• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    “Tıp ile siyaset birbirine çok benziyor”
    “Tıp ile siyaset birbirine çok benziyor”
    15 Mart 2017 10:46
    Font1 Font2 Font3 Font4
    Bu Haberi Yazdır

    Hüsnü Süslü bir hekim. Türkiye’de az bilinen algoloji, yani ağrı tedavisi dalında uzman. Hüsnü Süslü aynı zamanda bir siyasetçi. Halkın Nabzı’nın yayın yaptığı bölgemizin sorumlu siyasetçilerinden biri, Cumhuriyet Halk Partisi Parti Meclisi üyesi ve partisinin parlak isimlerinden. Hüsnü Süslü ile epeydir bir söyleşi yapmak istiyordum. Söyleşiyi 14 Mart Tıp Bayramı haftasına denk getirdim ve kendisiyle Kartal’da buluşup hem sağlık sisteminin sorunlarını hem referandumu konuştum:

    Bu pazar günü (12 Mart) bizimle buluşup sorularımızı yanıtlamayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Siz Cumhuriyet Halk Partisi parti meclisi üyesisiniz. Ayrıca bizim bölgemizde sevilen bir siyasetçisiniz. Diğer taraftan bir hekimsiniz. Bir algoloji uzmanı. Siyaset şu sıralar çok sıcak bir konu. Konuşmadan olmaz. Ama bir yandan da 14 Mart Tıp Bayramı haftasındayız. İkisi sizin kimliğinizde buluştuğu için sizi aradım ve sizinle hem sağlık sistemindeki sorunları hem de referandum sürecini konuşmak istedim.

    DSC_1193

    Çok iyi yapmışsınız.

    Tıp ile siyaset, hekimlik ile politikacılık arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?

    Tıp ile siyaset birbirine çok benziyor. İkisinin de malzemesi insandır. Birincisinin etkileşimi iki tane canlı olan iki insan arasındadır. Nedir? Bir tarafında beyaz önlüklü bir insan, Hipokrat yemininden bu yana insanların karşılaştığı sağlık sorunlarını çözmeye çalışan ve bunun yeminini etmiş olan bir insan ve karşısında da hastası vardır. Yani biz bilgiyle kuşaklara aktarılan bilimin ortaya koyduğu bir takım çözüm önerileriyle hastaları tedavi ediyoruz. Tıp böyle bir şey. Siyaset de aslında temelinde kişiyle toplumun ilişkisini tanımlayan bir kavramdır. Siyaset toplum yararına yapılan bir şeydir. Ne yazık ki bizim ülkemiz 80 sonrası bu liberal ekonominin de etkisiyle ben merkezci bir noktaya götürdüğü için insanlar siyaseti toplum yararına değil de kendi yararına kullanmaya başladılar. Biz bu insanlar gibi olmamak için elimizden geleni yapıyoruz, biz şunu söylüyoruz, “siyaset hekimlik gibidir”. Geçmişin deneyimleriyle geleceğe yönelik olarak çözüm önerileri getirirsiniz. İkisi bu konuda inanılmaz derecede benzerdir. Çünkü ikisinin de malzemesi insandır.

    Sizce Türkiye’de sağlık sistemindeki en önemli sorunlar nedir?

    Türkiye’de sağlık sistemindeki en önemli sorun şudur aslında: Sağlık sistemi piyasa ekonomisine çevrildi. Bu ne zaman oldu? Özellikle AKP iktidarıyla başladı. 2002 yılında iktidar olan AKP hükümeti “sağlıkta devrim” dedikleri bir kavramı getirdi ve şimdi bunun ikinci aşamasına geçmiş durumdalar. Sağlık dediğimiz kavram tüm dünyada, özellikle de gelişmiş ülkelerde koruyucu hekimlik üzerinden yürür. İlk yapacağınız iş kişinin hastalanmasını engellemektir. Bunu niçin önemsiyor? En düşük maliyetlisi budur. En kolay çözüm yolu budur. Kişi hastalandıktan sonra maliyet inanılmaz yüksek oluyor. AKP koruyucu hekimlik hizmetini terk etti. İşte bir gecede bir kararname çıkardılar, pratisyen hekimlere “aile hekimi” dediler, “herkesin kendi doktoru olacak”, “herkes doktora gidecek, herkes sağlık hizmetini bedava alacak, herkes istediği ilaca ucuz ve bila bedel ulaşacak” dediler ama biz 2017’de bir gerçekle yüz yüze kaldık, bu gerçekliğin gelişeceğini, tıp camiasındaki hekimler olarak biz buna karşı çıktık ve bizi “eski kafalı” olarak tanımladılar. Biz dedik ki, “aile hekimliğine tarafız, bütün hastanelerin tek bir çatı altında toplanmasına karşı değiliz, tarafız”, ama biz şunu söyledik, “koruyucu hekimlik hizmetlerini terk etmeyelim.” Şu anda siz istediğiniz hastaneye başvuruyorsunuz, ama aile hekiminizi aşarak gidiyorsunuz. Aile hekimi denilen kişi ortalama 4500 kişiye hizmet veriyor kendi bölgesinde, sağlıksız koşullarda, orada çözüm olmadığından direkt devlet ya da özel hastanelere başvuruyor. Başvurduğunda da orada inanılmaz yığılmalar ve inanılmaz bir takım maliyetler çıkıyor. Bunun ne yaptığını söyleyeceğim. Eskiden bir doktor hastasına ortalama 20 -25 dakika zaman ayırırdı. Şimdi devlet buna bir sınırlama getirdi. 5 dakikada bir hasta gördüğünüz için hastayı muayene edemiyorsunuz ve başınızda ‘malpraktis’ dedikleri hekimlik hatalarına ceza veren bir yasa var, bundan hekim kurtulabilmek için ne yapıyor, hasta karşısında herhangi bir şikayetini anlatırken olabilecek tüm tahlilleri ve görüntülemeleri istiyor. Bu yüktür. Biz kullandığımız alet ve edevatın imalatçısı değiliz. Dünyada hasta başına en çok MR’ı çektiren ülke pozisyonundayız. Amerika bile bize yaklaşamıyor. MR’ın üreticisi Japonya, Almanya yılda yüz kişiye 6 tane MR çekiyor, biz 100 kişiye 11 tane çekiyoruz.

    DSC_1210

    Bunu rant sağlamak için mi yapıyorlar?

    Kamu kaynaklarını özel sektörde birilerine rant olarak aktarmak için yapıyorlar. Başka bir şey anlatacağım. Hasta doktora gittiğinde hastalığını anlatamadığı için tetkikler isteniyor. Gidiyorsunuz, kan veriyorsunuz, laboratuvar hizmetleri, diğer tetkikler için randevu sistemine giriyorsunuz. Tetkikler çıktığında hekime götürüyorsunuz. İlaç almak için üçüncü kez hekime çıkıyorsunuz. Bir kezde halletmeniz gereken iş için üç kez gidiyorsunuz. Bu zaman kaybıdır. Ama şöyle bir şey: Zaman kaybı en büyük giderdir, devletin kasasından ciddi bir para kaybıdır. 80 milyon nüfüsumuz var, 79 milyon küsur, 80 milyon diyelim, yılda 650 milyon kişi hekime başvuruyor bu ülkede, yani her bir insan 8 kez doktora gitmiş oluyor, dünyada bunun ortalaması en iyi kriterlerde 4’tür.

    Neden acaba, çok hastalık hastası bir toplum olduğumuz için mi?

    Hayır, demin anlattığım şey, 15 dakika, 20 dakika süresi olsa hekim sizi muayene edecek, hekimler hastalara dokunamıyor bile. Ve muayene etmediği için de tetkik ve görüntüleme. Görüntüleme üzerinden hastalar ameliyat ediliyor. “Belim ağrıyor” diyor hasta, bel fıtığı diye ameliyat ediliyor. Muayene etse bel fıtığı olmadığı, bir kas ağrısı olduğunu bilecek, ilaç yazacak. Bunu yaparken MR üstüne MR çektiriyor, şüpheli bir görüntü olunca “ameliyat” diyor. Türkiye’de yılda 8 kat ameliyat artmış durumda. Bir şey daha söyleyeyim bu AKP hükümeti iktidara geldiğinde nüfusumuzu biz 70 milyon olarak kabul edersek ilaç miktarı kutu adedi olarak 870 milyon civarı kutu ilaç kullanılıyordu. Şu anda 1 buçuk milyar kutunun üstünde ilaç kullanılıyor. Peki, ilaç gideri ne kadar, biliyor musunuz? 15 milyar lira. Sağlık Bakanlığı’nın bütçesi 16. Sağlık Bakanlığı’nın bütçesi kadar ilaç giderimiz var. Sağlık giderleri inanılmaz miktarlarda artmış durumda, ilaç tüketimimiz dünya ortalamalarının üzerinde, görüntülememiz dünya ortalamasının üzerinde, ameliyatlarımız dünya ortalamalarının üzerinde, hastanede kalışımız ise dünya ortalamasının çok altında. Hastalar pansumanla, drenler dediğimiz yara yerine takılan drenlerle taburcu ediliyor. Niye? Maliyeti buradan düşürmeye çalışıyorlar. Bu da iyileşmeyi geciktiriyor.

    Halk ama AKP’nin bu sağlık sistemine ilişkin övücü sözler ediyor. Neden?

    Türkiye’de liselerin kendilerine ait kriterleri var. Çocuğunuzu sıradan bir mahalle lisesine gönderirsiniz, dersler zor değil, sınavlar zor değil, bir ciddiyet yok, her gün eğlenceli geçer, çocuk o okuldan çok memnun olur. İnanılmaz memnun olur. Çünkü hayat güzel geçiyor. Ama ne zaman mutsuz olacak bu çocuk? Üniversite sınavına girdiği zaman. Sınavı kazanamayınca mutsuzluk o zaman başlayacak. Bir başka kriter de, Türkiye’nin bir takım gözde liseleri var, bunlar nedir, öğrenciyi çok sıkıştırıyor, disiplin vardır, sınavlar düzenlidir, iyi öğretilir, yani öğrenci boş bırakılmaz, öğrenci orada lisedeyken mutsuzdur, sınava girince Türkiye’nin en iyi üniversitelerini kazanır, bir süre sonra anlaşılır ki aslında iyi olan şey bu liselere gitmektir. Aileler bunun farkına varır, bilinçli öğrenciler bunun farkına varır, herkes o liselere gitmek için uğraşır. Bunu niçin söylüyorum, siz o öğrenciyi işte bu liselere gönderdiğinizde sonucunu pozitif olarak alıyorsunuz. Sağlık sistemi de öyle bir şeydir. Bugün mutlu olabilir, çünkü doktora gidiyor, ilacını yazıyor, bunların sonucunda “ben doktora gittim, ilacımı aldım” diye mutlu olabiliyor. Ama bunun sonrası var. Sağlık sistemi hemen ertesi gün sonuç veren bir sistem değildir. Bir süre sonra bakarsınız ki bu toplumda kalp, damar hastalığı, problemler, kolestroldür, kanserlerdir artmaya başlamıştır. Sağlık sistemi etkisini o gün göstermez, eğitim gibidir. Biz hekimler olarak bunun etkisini bugün yaşıyoruz, toplum belki 10 yıl sonra yaşayacak.

    DSC_1214

    Bir de şu şehir hastaneleri meselesini konuşalım isterseniz. Ne dersiniz?

    Şehir hastaneleri diye bir kavram yaratıldı. Şehir hastaneleri bu ülkede bugüne kadar yaşanan en büyük soygunlardan bir tanesi. Niçin dersiniz? AKP hükümeti iktidara gelince ihale yasasını değiştirdi ama sağlık sistemindeki ihale yasasını herkesten gizliyor şu anda. Bunlar işte “her şehirde kompleks büyük hastaneler yapacağız” diyor. Bunları da yaparken davet usulü ihale yapıyor. Ve diyor ki “bu bir ticari sırdır, ben bunu kaça verdiğimi size söylemek zorunda değilim, kamuoyuna açıklamak zorunda değilim”, şimdi bir takım mahkeme kararları nedeniyle, Tabipler Birliği ve bizlerin elde ettiği rakamlar vardır, örnek veriyorum, bir hastane Sağlık Bakanlığı tarafından yaptırılacağı zaman Sağlık Bakanlığı, bir İnşaat Daire Başkanlığı var, buradan bir rayiç bedel yani ne kadara mal olacağına dair bir rakam istenir, ihaleye ona göre çıksın, gelecek fiyatların yüksek mi düşük mü olduğunu oradan görecek, hastane örneğini veriyorum, bakılmış, Sağlık Bakanlığı’nın o birimi bir fiyat çıkarmış, sonuçta ihaleye gidilmiş, bu ihale de şudur, diyor ki, “hastaneyi özel sektör yapsın, Sağlık Bakanlığı’na kiraya versin, 25 yıl boyunca Sağlık Bakanlığı buna kira ödesin”, böyle bir ihale sistemi, özelleştirmenin yumuşatılmış halidir, özelleştirmeden çok daha kötü bir şeydir, siz yapıyorsunuz inşaatı, devlet size süre veriyor, bir de size hasta garantisi ediyor, yüzde 70 doluluk oranı, devlet hastanelerinde doluluk oranı yüzde 65’lerde, yani devletten daha yüksek hasta gelecek, “olmazsa aradaki farkı ben ödeyeceğim size” diyor. Görüldü ki, hastanelerin maliyetinin bedelini yıllık kira bedeli ile hesaplıyor, ödenen iki yıllık kiranın karşılığında bu hastaneyi anahtar teslim yapabiliyorsunuz, geri kalan o 25 yıl boyunca bu firma kâr ediyor.

    Bu konuda araştırma yaptınız mı, bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?

    Kayıtlarımız var. Bunu vereyim, gazetenizde bunu yayımlayabilirsiniz. Hastanenin bir tanesi örneğin yıllık kira bedeli 300 milyon lira diyelim, 2 yılda bunun kirası ne eder, 600 milyon lira, ama hastanenin maliyetine bakıyorsunuz, 500 milyon lira, iki yıllık kirası ile bu karşılanıyor, peki yetiyor mu, hayır, iki yıllık kira bedeli karşılığında hastanenin tamamını yapabilecekken, 25 yıllık bir maliyeti düşünün, artı bu hastanenin temizlik, bilgiişlem, otopark, otelcilik hizmeti, sterilizasyon, görüntüleme, laboratuvar hizmetleri için de ayrıyeten bu firmaya para ödüyor. İnanılmaz bir şey.  Bu nasıl oldu, biliyor musunuz? Bu firmalar davet edildi, firmanın gücü yok, “git, kredi bul” dediler, yurtdışı firmaları dedi ki, “ben sana kredi vermem, gücüm yok” dedi, Hazine garanti verdi. Paranız yok, gidiyorsunuz, hükümetle anlaşıyorsunuz, hazine garantisi ile yurtdışından kredi alıyorsunuz, yurtdışı firmalar dediler ki, “ben Hazine garantisini alırım, üç gün sonra hükümetiniz bir problem çıkarırsa, ben uluslararası tahkime giderim”, yani “sizin iç hukukunuza güvenmiyorum” dedi, bunu da yaptılar. Yani Düyun-u Umumiye’nin aynısını şu anda uyguluyorlar, geldiğimiz noktada sonuç nedir?

    Varlık Fonu da kredi veren kuruluşları ikna edebilmek için bir kararname ile oluştu. Neyse, biz şehir hastaneleri meselesinde kalalım.

    Şehir hastaneleri yapılıyor. Şehir hastaneleri yapılırken en büyük üçkağıtlardan bir tanesi de şu, bu hastane yapıldıktan sonra şehir merkezine yapılan diğer devlet hastaneleri kapatılıyor. Ne yapılıyor, arsası bedelsiz olarak bu firmalara veriliyor. Bedelsiz, 25 yıl “otel mi, alışveriş merkezi mi, ne yaparsan yap, işlet” diyor. Zaten hastanenin parasını ödüyorsun, arsayı niye veriyorsun? Diyelim ki şehir hastanesi 1200 yataklı, şehrin içindeki eski hastane 400 yataklı, ya da 500 yataklı, onu niye kapatıyorsun? Onu da kapatıyorsun. Bu böyle olunca bir yatak artışı olmuyor. Sağlık Bakanlığı bugüne kadar bu kadar çok abarttığı sistemde şöyle söylüyorum, topu topu 15 yılda 3000 yatak yapmış fazladan. Bir tane daha fazla yok. 3000 yatak için bu kadar şov. 3000 bin yatak. Şehir hastaneleri içinde kişi otel yapabiliyor, kişi alışveriş merkezi yapabiliyor, kişi oradaki dükkanları kiraya verebiliyor. Kişi oranın görüntülemelerini işletebiliyor. İnanılmaz bir rant. Nasıl peki bu? Şu andaki rakamlarla söylüyorum, bugüne kadar ihalesi bitmiş hastanelerde 25 yılın sonunda devletin cebinden çalınan para, 26 milyar dolar civarında. Herkes 3. havalimanına takmış durumda ama şehir hastanelerini görmezden geliyor. Ben bunun iddiasında bulunuyorum, Sağlık Bakanlığı’nın bir takım mahkemelere gönderdiği verilerden. Tabip Odası’nın araştırmaları var. Bedeli söylenmiyor, işletmeciliği söylenmiyor, mahkemeye bir evrak, artık onu da göndermiyor, “ticari sırdır, öğrenemezsiniz” diyor. Böylesine büyük bir soygunla karşı karşıyayız.

    DSC_1215

    Biraz da siyasete dönelim, akademisyenlere yönelik operasyonların sonucu ne olur, Türkiye bundan nasıl etkilenir?

    Bir “15 Temmuz darbe girişimi” dediler, işte “Fetö” dediler, her ikisi de bu ülkenin insanlarını, sol düşünen, demokrat düşünen insanları 2013 müydü, 2012 miydi, bu zamana kadar bunlar bu insanları ezdiler. Sonra aynı pastayı bölüşürken kavga ettiler, MİT kriziyle başlayan bir krizle, sonra “bunlar terör örgütü” dediler ama devlet Fethullah Gülen yapılanmasını 2004’te yılında Milli Güvenlik kararında terör örgütü olarak belirtirken Milli Güvenlik Kurulu belgesinde hükümet o dönemde buna muhalefet şerhi koymuştu. Gelinen noktada ne oldu? O gün herkes Fethullah Gülen’e övgü düzüyordu, şimdi herkes Fethullah Gülen’e karşı, peki bunun taraftarları nereye gitti, bilen yok. Kamuda 125 bin kişi uzaklaştırıldı, 35 bine yakın öğretmen görevden alındı, 10 bin civarında güvenlik görevlisi, 3 binin üzerinde hakim, savcı atıldı, son kararname ile işte 330 civarında ama toplamda bin civarında akademisyen görevden alındı ama son kararname ile atılan akademisyenlerin tamamı solcu, sosyaldemokrat, Cumhuriyet değerlerine bağlı, bu ülkenin sevdalısı olan insanlar. Fetö ile tek bir bağlantıları olmayan insanlar. Bunlar genellikle barış bildirisine imza atan kişilerdi. Gelinen noktada bilimden, mantıktan, akıldan uzaklaşmak için elden gelen yapılıyor, bu ülkede liyakat sistemi terk ediliyor, kendisine biat eden insanlar getiriliyor. Düşünebiliyor musunuz, hükümet dedi ki, “tüm dekanlar istifa etsin”, binlerce dekan, 1200 civarında dekan bir günde istifa etti, hükümet beğendiklerini atadı, beğenmediklerini atamadı. Rektörün ataması tek bir kişinin elinde şu anda. Cumhurbaşkanı atıyor. Kriterler nedir? Kriterler bağlılık yani tek bir kişiye bağlılık. Liyakat diye bir şey, yeterlilik diye bir şey aranmıyor. Özdemir Aktan diye bir hocamız vardı, Tabip Odası başkanlığı yapmıştı, hiçbir zaman da Fetö ile ilgisi olmayan bir insan, Marmara Üniversitesi’ndeki görevinden uzaklaştırıldı. Bu, bu Türkiye’nin yetiştirdiği bir değerdi.  Bir felsefe hocasının bu ülkeye ne zararı olabilir ki? Senfoni orkestrasının şefini hangi terör örgütüyle bağlantı kurduruyorsunuz da uzaklaştırıyorsunuz?Ama kendisi gibi olmayan tüm insanları, akademisyenleri gönderdi. Nedir bu? Amaç düşünmeyen, tartışmayan, sorgulamayan öğrencileri yetiştirmek adına bu tür biat kültürü ile yetişmiş akademisyenleri bu alanlara yerleştirebilmekti ve bunu başardılar şu anda.

    Referandumdan çıkacak evet veya hayır sonuçları Türkiye’nin geleceğini nasıl etkiler?

    Şu anda referandumdan hayır çıkacak gibi duruyor. Eğer hayır çıkarsa bu ülkede her şey normalleşecek. Toplum kendi geleceği için bir mücadele göstermiş olacak. Hayır çıkması durumunda her şeyin normalleşmesinde mantık şudur. Hükümet düşmez, cumhurbaşkanı görevine devam eder ama şöyle bir şey var, bu Tanzimat Fermanı’yla başlayan bizim demokrasi yürüyüşümüz öyle veya böyle 60, 80, 71, 28 Şubat muhtıra darbeleriyle dönem dönem zedelense de, tökezlese de aslında halen emekleme safhasındayken bu demokratik parlamenter sistem tamamen sonlanmış olacak eğer evet çıkarsa ama hayır çıkarsa bu gelişme çabaları devam edecek ve ciddi bir ivme kazanacak. İnsanların kendine güveni gelecek. Şöyle düşünün: Eğer hayır çıkar ise toplumun tamamına yakını parlamentoda temsiliyet hakkı kazanacak ama evet çıkarsa ne olacak? Evet çıkarsa yüz yıla yakındır sürdürdüğümüz mücadelede saraydan alınıp halka verilen hakimiyet tekrar saraya temsil edilmiş olacak. Düşünebiliyor musunuz, parlamentonun yerine bir kişi. Bir kişi hukukun yerine, aynı kişi mahkemenin yerine, aynı kişi icranın yerine, her şeye tek başına karar verecek. Ve şunu söylüyorum: Fethullah Gülen dedikleri, “terör örgütü” diye tanımladıkları kişi bunlarla yıllarca iş tuttu ve sonuçta bunlar Cumhurbaşkanı’nın altı yaverinden dördü, kuvvet komutanlarının tüm yaverleri Fetö’nün adamları olduğu ortaya çıktı, bunun farkına varmamışlardı, bunlar sıradan görevler değildir, araştırmalardan geçirilerek atanıyor, evet çıkarsa cumhurbaşkanı olan kişi, kim olduğu önemi yok, yardımcılarını kendisi belirleyecek, eşi, çocuğu, babası, akrabası, dayısı, teyzesi olabilir, hiçbir güvenlik soruşturmasına tabi olmadan ya da nedir, “benim bir akrabam yurtdışında yaşıyordu, geldi, ben bunu cumhurbaşkanı birinci yardımcısı yaptım”. Birinci yardımcı yaptığı kişi ya bu dış güçlerin bir elemanıyken Fetöcü çıkarsa ne yapacaksınız? Kanun Hükmünde Kararname dediğiniz şey bir kağıda yazı yazıyorsunuz, yolluyorsunuz, Resmi gazetede yayımlanıyor ve bu yasa olarak çıkıyor. Ama şu andaki sistemde yasalar bürokratlar tarafından hazırlanıyor, bu parlamentoya gelmeden evvel komisyonlarda aylarca tartışılıyor, parlamentoda tartışılıyor ve toplumun yüzde yüzüne yakın kesimi tarafından tartışılıyor. Ama orada değil, sabah canı sıkıldı, “ben Türkiye’de Fenerbahçe kulübünün futbol oynamasını yasakladım” diye bir kararname çıkardı. Mahkemeye gittiniz, nereye, Anayasa Mahkemesi’ne, 15 üyenin 12’sini aynı kişi atamış. Neyini değiştireceksiniz? “Hakimler, savcılar yüksek” kelimesine karşı gelen bir insanın adaletinden nasıl bahsedebilirsiniz? Evet’in Türkiye’ye getireceği çok ciddi travmalar, çok ciddi yaralar olacaktır, toplum çok daha kutuplaşacaktır, çok daha çatışmanın, yani çatışmadan kastım silahlı çatışmadan bahsetmiyorum, fikir savunması, tartışma değil çatışmaya dönen, birbirine insanların hoşgörüyle bakmadığı bir ortama gidecek ve bir şey daha, parlamentoda şu anda toplumun yüzde yüzü varken, o gün toplumun yüzde yüz değil, toplumun yüzde 51’i olan bu toplumu yönetecek ve sorgusuz sualsiz, soruşturulmadan yönetecek. İşte o Türkiye’nin ne kadar ciddi yara aldığının göstergesi olacak.

    DSC_1199

    Referanduma dair öngörünüz nedir? Sizce CHP referandum sürecinde işlevini yerine getiriyor mu?

    Referandumdan hayır çıkacak gibi duruyor. Eğer bugünlerde, yani referanduma kadar 7 Haziran sonrası gördüğümüz Türkiye’de bir güvenlik problemi varmış algısı, çatışma ortamı yaratılmadığı sürece hayır gibi görünüyor ve bu hayırda toplumun iyiliği için çalışan, düşünen herkesin payı var. Ama olağanüstü hal koşullarında eşit olmayan noktalarda referanduma gidiyoruz. Düşünün, tüm kanallar bir tarafta, karşısında da muhalif kanat ancak halkın elini tutarak hayır kampanyasını götürmeye çalışan bir kesim var. Hükümetin, devletin tüm olanaklarını kullanan bir evet cephesi var. Böyle bir yarış. Ama yine de görülüyor ki hayır çıkacak.

    Ben geçenlerde anayasa profesörü Sayın İbrahim Kaboğlu ile röportaj yaptım. “Anayasalar ve referandum olağanüstü hallerde yapılamaz” diyor. Siz ne diyeceksiniz bu konuda?

    Önce şunu söyleyeyim: Referandumda hayır çıkacak görünüyor. Cumhuriyet Halk Partisi ilk kez burada bunun CHP’nin tek başına bir problemi olmadığını, toplumun tüm kesimlerini ilgilendirdiğini, geniş bir cephe kurarak, parti bayrağı, parti amblemi kullanmadan Türkiye adına bir yola çıktı, izledi, hayır diyen her kesimle de işbirliğinde ve bire bir temas haline girerek bence başarılı, ha dönem dönem hata demeyeceğim de en ufak, küçük bir dil sürçmesini dahi medya büyük bir gafmış gibi göstermeye çalışıyor olsa da ya da bir takım yakıştırmalar yapıyor olsa da halk bunu görüyor ve CHP düzgün yolda gidiyor şu anda, örneğin ben de önümüzdeki hafta, Doğu’da, Van, Bingöl, Muş bölgesinde sorumlu olarak çalışacağım, aynı zamanda Kahramanmaraş ve Malatya’da sorumluyum, orada da görev yapacağız, gideceğiz, halkla bire bir temas ederek bunları anlatacağız. Şeye gelince: Bir kere anayasa dediğiniz şey olağan durumlarda yapılır. Ve anayasa dediğiniz evlilik gibi bir şeydir.  Etki altında kalmadan toplumun tüm kesimleri arasında bir uzlaşı platformudur. Yani bir kurucu meclis tarafından yapılır. Olağanüstü halin olduğu dönemlerde anayasalar yapılmaz. Şu anda anayasa değişikliği diye getirilen örnek de dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur. Bu nedenle “Türk tipi başkanlık sistemi” diye dünyada hiçbir ülkede bunun benzeri yok, örnek bulamazsınız. Bugün hükümet Hollanda ile, Almanya ile “işte faşizan tutumdasınız, siz bizi konuşturmuyorsunuz, biz oraya geliyoruz, bizi engelliyorsunuz” diyor, bunu diyor, her gün televizyonda veriyor, peki, ben de size şunu soruyorum, bu Hollanda’nın, Almanya’nın tutumu yanlıştır, kabul, itirazımız yok, peki siz niye aynı hareketi sizin gibi düşünmeyen muhalif kanatlara yapıyorsunuz?

    HDP milletvekilleri Cizre’ye sokulmadı, değil mi?

    Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerinin sokakta yürüyerek propaganda yapmasına izin vermiyorsunuz. Evet afişlerini toplatmıyorsunuz ama hayır afişlerine izin vermiyorsunuz. Bugün MHP’nin muhalif kanatlarının kiraladığı, parasını verdiği salonları bir şekilde kapattırıyorsunuz, kullandırtmıyorsunuz, polis kuvvetiyle içeri kimseyi almıyorsun. HDP’de hayır diyen tüm vekilleri öyle veya böyle içeri aldınız, muhalefetin sesinin çıkmasını istemiyorsunuz. Bu nasıl oluyor? Olağanüstü halin hükümete verdiği yetkilerle, bu eşit bir yarış değildir.

    Ben de burada bir şey ekleyeyim: Türkiye dışında yaşayan Türkiye vatandaşları seçimlerde ve referandumda oy kullanabilirler ama Seçim Kanunu’na göre siyasetçiler yurtdışında propaganda yapamazlar.

    Evet, üstelik bu AKP’nin çıkardığı bir yasa. Fakat bunu söyleyen, yahu böyle bir yasa var, bu yasayı çiğnemek istemiyorsanız önce bu yasayı değiştireceksiniz.

    Muhalefet buna niye karşı çıkmıyor?

    Söylüyoruz, ama kimse, bakın, herkesin eleştirisi bu,”muhalefet niye bu konuda bir şey söylemiyor”, bilin ki söylüyoruz. Siz değil miydiniz, Almanya’nın milletvekilleri gelip İncirlik üssünü ziyaret etmek istediğinde bangır bangır, “Ey, sen Almanya kimsin ki gelip burada askeri ziyaret edeceksin, izin vereceğimi mi zannettin?” Yani bu bana şöyle geliyor, hükümet bu kanalı iyi buldu, olabildiğince bu işi tırmandırarak, çünkü muhalefete çattı, “terörist” dedi, “bunlar hep terör örgütleriyle işbirliği yapıyor” dedi, tutmayınca halk nezdinde, şu anda hükümete karşı bütün Avrupa ayaklanmış gibi göstererek içerdeki ulusalcıların oyunu toplamaya çalışıyor, çünkü MHP’nin içinde yüzde 60’ın üzerinde kesim hayır diyen, yüzde 30 karasız, yüzde 10 da evetçi var görünüyor, yani MHP’nin tabanından o kararsızları geri getirebilmek için dış ülkelerle şiddeti tırmandırmaya çalışıyor. Bütün mesele bu.  Göreceksiniz ki, seçim bittiğinde, yani 17 Nisan sabahında bunlar kameraların önünde inanılmaz güzel pozlar verecekler, nereden biliyorsunuz derseniz, vallahi İsrail örneği hepimizin önünde duruyor.

    DSC_1220

    HDP eşbaşkanlarının ve vekillerinin tutuklu olduğu bir süreçte yapılacak bir referandumun adil olacağını düşünüyor musunuz?

    Biz net söylüyoruz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, “Kürt açılımı”, “Doğu açılımı”, ne derseniz deyin, ilk başladığında şunu söyledik, “kapalı kapılar arkasında görüşmeler yapmayın”, “bizim muhatabımız HDP’dir, HDP tüm partilerin de MHP; CHP; AKP, HDP, bir arada Meclis’te komisyon kurularak çalışmalar yapalım.” Kürt meselesini parlamentoda ve herkesin gözünün önünde, ama sonuçta bizi bu konuda dışladılar. Ne oldu? Birden bire tıkanma oldu, masa devrildi, o güne kadar görüştükleri, Diyarbakır’da 1 milyon insana bir takım mektuplar okunurken, barış türküleri söylenirken, işte Habur’da yaşanan, “biz böyle bir şey yapmadık” dediler, görüntüleri var, HDP’liler içeri alınmaya başlandı. İyi de suçtuysa o gün de suç vardı, suç değilse o zaman bugün niye içeri aldınız, başkanlık sistemine muhalif olan tüm HDP’li vekiller içeri alındı. Aslında bu şunu gösteriyor, Kürt meselesinin çözümünden yana değil AKP. Bu olayı tırmandırarak Batı’daki bir takım ulusalcı oyları toplamak düşünceleri ama artık bu gözyaşı, kan, sürekli çatışma ortamından insanlar bıkmış durumda. Zamanında biz “Suriye’ye karışmayın” dediğimizde “hayır efendim, biz gidip Emevi Camii’nde Cuma namazı kılacağız” diyenler şimdi 3 milyonun üzerinde Suriyeli misafirimiz var. Bu iyi insanların ülkesi kan, gözyaşı ve yerle bir. Bu ortamdayken, bu kadar kaotik bir durum yaşanırken bu referandumdan sağlıklı bir sonuç çıkmasını kimse bekleyemez, sandıkların nasıl güvenliğinin sağlanacağını, köylerede sandık kurulup kurulamayacağını biz bilmiyoruz. Diyelim ki, bir korucu köyüne sandığı kurdunuz, korucu köyüne hayır diyeceği bilinen köylerden insanları nasıl getireceksiniz? Ya da hani açık oy kullanmaya zorlarsanız nasıl olacak? Biz hâlâ bunu bilmiyoruz. Olağanüstü hal varken, bir güvenlik zaafiyeti yaşanacak kaygısıyla olağanüstü hali sürdürüyorsunuz ve insanlardan oy kullanmasını istiyorsunuz. Anladığım kadarıyla bir boykot bekleniyor orada, çünkü boykot olursa, çünkü hayır cephesidir sandığa gelmeyecek, korkularından gelmediler, evetçiler gidecek, korucular gidecek, hayırcılar kullanmayınca bu AKP’nin hanesine yazılacak. Doğu’da boykot olduğu sürece AKP’ye yarar.

    Boykot olacağını düşünüyor musunuz?

    Boykotu isteyerek yaptıkları için değil, korku. “Boykot” demeyelim, sandığa gitmemek olur, tabii, özür dilerim, boykot değil, sandığa gitmemek.

    Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

    Ben her zaman mücadeleden yana olan bir insanımdır. Sonuç ne olursa olsun, devrimciler zaman zaman yenilebilir ama tarihi yazanlar da devrimcilerdir, tarihi yazanlar da bu mücadeleden vazgeçmeyenlerdir. Hayır çıkacağına inanıyoruz, evet çıkacaksa da dünyanın sonu değildir, küllerinden yeniden doğmasını biliriz, deriz ki, “her şey bitmedi, yeni bir mücadele başlıyor”, bu ülke eninde sonunda parlamenter sisteme döner, “tek hakim” dediği halkın hakimiyetine eninde sonunda döner.

    Çok teşekkür ederim.

    Ben teşekkür ederim.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     


    Yorumlar



    İlgili Haberler