• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Sinemamız

     

     

    Pazar. 12 seansı. Çok şey ifade ederdi. Sanata, estetiğe, düşe duyulan acil ihtiyaç ve bu ihtiyacın bir orta sınıf tevazusu içinde karşılanması. Emek Sineması böyle bir kültür sosyolojisine tam denk düşerdi 70’lerin İstanbulu’nda.
    Yetişkinler cumartesi akşam üzerinden seçmişlerdir gidilecek filmi. Biz yeni yetmeler pazar günü 11’i geçe elimize tutuşturulmuş para ile önden gider, sokağımıza beş dakika mesafedeki İstiklal Caddesi’ne çıkar, bir gişeden handiyse bir sıranın yarısını kapatacak kadar bilet alır, yetişkinlerin ağır ağır ama dakik sinemaya intikal etmelerini beklerdik. Sokağın da handiyse yarısı salondadır şimdi. Film başlar. Sürpriz yok. Mutabık kalınan film bize de uygundur yetişkinler kadar.
    Pazar günlerinin 12 seansları diğer seanslara göre daha ucuzdur ama tek sebebi bu değildir sinemada şimdi olmamızın. 14 gibi evde olursak, biz yeni yetmelerin derslerini tekrarlayacak epey bir zamanları olacaktır.
    Eğer Emek Sineması’ndaysak pazar 12 seansları daha bir bayram olurdu. Burası bizim orta sınıf kalitemiz. Çünkü Emek öyle her filme perde açmaz. Bir standartı olur Emek filmlerinin. Umumi arzu üzerine ikinci, üçüncü başarı haftaları olmasa, her pazar Emek’te olacağız. Ve film başlayana kadar orta sınıf çocuğu sabırsızlığımızı duvarlarındaki, tavanındaki barok ve rokoko süslemelere bakınarak yatıştıracağız. Yetişkinler salonun şıklığına uygun bir törensellik içinde. Bu da bir ihtiyaçtır bütün haftanın maişet derdinin yanında. Bu estetik ambiyans.
    O zamanlar orta sınıf böyleydi. Ne aşağı çekilmenin agresif korkusu ne sınıf atlamanın rüküş hırçınlığı. Tevazu ve estetik birbirine yakıştırılırdı. Emek Sineması da buydu. Kendisini, teknolojisini sakin sakin yenilerdi. David Lean’in ‘Ryan’s Daugther-İrlandalı Kız’ı için kurulan yeni ses düzeni nasıl heyecanlandırmış, sevindirmişti bizi. Özel basım biletleri de atmamış, saklamıştık.
    Emek Sineması neyi değiştireceğini ama neyi de muhafaza edeceğini iyi bilen bir kurumdu. 70’lerin sonunda sinemaları kuşatan ucuz pornolara prim vermedi. Biz solcuların da çekinmeden fuayesinde randevulaşabileceği bir mekandı. Evet, porno göstermiyordu ama toplumsal gerçekçi sinema ile de sıcak bir ilişki kurmamıştı. Sinemada direnen bir sinemaydı. 80’lere de böyle girdi.
    Cunta karanlığında da direndi Emek. Adı güzel sinema. Bu dev hapishaneden onun karanlıktaki aydınlığına kaçıyorduk. Sinemaya, Emek’e.
    O yıllarda onu renkli televizyon vurdu, videotekler vurdu. Durdu durduğu yerde ama Emek.
    29 Nisan 2004’te Milliyet Gazetesi için Emek Sineması’nda o tarihte 48 yılı tamamlayan müdür Hikmet Dikmen ile bir söyleşi yapmıştım.
    Ona şöyle sormuşum: “Emek sineması için korktuğunuz oldu mu?”
    O da şöyle cevap vermiş: “Oldu. Şöyle ki: Ankara’dan bir firma almıştı burayı, Rüya Sineması’ndan başlayıp İnci Pastanesi’ni de, bütün bu adayı alıyor, buraya kadar. Yap-işlet- devret sistemiyle burayı yıkıp başka bir şey yapacaklardı. Ama Anıtlar Yüksek Kurulu izin vermedi. Şimdi artık Emek’i kaybetme korkusu kalmadı bende. Çünkü Emek Sineması herkese mal olmuştur. Yani İsmet Kurtuluş’un değil, devletin de değil, halkın, güzel insanların artık burası. Herkesin anıları bulunuyor burada, kimler gelmedi, kimler geçmedi ki bu güzelim dükkandan. Ne aşklar yaşandı burada.”
    80’lerde önce Sinema Günleri diye başlayan, sonra Film Festivali payesi alan ve bugünlere erişen sinefil bahar ayinlerinde kitapçıktan film seçilemediğinde bir seanslık zamanı geçirmek için çoğumuz Emek’in sokağını seçeriz. Orası da sinemadır çünkü.
    Şimdi bu sokakta Emek olmayacak mı yani?
    Hikmet bey, sinemanın emektarları Murat, Aykut burada değil, Emek de mi olmayacak?


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları