• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Tavsiye

    Geçen perşembe akşamından pazar akşamına kadar Ahmet Tulgar ile bu kez de Amed’deydim. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin kitabım ‘Barışa 100 Adım’ için düzenlediği söyleşi ve imza etkinliğinde okurlarımla buluştum. Doğduğum, büyüdüğüm kente böyle bir vesileyle gelmiş olmak bana gurur vermişti. Ama bir yandan da kentin hali beni yine çok üzdü. Kentte adım başı polis uygulama yapıyor, şehrin merkezinde bile kontrol noktalarında uzun araç kuyrukları oluşuyordu.

    Bir hafta önce gittiğimiz Beyrut’ta Ahmet ile kentteki içsavaş sonrası özgürlük ve neşeyi konuşmuştuk. Diyarbakır ise sanki eski Beyrut’tu. Sur başlı başına bir yara kentin ortasında. Sur’un bazı girişlerinde sokak başlarında beton bloklar inşa edilmiş ve girişler kapatılmış. Açıldığı söylenen sokaklarda ve caddelerde ise geçici karakollar ve ağır silahlı polisler adım başı. Sivil halk sokaklarındaki bu manzaranın yanı başında gündelik hayatına devam ediyor. Ama hangi duygularla? İnsan böylesi bir ortamda ne hisseder?

    Kentler insanın evi gibidir. Amed de Amedliler için öyle. İnsan evinde adım başı kriminalize edilir mi? Edilirse kendini evinde hisseder mi? Evinde hissediyorsa, kendisine evinde silah doğrutulmuşsa huzur bulur mu? Amed halkı da huzursuz ve durumdan rahatsız. Ama devlet de, siyasi iktidar da Kürtler’in ne hissettiği ile ilgilenmiyor. Adeta düşman hukukunu yol bellemiş, güvenlik konseptinden başka hiç bir yönteme başvurmadan bir halkın kalbini kırıyor, bir arada yaşam iradesini zayıflatıyor.

    Biz bu ülkede neler gördük? Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yeri geldi ‘soydaş’ kavramını gerekçe göstererek, uluslararası hukukun bile dışına çıkarak Kıbrıslısı, Türkmeni, Bulgar Türkü, Batı Trakya Türkü için ortalığı toza dumana kattı. ‘Soydaş’tan ‘kardeş’e bir türlü geçemedi ama. Bolca nutuk atıldı, ama fiiliyatta kardeşliğin gereği yapılmadı. Ne Halepçe’de ne Qamışlo’da olanlar karşında bir kardeşlik refleksi gösterildi. Ülkesindeki milyonlarca yurttaşının sınır ötesindeki akrabaları için elini bile kıpırdatmadı bu devlet. Bırakınız harekete geçmeyi, Kürtler’e sınırlarının ötesinde zulmedenlerle ortaklık kurmaya girişti, timsah gözyaşlarının ardında stratejik sevinç duydu.

    Bugün de AKP iktidarında TSK, IŞİD’i gerekçe göstererek harekât düzenlediği Suriye’de IŞİD’in olmadığı bölgeleri de bombalayarak kendisine en ufak bir düşmanlık göstermemiş olan PYD güçlerini hedef alıyor, Rojava’daki Kürt kazanımlarını yok etmeye çalışıyor. PYD öncülüğünde IŞİD’den temizlenmiş yerlere müdahale edip ÖSO denilen kendi yandaşlarını yerleştiriyor. Cumhurbaşkanı, konuşmalarında IŞİD’den çok, PYD’yi hedef gösteriyor. Bu askeri ve siyasi açıdan orta vadede Türkiye’ye ne gibi fayda ya da zararlar getirir, bunu göreceğiz. Birçok uluslararası yayında Türkiye’nin Suriye’deki Kürtlere yönelik bu harekâtı eleştiriliyor ve Suriye’deki savaşın beklenenden uzun sürme riskine işaret ediliyor. Ben bir gazeteci olarak ana akım medyanın gazetecileri gibi bir harita önüne konuşlanıp, komutan edasıyla strateji çözümlemeleri yapmaktan utanırım. Bir gazeteci olarak kendime bunu yakıştıramam. Oysa bizim de verecek tavsiyelerimiz olabilir. Ve bizimki elbette barış yönünde olacaktır. Ama ben bu tavsiyemi askeri haritalar önünden değil, halkın içinden vermek isterim. Kürt halkı devletin Suriyeli Kürtlere ve onun öncüsü PYD’ye yönelik tavrını yaşadığı her toprak parçasında kendisine yönelik bir düşmanlık olarak görüyor, hissediyor. Çözüm sürecindeki ruh hali tamamıyla değişmiş. O zamanlar hayatın her alanında kendini hissettiren bir arada yaşam iradesi güçten düşmüş. Halkta büyük bir kırgınlık gözlemleniyor.

    Türkiye uluslararası hukukun gereği olarak Suriye’deki Kürtlerin kazanımlarının güçlenmesi için adım atılması yönünde çaba göstermek yerine, devletin ezberindeki Kürt düşmanlığını siyasi ve askeri stratejiye dönüştürüyor. ‘Kardeşlik hukukunun’ gereği olarak memnuniyet duyması gereken Kürt kazanımlarını imhaya yöneliyor. ‘Büyük devlet’ olduğunu iddia ediyor ama 30 milyon yurttaşının akrabalarının, eğer devlet terminolojisini kullanırsak 30 milyon yurttaşının ‘soydaşları’nın özgürlüğünü yok etmek için askeri harekât düzenliyor. Bu olmaz. ‘Büyük devlet’ bunu yapmaz. Ama kısa vadeli, küçük hesapların çarşıya uymayacağı bilinmeli. Bir halkın kalbini bu kadar kırmanın kimseye faydası olmaz. Bunun için yol yakınken sınır ötesindeki savaş meydanından ülke içindeki müzakere masasına dönülmeli. Benim bir gazeteci olarak tavsiyem budur.


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları