• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Taş duvarların ardında kaynayan neşe

     

    Bazen Selahattin Demirtaş’ın gizemini keşfettiğimi düşünüyorum. Bütün bir topluma, kurumlara, örgütlere sanki “Gel oynayalım” diyor. Bu, çok güçlü bir çağrı olmalı. Alttan alta algıladığımız, kabul ettiğimiz bir davet bu. “Gel oynayalım.” (“Bir de oynayalım” yani. Demirtaş’ın her yaptığına, ettiğine sinmiş bu söylem tarihsel olarak böyle anlaşılmalı.) Demirtaş “gel oynayalım” diyor topluma ve katı olan her şey buharlaşıyor. Haliyle nemlenen gövde yeşerecek. Yeni bir şey bu.

    Bu çağrıyı, bu daveti ne zamandır almış olmalıyız? Her defasında bunca neşelenmemizin ve elbette heyecanlanmamızın sebebi budur. Hamasetle taş kesmiş, ticaretle iliği kurutulmuş siyaset alanına bu ülkede, tam da böyle bir acı ve şiddet tünelinden geçerken – bu korku tünelinde- hayatlarımıza her defasında katılan bu neşe nereden gelir, nasıl gelir yoksa? Tam da acının odağında, en derin yaranın kabuğunun altında, taş duvarların ardında kaynayan bu neşe, bu her şeye rağmen iyi hissedebilme hali –halimiz- yeni ve müjdeli bir siyaset felsefesi ve pratiği değil mi? Hızla alıştığımız. Neşeyi  hepimiziçin bir alternatif haline getiren bir siyasetçi Demirtaş.

    Bunu yapabilmek çok zordu. Başardı. Geniş bir alana neşe ekti, şimdi milyonlarca insan oradan neşe deriyor. Hem her şeyden vazgeçmeye hazır, hem hayatı hücrede bile ertelemeyecek kadar seviyor. Tam bu ikisinin arasında yetiştirdi neşeli siyaseti, neşe siyasetini. İmdadımıza yetiştirdi.

    Demirtaş’ın neşesi trajediyi de içeriyor. Bunca acıyı absorbe edip, emip barışçıl bir direniş olarak kendine ve topluma geri veren bir neşe bu. Neşenin trajediyle bu buluşması nasıl güçlü bir enerji üretiyor. Bu enerjiye alışıyoruz. Bu ne kadar yeni bir şey bu ülke için? Yeni bir yol açmak, yeni bir yola girmek için kaskatı paradigmalara gülüp geçebiliyoruz artık. Bu, Demirtaş alternatifiyle açılan bir alan.İki uçtaki  her şeyden vazgeçmeye hazır olma durumu ile hiçbir şeyi ertelememe halinin birbirinin sağlamasını yaptığı, samimiyetini yansıttığımümbit bir alternatif sahası. Siyasete ve direnişe yeni bir oyun sahası.

    Evet bir oyun sahası bu, oyuncaklı bir iş bu yaptığı. Zeka ister. Demirtaş, toplumun zekasını provoke eden bir siyasetçi. Toplumun zekasını sevecen okşayan. Türkiye siyaset kamuoyu zekanınhaz alınabilir bir şey olduğunu öğrenir, deneyimlerken, Demirtaş oyunla siyasetin oyununu bozuyor, oyunu (yeniden) kuruyor. Seçim kampanyalarının en civcivli anlarında eline sazını alıp, yüzünde muzip bir gülümsemeyle şarkısını söylemeye başladığında hep işin Almancası, İngilizcesi de aklıma gelir. Bu iki dilde, kuvvetle muhtemel başka bazı dillerde de,‘oynamak’ ile ‘bir müzik enstrümanıçalmak’ın aynı sözcükle –‘spielen’ (Alm.), ‘play’ (İng.)- tabir ediliyor olması. Şiddet ya da hamasetin gündelik hayat ile uyumsuzluğunun karşısına melodi ile söz, enstrüman ile insanın sağaltıcı uyumunu koymak. Armonik, müzikal bir siyaset. Kuralları ve kompozisyonu toplum tarafından sevinçle kabullenilmiş, neşeyle dahil olunan bir oyun.

    JohanHuizinga, Homo Ludens(1938) adlı kitabında oyun oynayan insanı‘homo sapiens’ ve ‘homo faber’ kavramlarının yanına üçüncü bir alternatif olarak koyarken, oyunu bütün insani faaliyetlerin başlangıcına yerleştirir. Oyun, herhangi bir çıkar gözetmeksizin ve tam bir gönüllülükle girişilen bir faaliyettir. Bir çocuk samimiyeti ve neşesi ile. Selahattin Demirtaş homo politicus’tan homo ludens’e kolayca geçiyor ve her seçim kampanyasına gönüllü, dünden hazır ve neşeyle başlarken, bütün bir toplumu beraber oynamaya çağırıyor. Halayda ve siyasette. Bu çıkardan uzak, estetik çocuksuluk, onun her seçim kampanyasında yeniden tazeleniyor olmasının, imgesinin kesintisiz reenkarnasyonunun iksiri. Taş duvarlarla çevrili cezaevi hücresini bile güç odaklarının bütün karşı çabalarına rağmen toplumsal bir ana rahmine dönüştürüyor.

    Selahattin Demirtaş’ın en ciddi meseleleri ele alırken bile muhafaza ettiği bu çocuksu neşe ve içtenlik, çocuksu tazelik, bu oyunsever hal bir yandan, diğer yandan da bu yeniden ve yeniden doğum hali, bu her koşulda doğruluşları, ayağa kalkışları, insanın en kırılgan olabileceği anlarda ne kadar güçlü de olabileceğini ortaya koyarak topluma müthiş bir özgüven aşılıyor.Kendiyle ve hayatla oynadığı bu oyunu eğer bir çocuğun deliksiz ciddiyeti, samimiyeti vekonsantrasyonuyla sürdürürse insan, onu yıkmaya, ezmeye çalışan güç odakları için tahammül edilemez bir skandal, aynı güç odaklarının mağduru diğer insanlar içinse büyük bir umut ve cesaret kaynağı olur. Bulaşıçı cesaret dünyanın her derde deva tek çocuk hastalığı olmalı. Zulme ve hamasete karşı bir gençlik aşısı.

    Selahattin Demirtaş’a bakarken oyunun trajediye en yakın olduğu yerdeyiz. Oyunun en saf ve en bozulmamış haliyle karşı karşıyayız. İnsanın en savunmasız olduğu sırada oyunla ayağa kalktığı, oyunla ayakta kaldığı, korkuyu ve zulmü neşeyle yendiği yerde. Huizinga’nın işaret ettiği o bütün insani faaliyetlerin başlangıcındaki oyunun içinde. Sanattan siyasete, üretimden mücadeleye. Her faaliyette.

    Bu seçim dönemi de yine neşeyle başladı. Birçok insan bu dönemi 7 Haziran 2015 öncesindeki o birkaç ayın atmosferine benzetiyor. Neşe benzeştiriyor olmalı, oyun benzeştiriyor. Demirtaş neşesi işte.

    Bu seçim döneminde ne ölçüde olduğunu bilemem ama bir başka oyunsever, oynamayı sever görünen siyasetçi daha var önde. Muharrem İnce’yi Selahattin Demirtaş’a doğru çeken, nice önyargının üzerinden seksek oynarcasına sıçrayıp geçmeye tahrik eden şey oyuna olan bu düşkünlüğü, doğuştan gelen bu pervasız neşesi olabilir. Bu, Muharrem İnce’nin kampanyasına da yansır oldu.

    Ne tuhaf, bu yazıyı yazarken her zamanki gibi bir klasik müzik başyapıtı dolduruyor odamı. Ancak bir an dalsam, sanki “oynaya oynaya gelin çocuklar” şarkısını mırıldanmaya başlayacağım cihazdaki müziği bırakıp.

    En zor zamanlarda bile nasıl yol buluyor insanlık.  Neşesini nasıl da buluyor.

     

    (Bu yazım ilk kez 13 Mayıs 2018 tarihinde Cumhuriyet Pazar Eki’nde yayımlanmıştır.)

     

     


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları