• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    “Türkiye’de sivil toplum örgütlenmesi yetersiz”
    “Türkiye’de sivil toplum örgütlenmesi yetersiz”
    8 Haziran 2017 13:03
    Font1 Font2 Font3 Font4
    Bu Haberi Yazdır

    İbrahim Betil, 1980’li yıllarda girdiği bankacılık sektöründe en üst düzey yöneticiliğe kadar yükseldi ve sonra mesleğinin zirvesindeyken mesleğini bırakarak kendisini sivil toplum çalışmalarına adadı. Bugün gençlere yönelik çok sayıda sivil toplum örgütünün yönetiminde bulunuyor ve çalışmalarını ülke dışına da taşımış durumda. Bir dönem Yeni Demokrasi Hareketi’nde (YDH) genel başkan yardımcılığı ve İstanbul İl Başkanlığı da yapan İbrahim Betil ile buluştuk, siyaset ve sivil toplum hakkında konuştum…

    İbrahim Betil bankacılıktan sivil toplum örgütlerine, Türkiye’den Afrika’ya kadar geniş bir yelpazedeki faaliyetleri ve hayırseverlik işleri ile tanınıyor. Şunu sorayım, İbrahim Betil kimdir? Bankacılıktan,  aslında bankacılığa çok da uzak sayılabilecek sivil toplum çalışmalarına geçişiniz nasıl oldu, biraz anlatır mısınız?

    Ben bankacılık yaptığım dönemde, 1981-1994 yıllarında şunu gördüm ki maddi sermayeden daha önemli olan, insan sermayesi…Herhangi bir kurumda, bankada, fabrikada veya ticarethanede sermaye önemli ama nitelikli insan yoksa, insan sermayesi gelişmemişse o kurumun büyümesi,gelişmesi de mümkün olamaz. O nedenle bankacılık dönemimde hep kafamda “Biraz para biriktireyim, sonra bankacılığı bırakıp eğitime odaklanayım. Eğitimle ilgili çalışmalar yapayım,” diye hayaller vardı. 1994 yılı içinde,  bankacılığı bıraktım ve bir taraftan İstanbul’da ENKA okullarının kuruluşu diğer taraftanda Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın kuruluşu ile ilgili sorumluluk üstlendim. Ve o yoldan sivil topluma girdim. Bundan sonra da pek çok sivil toplum örgütünün hem kuruculuğunu üstlendim, hem yönetiminde bulundum. Hala da -aradan 23 sene geçti- bu konuda gelişerek devam etme gayreti içindeyim.

    Peki, sivil toplum çalışmalarında önünüze çok engeller çıktı mı? Hayal kırıklığı yaşadınız mı hiç?

    Şimdi, Türkiye’de sivil toplum ne yazık ki gelişmemişdurumda. Dünyanın ekonomik olarak 18. büyük ekonomisi ama sivil toplum bakımından baktığımızda dünya sıralamasında çok gerilerde. Yani Türkiye’de 105 bin dernek, 5500 vakıf; toplamda 110 bin sivil toplum kuruluşu var.

    DSC_3560

    Aslında ciddi bir rakam…

    110 bin rakamı ilkbakışta büyük geliyor. Ama 10-11 milyon nüfuslu İsveç’te 190 bin sivil toplum kuruluşu var. Nüfusu bize çok yakın olan Almanya’ya baktığınız zaman 500 bine yakın sivil toplum kuruluşu var. Yani gelişmişdemokrasilerde sivil toplum kuruluşlarının sayısı çok fazla. BangladeşgibiAsya’nın az gelişmiş bir ülkesinde dünyanın en büyük sivil toplum kuruluşu var.  Amerika’dakilerden, Almanya’dakilerden daha büyük; 80 bin çalışanının olduğu bir sivil toplum kuruluşu var. Ben gittim, kurucusu ile konuştum, işbirliğide yaptık. Dolayısıyla Türkiye‘deki 110 bin sivil toplum kuruluşuna baktığınızda, zaten bunların 15-16 bini cami yaptırma dernekleri ve spor kuruluşları. Bunlarıbir kenara koyduğunuz zaman sivil hareketin çok da gelişmemiş olduğunu görüyorsunuz. Çünkü burası çok merkeziyetçi bir ülke. ‘Her şeyi devlet baba yapar’ anlayışıyla sivil toplum örgütlenmesine pek izin verilmediği için sivil toplum anlayışı da çok gelişememiş. Sivil topluma girdikten sonra tabii ki birtakım hayal kırıklıkları yaşadım.  İlk girdiğim, kurucularından olduğum Eğitim GönüllüleriVakfı’nda sahada çok dolaşan bir gönüllüydüm ben.Yönetim kurulu başkanıydım.  O zaman eleştirildim, işte “Sen sahada çok dolaşıyorsun, gönüllülerle çok fazla iletişimi ve işbirliği içindesin” diye. “Peki, siz de gelin dolaşın,” dediğim zaman “Yok bizim işimiz var, gücümüz var. Biz zaman ayıramayız,”  diyorlardı. Hâlbuki sivil toplum,insanları motive etmek için çok yakın işbirliği içinde olunması gereken ve hiyerarşinin olmaması gereken bir işbirliği kuruluşudur. İşte, gençleri örgütledim; kendilerinden küçük çocuklara daha iyi eğitim verebilecek bir akran yakınlığı olduğu için o çocuklar daha iyi iletişimkurabiliyorlar abileriyle ablalarıyla. Orada da çok eleştirildim. “ İşte, sen gençlere çok güveniyorsun!” dediler. Gençlere çokgüvenmeyeceksin de ne yapacaksın! Bu toplumda sadece 55 yaş üzeri yetişkin erkekler egemen. Kadınlar yok, gençler yok. Peki, onlar bu toplumu ne hale getirdiler yıllardır? Sadece bugünün meselesi değil, cumhuriyet döneminden beri bu böyle. Bunlardan dolayı eleştirildim. Bunlar bende biraz hayal kırıklığı da yarattı ama pes etmedim. Sonra Toplum Gönüllüleri’ni kurduk. Toplum Gönüllüleri bugünTürkiye’nin en büyük gençlik hareketi, gençlik kuruluşu oldu.  129 üniversitede, 80 ilde, 60 binden fazla proje gönüllüsü genç, binlerce proje yapıyor. Her sene yüzbinlerce insana dokunuyor, yaşamlarında etki yapıyorlar. Ama şeffaf olup, hesap verebilir olup gönüllüleri kucakladığınız zaman o kırgınlıkları ve hüsranları yaşamadan sivil toplumu geliştirebiliyorsunuz.

    Sen de Gel projesini konuşalım biraz da. Nedir Sen de Gel projesi? Mesela “Sen de Gel” projesinde kaç kişiye ulaşıldı?

    Tabii… 6 sene önce Afrika’dan gelen iki siyahi insan Toplum Gönüllüleri’ni internetten bulmuşlar, işbirliği yapmak için randevu almışlar. Ben de tesadüfen oradaydım. Birazdinledim anlattıklarını, çok etkilendim ama dedim ki “Böyle bir işbirliğine girmeden önce ben gideyim göreyim oraları, anlayayım.” Bilmediğim bir ülke idi Gambiya. İki ay sonra kalkıp gittim. İnsanların günde bir öğün pirinçle beslendiği, içecek suya, temiz suya kavuşamadıkları ve bu nedenle pek çok çocuğun 5 yaşına gelmeden öldüğü bir ülkeden bahsediyorum. Yani aynı planette yaşıyoruz, 7.2 milyarinsandan 1milyarı açlık sınırının altında; her 7 kişiden biri… 800 milyon insan suya erişemiyor. Şimdi bunların biz pek farkında değiliz. Orada o insanlarla birlikte o zorlukları yaşadıktan sonra Sen de Gel Derneği’ni kuralım,dedik, Yardım amaçlı değil, o insanların ihtiyaçlarını, enerjilerini dikkate alarak onların temel ihtiyaçlarına cevap verebilecek, sürdürülebilir proje gerçekleştirelim ki, verdiğimiz destek onlara yaşam boyu -köy halkına, kadın gruplarına, gençlik gruplarına- bir destek anlamına gelsin. Çünkü yardım vermeye pek olumlu bakmıyorum. Bugün yiyecek yardımı, giyecek yardımı, yakacak yardımı veriyorsunuz; ertesi gün buna alıştırıyorsunuz insanları. Oysa onları ihtiyaç duydukları, hayata bağlayacak projelere yönlendirdiğiniz zaman, o proje sürdürülebilir hale geliyor. Dolayısıyla bu derneği kurduk. Balık tekneleri vererek başladık. Sonrahayvancılık, tavuk çiftlikleri, kadınlara sebze üretebilmeleri için tarım bahçeleri kurduk. Köylere aydınlatma panelleri –elektrik yok-, pek çok köye su kuyuları yaparak bugüne kadar 350 binden fazla insanın yaşamında sürdürülebilir projeler yaptık. Şimdi Gambiya’nın dışında Senegal’de de bu projelere devam ediyoruz. Para ve destek buldukça da devam edeceğiz. Biz siyasi, dini ve inanç ayrımı olmaksızın tamamen insani bakışaçısıyla yaşama dokunabilmek amacıyla projelere başladık, devamda edeceğiz.

    DSC_3562

    Türkiye’deki sivil toplum örgütleri sizce üzerine düşen rolleri yeterince oynayabiliyorlar mı? Dünyaçapında önemli işlere imza atan sivil toplum kuruluşlarının üst düzey aktivisti olarak ne dersiniz?

    Yeterli değil. Türkiye’de sivil toplumun daha da büyümesi lazım. Ben Türkiye’de katılımcı demokrasinin gelişmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Bunun için sivil toplum kuruluşları temel köprüdür. Yani yurttaşla, yerelde yaşayan insanla devlet yöneticileri arasında köprü görevini görür sivil toplum kuruluşları. Çünkü gönüllüler yereldeki insanın nabzını çok daha yakından tutarlar.Gönüllü oldukları için herhangi bir ideolojinin yanında olmadıkları sürece, bu onların taleplerini devlet yöneticilerine daha iyi yansıtmalarını sağlar.  Türkiye’de yeterli değil bu. Şimdi ideolojik çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşları var. Mesela Atatürkçü Düşünce Derneği de belli bir ideolojiyi simgeliyor, camii yaptırma dernekleri de farklı bir ideolojiyi götürüyor. Ama daha bağımsız, herkesin farklılıklarıyla eşit olduğu bir sivil toplum örgütününilkeleriyle gittiğiniz zaman, insanlarda daha fazla güven oluşuyor. Bu anlayışının sivil toplumda gelişmesi lazım. Bu konuda Türkiye çok gerilerde. Bunu büyültebilmek için başka girişimlerin harekete geçmesinin önemli olduğu düşüncesindeyim.

    Biraz da politika konuşalım. Siz sivil toplum çalışmalarından önce birsiyasi partinin kurucuları arasında yer aldınız. Yeni Demokrasi Hareketi (YDH)… Sizce YDH neden başarılı olamadı.

    YDH,  -20 yıldan fazla bir zaman oldu- bugün Türkiye’de sorun ve sıkıntı olarak gördüğümüz pek çok konuyu o zamanlar çözebilmek için yola çıkan çok ileri bir hareketti. Belki Türkiye için çok yeniydi ama çok verimli felsefesi vardı ve özellikle de Türkiye genelinde yerelin katılımını, yereldeki insanlarını ihtiyaçlarını ön planda tutarak oluşturulmuş bir siyasi hareketti. Belki erken bir hareket olduğu için başarılı olamadı, belki kendimizi yeteri kadar anlatamadık topluma; bilemiyorum. Ama ilk seçimlere girmeden önce içimizden sadece bir arkadaşımız “Seçimlere girmeyelim, bu bizim için erken olur,” demişti. Memduh Hacıoğlu…  Onu dinlemedik, seçimlere girdik ve yüzde 1’in altında, binde 8 oy aldık. Hiçbir şey değil tabii. Devam etmedi, devam ettiremedik. Benim de başıma bir takım sıkıntılar geldi.

    Partiden dolayı mı?

    Genel başkan yardımcısıydım teşkilatlanmadan sorumlu olarak… Bütün teşkilatlanmayı Türkiye genelinde oluşturma çabalarımdan sonra İstanbul İl başkanı olmamın daha iyi olacağına karar verdi yönetim kurulu. İstanbul İl Başkanı olduk. Yerimiz Taksim Gümüşsuyu’ndaydı. Biz bir gün orada iken içeriye ellerinde molotof kokteyli olan 5 kişi, zamanın örgütü diyelim, DHKP-C’li içeri girdi,  kapıyı kilitleyipmolotof kokteylleri ile bizi rehin aldılar.  Bayraklar asıldı,  cezaevinde pek çok yakınları varmış, “Onların serbest bırakılmasını istiyoruz,”dediler. Biz de bizi rehin alanlarla iletişim kurduk, gayet net konuşmaya başladık, “Nasıl çözeriz, nasıl ederiz” diye. Bizim rehin alındığımızı öğrenen parti üyelerimiz telefonla aradılar.  Dedim, “Siz karışmayın, kimseye de haber vermeyin. Biz konuyu diyalogla çözeceğiz. İnsanlar birtakım isteklerini dile getiriyorlar.” Dinlemediler bizi, polise haber verdiler. Polis geldi, yolları kesti. Orada yüzlerce insan ‘ne oluyor’ diye birikti. İçeriye sis bombaları atmaya başladılar. Sadece benim bulunduğum odaya yedi tane sis bombası geldi. Ben nefesalamamaya başladım, “Kendimi atayım aşağıya,” dedim. Gözlerimgörmemeye başladı.  İtfaiye geldi, beni kurtardı. 24 saat yoğun bakımda kaldım. Sonra polis içeriyegirmiş kapılarıfilan kırıp. Örgütteki kişileri almışlar, sonra ne yaptılar, bilmiyorum.

    DSC_3561

    Nedensiz? İktidar değilsiniz ana muhalefet değilsiniz üstelik…

    Hiç bilemiyorum. Herhalde yerimizmerkezi bir yerde Gümüşsuyu, Taksim meydanına çıkarken olduğu için… Medyada bizimle ilgili çok haber yapıyordu gazeteciler. Belki ona dikkat çekmek için.

    Daha demokratik bir hareketti. Ben çok iyi anımsıyorum, Kürt illerinde bayağı da taban bulmuştu. Kürt sorununu çözebilecek bir parti nihayet kuruldu, deniyordu. “Türkiye’ye demokrasi gelirse Kürt sorununu bu çözülebilir” deniyordu. Fakat siz Kürtlere de yeterince anlatamadınız kendinizi. Neden batıda lokal kaldınız?

    Düşüncelerimizi, inançlarımızı, ilkelerimizi biz yeteri kadar sahiplenmedik mi acaba? Yoksa “Burada medyaya anlatalım, belli bir kesime anlatalım, onlar kanalıyla yaygınlaştırmak daha iyi olur” diye mi düşündük, bilemiyorum. Ama ben çok dolaştımörgütlenme sırasında. Güneydoğu’da pek çok bölgede toplantılar yaptık. Demek ki başarılı olamadık.

    Peki sizce Türkiye’nin en önemli meselesi nedir? Sizin bir çözümöneriniz var mı?

    Ya, ben Türkiye’nin en önemli meselesinin demokrasinin gerçekten sahiplenilmesi, yerel demokrasinin geliştirilmesi, katılımcı demokrasiolduğunu düşünüyorum. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Merkezden yönetim anlayışı yüz yıldır devam ediyor. Osmanlı döneminde de böyle imiş; padişahlık döneminde… Ama yerelin katılımının güçlendirilmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. En önem verdiğim konu bu. İkinci önem verdiğimi konu;  yerelin ihtiyaçları dikkate alınarak eğitimin geliştirilmesi. Türkiye’nin eğitim sistemi, çok merkezi bir eğitim sistemi. Yani bugün Kars’taki okulda 2 Haziran’da 4. sınıfta ne dersi veriliyorsa, Edirne’deki bir okulda da aynı ders veriliyor. Şimdi Edirne’nin köyündeki bir insanın ihtiyacı ile Kars’takinin, Diyarbakır’dakinin, Güneydoğu’dakinin, Karadeniz’dekinin, İç Anadolu’dakinin ihtiyacı aynı mıdır acaba? Yani bunları biraz dikkate almak lazım. Tamam, toparlayıcı bir eğitim anlayışı önemli ama eğitimde yerelin tercihlerinin de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ve anadilde eğitimin de bir şekilde dâhiledilmesinin önemli olduğunudüşünüyorum.Bu Kürtçe de olabilir, Lazca da olabilir, Arapça da olabilir. Türkçe genel birleştirici bir dil olur ama anadilinde eğitim de olmalı. Ben bir insanın en doğal hakkının anadilini öğrenmek olduğu düşüncesindeyim. Anadilini unutturmamak lazım.Hep “Türkiye mozaiktir, ebrudur,” diye övünüyoruz; anadilini unutturduğunuz zaman bunu yok ediyoruz. Daha tek tip bir kültüre doğru gidiyoruz. Toplum bunu çok fazlabenimsemeyebiliyor, diye düşünüyorum

    DSC_3556

    Bitirirken kamuoyu ile paylaşmak istediğiniz bir mesajınız var mı?

    Ben hep şu mesajı veriyorum. Eleştirmek değil, değiştirmek için ilerlemek gerekiyor. Eleştirmek çok kolay. Bir futbol maçında tribünlere çıkalım bakalım,  kimisi oyuncuları alkışlar kimisi de yuhalar. Bu, eleştirmek… Sen eleştiriyorsun ama bakalım oynayabilecek misin? Sahada oyuncu olmak daha önemli tribünde seyirci, eleştirmen olmaktan. O nedenle benim herkese çağrım şu; eğer memnun değilsek çevremizde ve toplumda olanlardan,  bunları değiştirmek için adım atmalıyız, çevremizle paylaşmalıyız, bir şeyler yapmalı ve buna yönelik öneriler geliştirerek somut çalışmalar yapmalıyız. Bunu dakendilerinisömürmeyen, kendilerine herhangi bir ideolojiye yönlendirmeyen, şeffaf, toplumsal gelişime katkı sağlayabilecek sivil toplum kuruluşlarını destekleyerek yapmalarını tavsiye ediyorum.

     

     


    Yorumlar



    İlgili Haberler