkuyor, hatta siniyorsun. Korkmadığımızın bir zaman sonra ayırdına varıyoruz. Onu ciddiye almamayı başarıyoruz da: sizlerden biliyorum. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek, diye bir deyim var ya… Artık ölümden bu denli korkmanın bizi nasıl incittiğinin farkındayız.

    Önümüzde henüz yaşayamadığımız bir özgürlük zamanı duruyor. Birileri bunu kaç ışık yılı sonra görecek, bilemeyiz. Bize düşen ilerlemek ve hayattan zevk almak… Bunu yok etmeye çalışanlara ise bilinçle karşı durmak bizi nasıl da mutlu eder; hepimiz biliyoruz.

    Düşünüyorum da, ölenlerin çığlıklarını ne kadar duyabiliyorsak o kadar insanız işte! Susanların çığlığı ise arşa kadar çıkmakta…

     


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları