Selina Doğan, Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili. TBMM’nin tarihindeki ilk kadın Ermeni üyesi. Bir hukukçu aynı zamanda. Doğal olarak da en fazla konsantre olduğu alan azınlık hakları. Şimdi bir de bir başka mağduriyet konusuna eğilmiş durumda. Gününün büyük kısmını OHAL şartlarında mağdur olmuş insanlarla ilgilenerek geçiriyor. Hem vekil hem avukat olarak.
Selina Doğan ile buluştum ve kendisine hem CHP’nin durumunu ve muhalefetinin derecesini hem de ülkedeki OHAL’in etkilerini sordum:
Cumhuriyet Halk Partisi farklı eğilimleri içinde barındıran bir parti. Siz kendinizi CHP içinde nerede konumlandırıyorsunuz?
Biraz geçen yıla dönelim isterseniz bu soruyla beraber…
Tabi…
Aday gösterildiğim zaman sayın genel başkanımız partimizin sosyal demokrat kimliğine uygun olarak bu kimliği daha fazla pekiştirmek istediği için ve CHP’nin toplumdaki tüm kesimleri temsil ettiğini vurgulamak için Türk Ermeni cemaatinden birini milletvekili aday göstermeye karar verdi. Tabi ilk başta aslındababam gündeme gelmişti.
Babanız ne iş yapıyor?
Babam geçtiğimiz iki dönem Bakırköy Belediye Başkan Yardımcısıydı CHP’den. Ve partinin 30 yıldan fazladır emekçisi. Tüm kademelerinde görev almış biri. Dolayısıyla çok doğal olarak ilk önce babamın ismi söylendi ama sayın genel başkanımız yine bir pozitif ayrımcılık yaparak genç bir kadın olmasını arzu ettiğini ısrarla belirtti ve hatırlayacağımız üzere aslında tüm bölgelerde, tüm illerde hemen hemen birinci sıradakiler kadınlarımızdı. Çünkü onların seçilebilme ihtimalinin daha yüksek olmasını arzu etti. Nitekim o yüzden 1 Kasım’da fazla kadın milletvekili kaybetmedik. HDP’den kadın vekil sayısının düşmesine rağmen biz yanlış hatırlamıyorsam, bir kadın kaybettik.
Şu anda peki mecliste kaç kadın milletvekili var?
Toplam 87 kadın milletvekili var. Bizde yanlış hatırlamıyorsam19 olması lazım.
HDP’nin kadın milletvekili sayısının daha fazla olması gerekiyor?
HDP’nin oransal olarak bizden daha fazla olabilir ama 1 Kasım’da kaybettiler; onu demek istiyorum. Dolasıyla benim aday gösterilmem bu şekilde oldu. Dediğiniz gibi CHP bir kitle partisi olması itibariyle, 93 yıllık bir parti olması itibariyle geçmişten bugüne kendi içinde geçirdiği çeşitli aşamalar olması itibarıyla, evet, birbirinden yer yer farklı görüşleri içerisinde barındırıyor. Ancak parti aynı zamanda dinamizmini de buradan alıyor. Ben şöyle ifade edeyim, ben seçildiğimde hiç hayatımda Ermeni biriyle karşılaşmamış partililerimiz vardı ve açık söyleyeyim, belli bir direnç de oldu elbette aday gösterilmeme. Ama hatta çokça şunu söyleyen oldu; neden HDP’de siyaset yapmıyorsun… Ama ben CHP’de siyaset yamanın Ermeni olarak daha önemli olduğunu düşünüyorum.

Kadın olarak ilk Ermeni milletvekilisiniz değil mi?
Doğru. Cumhuriyet tarihinde…Dolayısıyla bu alanı açmanın ve insanları tanıdıkça, temas ettikçe o düşünceyi dönüştürmenin daha kıymetli olduğunudüşünüyorum. Nitekim geçtiğimiz bir buçuk yılda da gerçekten bunun pozitif sonuçlarını aldım. Dediğim gibi hiç Ermeni görmeyen vatandaşlarımız, partililerimiz vardı ama şimdi tüm azınlık gruplarının yaşadıkları sorunları daha yakından tanıyorlar. Ayrıca fiziksel olarak da temas arttı. Ben partililerimizi cemaatlerimizin pek çok etkinliklerinedâhil etmeye çalışıyorum. Maalesef geçmişte zaman zaman CHP ile azınlık cemaatlerinin arasının çok açıldığı, mesafenin genişlediği zamanlar oldu. Şimdi biz o mesafeyi kapatmaya çalışıyoruz; çünkü CHP’nin sloganı şu “Herkes için CHP!” Dolayısıyla biz kimlik siyaseti yapmadan ama asla kimlikleri de yok saymadan herkese eşit vatandaşlık ilkesi çerçevesinde el uzatmaya çalışıyoruz. Refahı tüm topluma yaymaya çalışıyoruz. Toplumsal barış içinde bu kutuplaşmanın sona ermesi için de bu diyalog dilinin çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Nitekim Roman milletvekilimiz var İzmir’den. Biliyorsunuz, Özcan Bey… Onun da yine bu anlamda katkısı çok büyük CHP’ye,Türkiye demokrasisine…
Peki, hiç yadırgandınız mı? Yadırgadılar mı sizi?
Tabi az önce ifade ettim, belli bir direnç oldu. Ama dediğimgibi tanıdıkça, temas arttıkça, benim yapıp ettiklerimi gördükçe;bunun çok minimalize olduğunu söyleyebilirim. Amerika’ya gittim geçen hafta bir Ermeni kadın derneğinin davetlisi olarak… Şimdi bana orada soruyorlar“Nasıl sizin buraya gelmenize izin verdiler, nasıl müsaade ettiler?” diye… Yani çok şükür, böyle bir müsaade mekanizması yok. Neticede hayatımda CHP’yi duymayan insanlara ben orada Türkiye’yi anlattım, CHP’yi anlattım. Dolayısıyla bu ön yargıları kırmanın önemli olduğunu düşünüyorum.
Peki, sadece 7 Haziran sonrası muhalefet partileri hata yaptı mı sizce? Yani AKP’nin elini güçlendirdiler mi?
Yani biz koalisyon kurulması için sonuna kadar demokrasi için ısrarcı olduk. Sonuçta bir seçim yapıldı, bir irade ortaya çıktı ve o iradenin hayata geçmesi için üzerimize düşeni sonuna kadar yaptık; son derece yapıcı davrandık. 6 hafta sürdü yanılmıyorsam koalisyon görüşmeleri… Yani o süre boyunca CHP’nin projelerini, seçim bildirgesini, hayata geçirmek istediği hedefleri tüm detayıyla paylaştık. O anlamda üzerimize düşeni yaptığımıza inanıyoruz. Burada hata yapan biri varsa, o da iktidar partisidir.
İktidar partisi Yenikapı ruhuna vurgu yapıyor. Sizce Yenikapı ruhu diye bir şey var mı?
Çağırıyoruz ruhu… Çağırıyoruz böyle masaya vurarak (Gülüyor). Şöyle; elbette ki tüm toplumunu darbelere karşı ve demokratik olmayan yöntemlerle demokrasinin önünün kesilmesine karşı ortak bir duruş sergilemesi ve darbeye giden, darbeye sebep olan hususları birlikte ortadan kaldırmak üzere ortak hareket etmek, ortak bir tavır almaktır bizim Yenikapı ruhundan anladığımız… Ama hemen sonrasında yaşanan sürece baktığımızda aynı şeyi anlamadığımız çok kısa bir sürede ortaya çıktı. Nitekim aslında Yenikapı’da da sayın genel başkanımız bunu bu şekilde ortaya koymuştu. Nitekim sonrasında yaşanan gelişmelerde de o ruhu artık sergilenmediğini çok açık bir şekilde ifade ettik. Yani darbeye giden, darbeye sebep olan unsurları ortadan kaldırmak bir yana, şu anda ne yazık ki bu durumun kötüye kullanıldığını ve OHAL sürekliliği ile temel hak ve özgürlüklerin askıya alınarak aslında tek adam rejiminin fiilen uygulanmasının yolunun açıldığını hep birlikte izliyoruz ve buna biz ortak olmayacağız olmuyoruz. OHAL’e en başından beri karşı çıktık. İlk ilan edildiği gün de, uzatıldığında da karşı çıktık. Dolayısıyla Yenikapı ruhu denilen şeyin ortak bir konsensüs olmadığı daha net bir şekilde ortaya çıktı.
OHAL’e karşı çıktığınızı söylediniz ama baktığımızda tezkereye de evet dediniz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şimdi Türkiye’nin çok ciddi terör tehdidi altında olduğu yadsınamaz bir gerçek. Elbette ki terörle mücadeleye sonuna kadar destek veriyoruz hukuka uygun olduğu ölçüde… Dikkat ederseniz, meclisteki konuşmasında da Dışişlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcımız “şartlı evet veriyoruz” dedi. Yani tezkereyesavaş politikalarına hizmet etmek için değil, bir başka ülkenin iç işlerine mezhep siyaseti üzerinden müdahil olmak için değil, tamamen uluslararası hukuka uygun bir anlamda terörle mücadele olması şartıyla evet dedik. Açıkça ifade etti bunu.

Ama geldiğimiz nokta başka ülkelerin iç işlerine karışmak oluyor ve belli bir mezhebe güç veriyor. Buna ne dersiniz?
Yani tezkere konusunda partimizin aldığı bir grup kararı yok. Dolayısıyla milletvekillerine yapılan bir baskı da yok. Orada milletvekilleri kendi vicdanlarına göre oy kullandı. Ben o gün orada değildim.
CHP’nin muhalefetini yeterli buluyor musunuz?
Şimdi bir defa bir ülkede sağlıklı bir muhalefet olabilmesi için öncelikle demokratik kurumların işliyor olması lazım. Her şeyden önce güçlü bir basın… Yani dördüncü kuvvet deniyor; hakikaten öyle… O da bir muhalefet çünkü… Güçlü bir basının olması lazım. Bakın, 7 Haziran’dan beri ülkedeki şiddet sarmalından muhalefet partileri de fazlasıyla nasibini aldı.Bir defa, TBMM çok stratejik bir şekilde işlevsizleştirilmek için her şey yapıldı. Örneğin ben AB Uyum Komisyonu’nda çalışıyorum; işte 150 maddelik kanun tasarıları komisyon toplantısında bize sunulup 3-4 gün içinde muhalefet geliştirmemiz beklendi; yani buna benzerpek çok örnek var. TBMM’ni işlevsiz hale getirmeye yönelik uygulamalar halen devam ediyor. Oradaki sayısal çoğunluğun kullanan iktidar partisinin-ne yazık ki- hiçbir şekilde ortak akıl aramak gibi bir derdi yok. Maalesef bu sayısal çoğunluklarını tahakküme çeviriyorlar zaman zaman…Sizler de biliyorsunuz; fiziksel olarak, yani tekme tokat kanunların geçirilmeye çalışıldığı anayasa değişikliği gibi… Nitekimsonrasında da mecliste geçirilemeyen hususları yine yetkilerini kötüye kullanarak KHK’lerle çıkartmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla etkin bir muhalefet olması için layıkıyla işleyen bir TBMM gerekir ki, bizim daha güçlü bir parlamenter sistem için, iç tüzük değişikliği için önerilerimiz de var. Seçim bildirgemizde bunlar var. Sağlıklı bir basın özgürlüğü olması lazım ki, bizim söylediklerimiz halka ulaşsın, halk özgür iradesi çerçevesinde bizim söylediklerimizi anlasın, onu bir tartsın ve bu bir karşılık bulsun… Ama bizim sosyal medya hesaplarımızın ak troller tarafından hacklenmesinden tutun, vekillerimizin, genel başkanımızın tehdit edilmesine varıncaya kadar muhalefetin tamamen hukuk dışı yöntemlerle, adeta mafyatik yöntemlerle susturulduğu bir yasama yılı geçirdik ve hala da OHAL olduğu için, mecliste meclis bypass edildiği için sağlıklı bir muhalefetten bahsedilemez. Yaptığımız muhalefetin halka yeterince ulaşamamış gibi bir durum söz konusu. Bu anlamda ben, evet, yeterince muhalefet ettiğimizidüşünüşorum ama daha fazlasını yapabiliriz, yapmalıyız. Ama yaptığımız muhalefetin de iktidar partisi tarafından tamamen ele geçirilen medya yoluyla kriminalize edildiğini veya yok sayıldığını görüyoruz.
Türkiye’nin en temel sorunları nedir? Eğer bu Kürt sorunuysa neler yapılması gerekir? Bu konuda ne yapıyorsunuz?
Bir kere şu an Türkiye’nin en önemli sorunu normalleşmek… Yani bir an önce hayata geçirilmesi gereken şey normalleşmek. Bakın, insanların bir başkapartiden kimse ile kendi çocuğunun sokakta oynamasını istemediği bir Türkiye’de yaşıyoruz. Böyle bir anket yapıldı hatırlarsanız… Yani birbirine bu kadar yabancılaşan, adeta birbirine tahammül edemeyen son derece kutuplaşmış, düşmanlaşmış bir Türkiye haline getirildik. Benim milletvekili olmadan önce çalıştığım müvekkilim olan bir iş yerinde bir anket yapılmış, bir çalışanıntalebi üzerine. Bakın, bu mikro özel bir iş yeri. “Çalışanlar birbirlerine karşı, etnik aidiyetvs gibi konularda ne kadar saygı gösteriyorlar?!” Yine aynı şekilde alt üst anlamında da, yatayda da… Ve yüzde 51 çıkmış. Düşünebiliyor musunuz, yani, yüzde 51, insanlar birbirlerine tahammül edemiyorlar. Şirket karpuz gibi ikiye bölünmüş yani. Bu sadece bir mikro ölçüm… Bu çok vahim bir tablo… Dolayısıyla bir an önce toplumsal uzlaşmayı sağlayacak bir siyasi söyleme ihtiyacımız var. Ama ne yazık ki, siyasi söylem tam aksine hizmet ediyor. İşte Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesi, biliyorsunuz, halkı birbirine karşı kışkırtmayı suç olarak düzeliyor. İnsanların bu kadar yabancılaştığı bir ortamda söylediğimiz her şey size etiket olarak dönüyor. Bakın az önce, çok canlı yani, yarım saat önce Şemdinli’deki patlama üzerine bir tweet attım; hayatını kaybeden tüm vatandaşlarımızınacılarını paylaşıyoruz, başımız sağ olsun, dedim. Ak troller hemen dadandılar, “Sen şehitlere taziye dilemiyorsun!” Yani şehitlerimiz vatandaş değil herhâlde aklı evvel AKP’li aktrollerin nazarında. Yani anlatabiliyor muyum, bir linç kültürü gelişmiş durumda. Benim onları ayırmam söz konusu olabilir mi yani? Ben vatandaşlarımız diyerek hepsini ifade ettim ama hazır ve nazır böyle linç etmek üzere kıtalar var, işte sosyal medya başta olmak üzere sizi linç etmeye çalışıyorlar.
Bir keresinde Sezgin Tanrıkulu, sizin partinizin milletvekili ve genel başkan yardımcısı, bizim televizyon programımıza konuk olmuştu. Programımız banttan yayımlanıyordu. Programın yayımlandığı akşam Ankara patlaması olmuştu. Sezgin Tanrıkulu o akşam bizim programda konuştuğu için yine çok büyük tepkiler aldı.
Evet, biliyorum, banttan yayımlanmıştı.
Evet, ben de kendisine ertesi gün bandı gönderdim.
Yani onlar zaten biliyorlardır bant kaydı olduğunu. Mühim olan hangi kanalda çıktığınız değil, orada ne söylediğiniz… Orada kötü niyet çok belli… Bir de Sezgin Bey çok ne yazık ki sembol… Kötü niyetli insanlar halinde sembol haline gelmiş durumda. Ama bu sistematik bir şey yani… İşte ismi lazım değil, bir belediye başkanı var işte, eline dosyayı alıp televizyonda bizim milletvekillerimize sırayla yalan yanlış şeylerle karalamaya çalışıyor. İşte medya dediğim bu… Bizim bunlara sağlıklı şekilde cevap verebilecek veya cevap mahiyetinde de değil, kendi yaptıklarımızı sağlıklı şekilde ortaya koyabileceğimiz kanallar geçtiğimiz hafta kapandı. Yani elimizde kalan son kırıntılar da kapandı. Hatta onu bırakın, TBMM’nde dahi biliyorsunuz, basın toplantısı yapılması sırasında vekillerimize problem çıkardılar. Dolasıyla hiçbir şekilde muhalefetin sesini çıkarmasını istemiyorlar, iktidar hiçbir şekilde denetlenmek istemiyor.
Türkiye’nin bu ortamında sizce barış sürecine dönmek nasıl mümkün olur?
Her şeyden önce böyle bir siyasi iradenin olması lazım. Yani “Analar ağlamasın,” diye, yola çıkanlar,7 Haziran-1 Kasım arasında şiddetin durduracağını söyleyerek kampanya başlatan iktidar partisinin, bir kere bu verdiği sözleri anımsaması ve halkın da bu yönde hesap sorması gerekiyor. Yani bu bir kader değil. Bunca şehit,bunca kayıp bunca ölen insan kader değil. Türkiye bunları yaşamak zorunda değil. Bu süregelen politikaların sonucu… Yani kendiliğindençıkmış bir şey değil. Dolayısıyla böyle bir öncelikli siyasi iradenin olması gerekiyor. Yani işte sayın genel başkanımız da ifade etti, yani el yapıyor biz niye yapmayalım! İşte Kolombiya’dabarış sağlandı, her ne kadar referandumda farklı sonuççıksa da ilkesel olarak böyle bir şey sağlandı. Öncelikle böyle bir siyasi iradenin olması gerekiyor. Ama maalesef mevcut durumda biz öyle bir ışık görmüyoruz. Ama tabii ki bizim bütün söylemlerimiz-yani mevcutterörle mücadele, güvenlikgüçleriyle yürütülen terörle mücadele bir yana- TBMM’nin işlevsel hale getirilerek, TBMM çatısı altında gerçekten efektif bir şekilde çalışarak sorunun çözülmesini ifade ediyor. Nitekim Sezgin Bey konuşmasını yaptı, kanun teklifi vermiştik araştırma komisyonu kurulması yönünde. Bu anlamda verdiğimiz kanun teklifleri ortada. Biz bunun TBMM çatısı altında ortak bir akılla bir an önce masaya yatırılması gerektiğini zaten her fırsatta söylüyoruz.
CHP olarak sizin öncelikleriniz nelerdir?
Şimdi bizOHAL’e en başından beri karşı çıktık. Ancak bizim karşı çıkmamıza rağmen OHAL ilan edildi. Tabi bizim üzerimize düşen, bu sürecin hukuka uygun yürütülmesini denetlemek. Hukukun üstünlüğünün bu süreçte de vücut bulmasını sağlamak. Genel merkezimizde bununla ilgili bir komisyon oluşturduk. 40 binin üzerinde başvuru var. Yani ‘OHAL mağduru’ diyoruz biz onlara. Açığa alınan veya görevden uzaklaştırılan pek çok insan var, kapatılan askeri okulların öğrencileri var. Dolayısıyla bizler bu sürecin hukuka uygun şekilde yürütülmesini istiyoruz. Mesela çok ciddi işkence iddiaları var. Bununla ilgili meclisin İnsan Hakları Komisyonu’na, cezaevleri alt komisyonuna iki defa başvurduk geçtiğimiz hafta. İkisi de maalesef reddedildi. Şimdi mesela bu başvurularımızın kamuoyunca yeterince bilinmediğini düşünüyorum ve bunu bir kere daha ifade etmek istiyorum. Bu işkence iddialarını biz sürekli gündemde tutmaya çalışıyoruz, dile getiriyoruz. Ancak iktidar partisi araştırılması gereğiniduymuyor. Nitekim insan hakları kuruluşlarının da bu anlamda gözlem yapmasına müsaade etmiyor. Dolayısıyla bizim şu an en önemli gündemimiz bütün bu hukuksuzlukların takipçisi olmak ve elbette ki OHAL’in daha fazla uzamamasını sağlamak. Yani biz şunu söyledik, “Darbecilerle terörle mücadeleanlamında kanun yoluyla yapılacak her şeye evet diyeceğiz. Gelin,OHAL’i ilan etmeyin, o anlamda size her türlü desteği vereceğiz.” Ancak maalesef meclis devre dışı bırakılmak istendi. Tabii ki Kanun Hükmünde Kararnameler için de aynı şey geçerli… Çünkü bu KHK’ler biliyorsunuz, sadece OHAL uygulamalarıyla ilgili düzenlemeler içermeleri gerekir. Dolayısıyla geçici olmaları, OHAL süresi ile kısıtlı olmaları gerekirken tamamen yapısal sonuç doğuran, daimi sonuç doğuracak düzenlemeler yapılıyor. Örneğin askeri okullarkapatıldı yani bu OHAL süresi içinde kapatılmadı, mütemadiyen kapatıldı. Dolayısıyla bu açıdan anayasaya aykırı… Bu gibi hususlar için de Anayasa Mahkemesi’ne başvuruyoruz, bundan sonraki süreçte de başvuracağız.

Peki, Bu KHK’lerle bazı belediyelere kayyum atanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kayyum atanması konusunda biliyorsunuz, önce bir kanun teklifi ile geldi. Biz buna mecliste karşı çıktık demokrasiye aykırı olduğu için. Yani bir suç işlenmişse o suçlu bellidir. Yani onunla ilgili deliller ortaya konulur, soruşturması yapılır, nihayeten veya geçici olarak görevinden alınır, suçsuzluğu ispatlanırsa sonra geri iade edilir. Ama böyle toptan bir şekilde sadece belli bir bölgenin belediye başkanları görevden alınması aslında demokrasiyi genel anlamda tehdit eden bir uygulamadır. Dolayısıyla biz buna mecliste karşı çıktık hemeno darbe sonrası süreçte…İtirazımız kabul edildi ve o şekilde geçmedi meclisten. Ancak sonra ne oldu? Önceden sayın bakan tarafından imzası atılmış bir KHK ile bir günde yine aynı uygulama hayata geçirilmiş oldu. Dolayısıyla halkın iradesi hiçe sayıldığı gibi hukukun da arkasından vuruldu.
Biliyorsunuz. HDP’yi milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı. Yarın bir gün bu milletvekilleri tutuklanırsa ne yaparsınız? Bunun için ne yaparsınız?
Bizim vekillerimiz için de aynısı söz konusu…
Sizinki daha az…
Yok, bizim de çok fazla milletvekilimiz ve mesela genel başkanımız hakkında çokça fezleke var. Dolayısıyla biz parti ayrımı yapmıyoruz. Bir kere dokunulmazlıkların kaldırılış usulü çok problemliydi. Az önceki tezkere kararı gibi burada da bir grup kararı alınamıyor, biliyorsunuz parti anlamında. Biz zaten 110 milletvekili olarak dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilk turda hayır dedik. Daha sonra bu düştü ancak dediğim gibi tamamen bu da demokrasiye aykırı…Zaten 1 Kasım’dan beri mecliste muhalefeti hukuka aykırı bir şekilde yok saymaya yönelik bir çaba var; bu da onun bir uzantısı. Biz bu konuda parti ayrımı yapmıyoruz. Sonuçta bugün ona, yarın bize, yarın öbürüne, diye düşünüyoruz. Ve bu açıdan da karşı çıkıyorum ben Selina olarak…
Peki, sizce bu KHK’lerle OHAL sürecinde bir erken seçim gündeme getirilebilir mi?
Yani biliyorsunuz, partimize de bu yönde teklifte bulunuldu; işte erken seçimi öne almak, aksine genel seçimi de 2019’a ötelemek şeklinde. Ancak biz buna sıcak bakmıyoruz. Onun dışında da bir şeyde bulunmak istemem.Elbette ki yasadaki sürelerde yapılacağı şekilde hareket ediyoruz.
Peki, son olarak benim unuttuğum, sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı? Yoksa barış için ne diyeceksiniz? Bir çağrınız olacak mı?
Barış için ne diyeceğiz?! Bu ülkede hala sağduyunun egemen olduğuna inanıyoruz. Ve bu inançla bizler barışı, toplumsal barışı savunmaya, mağdurun yanında olmaya devam edeceğiz, ediyoruz. Tüm kapatılan televizyonları, gazeteleri ziyaret ettik. Şu an dediğim gibi pek çok kesime ulaşıyoruz OHAL mağdurları sebebiyle. O kadar farklı kesimlerden bizi arıyorlar ki, CHP şu an adeta herkes için bir sığınma yeri olmuş durumda. Dolayısıyla mümkün olduğunca herkese el uzatmaya çalışıyoruz. Kurunun yanında yaş da yanmasın ama biz biliyoruz kuru da hukuka aykırı biçimde yargılanmasın. Çünkü hukuk herkes için geçerli… Çabamız hukuk düzeninin işler hale gelmesi…
Peki, azınlıklar konusunda neler söyleyeceksiniz? Bu sorunu nasıl gidereceksiniz?
Sorunu gidermek değil ama şöyle; azınlık topluluklarının -sadece Ermeni azınlığından bahsetmiyorum-, bütün azınlıkların kemikleşmiş bazı sorunları var. En temel seçme seçilme hakkının kullanılamaması, işte patrik seçiminin yapılamaması vs… Dolayısıyla biz bunları sürekli gündemde tutmaya çalışıyoruz. Elbette söyleşinin başında bahsettiğimiz o kutuplaşmaya bağlı olarak maalesef en fazla kendini tedirgin hisseden kesimlerden biri de azınlıklar. Bu anlamda biz ilk defa mesela geçen yıl Paskalya bayramını sokak başlarında kutladık. En azından son yıllarda olmayan bir şeydi. Dolayısıyla bunları görünür kılmaya çalışıyorum.
Çok teşekkür ederim…







