• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Şu An Bir Ölüyüm

    Şu an bir ölüyüm. Ölümlü falan değilim. Aklınıza başka bir şey gelsin istemem, ama az sonra beni taşıyan aracın motoru duracak, muhtemeldir ki ağıtlar artacak ve beni toprağa bırakacaklar. Ölmeden birkaç gün önce dizimin ağrıdığını fark ettim. Artık ağrımıyor. Sanırım hasta, çok hasta olan insanlar için dedikleri “Öldü de kurtuldu” lafının doğruluğuna hayran bir şekilde beşe on tahta parçalarının altına doğru gidiyorum. Hep söylerdim, haklı bir nefretin iyi yanı yoktur. Sadece birkaç dakikalığına ruhsal mastürbasyon yaşatır, sonrasında dert, gam ve keder bırakır. Ama bu sefer farklı, kendimi bildim bileli çevremdeki bazı kişiler için bu cümle kullanıldı ve şu an haklılığına duyduğum saygıyı anlatamam. Muhteşem bir his…

    Benim için hayat 2002 yılında geçirdiğim bir kazadan sonra başladı. O güne, hatta o yıla kadar apolitik bir gençtim. Hoşlandığı kızlarla konuşmak yerine onları düşünüp mastürbasyon yapan, sivilcesi sıkıldığında çevresinde iki tane daha beliren, rüşdünü ispatlamadan hemen önce geneleve, kahvehaneye ve birahanelere usulsüzce girmenin yollarını arayan serseriden az efendiden az buçuk fazla bir gençtim. Fizyolojik yapım günden güne değişmeye başladıktan hemen sonra iyice iyimser biri oldum. Hep böyledir. Kendine güvenen güzel insanların hayata karşı pek iyimser olmadıklarını görürsünüz. Ancak benim gibiler için durum biraz farklıdır. Bizim kötümser olmak için fikir veya kuramlara dalmamız sakıncalıdır, çünkü biz, her daim bir yanı eksik olanlar, aynalar sayesinde dersimizi almışızdır. Biz iyi olmak zorundaydık. Tanrıya, dine inanmamız, insanları sevmemiz ve yediğimiz her lokmaya şükretmemiz gerektiği hatırlatılmıştır, yaşadığımız ketum olaylar nedeniyle. Koltuk değneklerime bu vesileyle yakınlaşma ihtiyacı duydum. Bazen gözyaşlarıma, bazen heyecanlanmama ve bazen de sessiz sessiz küfürlerime tanık oldular. Annemden, babamdan ve hatta pos bıyıklı solcu ağabeylerimden bile bana daha yakındılar. 1 Mayıs 2007, gözaltına alındığım ilk gün, polislerin beni otobüse yaka paça atmaları için çok uğraştım. Arkadaşlarımı tekme tokat otobüslere bindirirken çaresiz kalamazdım, ancak onlar, sedir ağacının gövdesinden yapılmış iki sopanın bendeki varlığına üzülerek her zaman beni es geçtiler. Sonra gittim bir amirle konuştum, rica ettim. Uzaklaş buradan dedi. Yapamazdım. Ben de onlardan biriydim. Dışlanmak, zaten hayatın her alanında dışlanmıştım. Otobüse binerken indirimli kartı basmaktan, gezmeden dönen teyzelerin ve akranım olan çiftlerden erkeğin bana göz kırpıp hafif gülümsemesiyle toplu taşıma araçlarında yer vermesi gibi her yerde dışlanmıştım. Burada da aynısı olsun istemiyordum. O otobüse bindim. Ne yaptım ne ettim bindim.

    Devam eden aylarda da benzer münasebetlerim olmuştu, devletin alt tabakasıyla. Nitekim Mart ayının sonunda, bir bayram günü bizi tekrar içeri aldılar. Bu kez değneklerime bakmadan aldılar. Allahsızlar öyle bir aldılar ki beni bile değneklerim olmadan yaşayabileceğime inandım. Çünkü 45 gün boyunca onlardan uzak kaldım. Ağlayan, mide kanaması geçiren, aramızdan bazılarının muhbir olduğunu öğrendiğimiz bir 45 gün geçirdim. Gözleri bağlandığında ne olacağını kestiremeyen, tek çıkış yolunun ölüm olduğunu düşünen insanlarla birlikte…

    Yolculuğun sonuna gelirken aklıma annem ve babam geliyor. Sizlere kısaca onlardan da bahsetmek isterim. Daddy-Peaches Browning çifti gibiydiler. (Kadın 16-Erkek 51 yaşında 1930 yılında Amerika’da evlendiler) Annem 14 yaşındayken babamla evlendirmişler, tahmin edebileceğiniz gibi görücü usulüyle. Bolşevikçi dediği her an gözümün önüne geliyor. Toplu yanaklarının altında gülünce nohut tanesi kadar ortaya çıkan gamzeleri ve kısılan gözleriyle yine bana seslenir mi diye düşünüyorum. Hayatı boyunca tüccarlık yapmış. Karataş’ta bir dükkanımız vardı. Batar katında halı tamircisi Tayfun ustanın biricik ahbabıydı. Tayfun usta arkadaşlıklarının ilerlemesiyle son iki yıl babama kira ödememişti. Ancak babam onu öylesine dostu olarak görmüştü ki, son on yıldır Tayfun’un verdiği sözü ara sıra hatırlatıp, “Borcunu ödemeye gelecek, benim dost dediğim adam bana kazık atmaz” diye diye her sabah yedi buçukta dükkanı açtı. On yıldır ne Tayfun geldi, ne de başka biri. Sanki hayatının son on yılını tamamen buna, olması muhtemellikten imkansızlığa dönüşen bu hadiseye adamıştı. Tüccarlık umurunda değildi, yurt dışından getirttiği kaçak çay ve tütün satışları da zaten pek iyi değildi. Gizli kapaklı el altından nereye kadar gider. Devlet baba izin verir mi koca şehrin ortasında böyle işlere. Ama yok, o Tayfun’u bekliyordu. Tüm derdi buydu. Gelecek ve borcunu ödeyecek. Babamın bu denli tutkulu hayatına, annemin de küçük yaşta aile denilen, hayatın en işlevsiz ve ölçüsüz mercisine adım attığı için üzülüyorum…

    Şu an bir güvercin olarak koltuk değneklerim olmadan karşımdaki Yunan adalarına bakıyorum. Sigara da içmiyorum. Sağımda ve solumda insanlar var. Her sabah önce evimize, sonra babamın işyerine bakıyorum. Belki Tayfun gelir diye… Ben de iyiden iyiye kıllandım bu durumu. Arada bir toplantı yaptığımız salona ve pos bıyıklı ağabeylerin ne yaptıklarına da göz atıyorum. Bir de çocukken aşık olduğum Seher’e. Som altının iki ton açığına saçlarını boyatmış. Öyle güzel olmuş ki, dilime gelmez güzelliği, lal olurum.

    Boş vaktim çok oluyor diye akşama kadar aylak aylak geziyorum. Kuşlar familyasında sınıf olmadığı için örgütlenecek bir durum da söz konusu değil. Irk, dil, din olayı da yok. Kim neye isterse ona inanıp, onunla yaşıyor. Herkes istediğini yiyip içiyor…

    Demem o ki;

    Ölmek güzel şey be ağabey…

     


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları