• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Tutsak edilemeyen bilinç

    İki gündür sürekli yağan yağmur her şeyi temizliyor gibi… Her taraf pislik içindeyse yağmurdan başka ne temizleyebilir ki ortalığı… Sokağımızsa karanlık. Bu haliyle geceleri hiç de tekin değil. Kendime sorup duruyorum; korkuyor musun diye. Sahi korkuyor muyum? Yok! Korkmamayı ta çocukken öğrendim her memleket çocuğu gibi… Sürekli okuyup evden çıkmamaya çalışıyorum. Zaten peşine takıp beni sürükleyecek, beni heyecanlandıracak ne var ki? Gazetelere boşuna bakınıp duruyorum. İyi bir köşe yazısı için neler vermezdim oysa… Televizyonların haber spikerleri asparagas ve yalan haber verme dışında ne yapıyorlar ki? Benim bilmediğim neyi anlatabilirler acaba? Dinlememeye, okumamaya çalışıyorum o rengârenk paçavraları… Ah, iyi bir film olsaydı belki… Sinema kanalları arasında gezinip duruyorum. “Cry Freedom” filmi dikkatimi çekiyor. Güney Afrika özgürlük hareketi ve Apartheid rejimine karşı sivil direnişi ve o örgütlenmenin liderlerinden Steve Biko’nun ve halkın çileli hayatını anlatan biyografik bir film… Daha önce de izlediğimi anımsıyorum aniden. Filmi izlerken de bir taraftan memleketimizi düşünüyorum. Halklar arasındaki ortak yanları, olumsuzlukların nasıl da birbirine benzediğini… Devrimci mücadelenin bu topraklarda kaç yıldır süregeldiğini; defalarca yeniden başlandığını; ölümleri, katliamları, kaybolan gençleri ve hâlâ onları arayan Plaza Del Mayo’nun beyaz başörtülü annelerini, beyaz tülbentli çileli Cumartesi annelerini… Arjantin, Şili, Nikaragua, İspanya, san Salvador, Küba, Güney Afrika ve Ülkemiz… Nasıl da birbiriyle örtüşüyor yazgıları… Özgürlük mücadeleleri, tutuklanmalar, işkenceler, kayıplar ve sonrasında gelen ölümler ki buna çocuklar da dâhil… Şu an ölümlü hayatımın belki de son bölümünü yaşarken dahi, ülkemizin devrimci mücadele tarihini ve anısı bize ışık tutan devrimcilerini düşünüyorum. Gözlerimden akan yaşlara engel olamıyorum. Şimdiyse neredeyse sıcak suya yavaşça alıştırılan kurbağalar gibi kaynar suda ölümü bekliyoruz. Bekliyoruz da ne onlar altını tam açıyor ne de biz oradan çıkmak için mücadele ediyoruz. Bir aradayız ve ölümü bekliyoruz. Kurduğu ‘SİYAH BİLİNÇ’ hareketiyle 16 Haziran 1976’da ırkçı Apartheid rejimine karşı Soweto kentinde sivil direnişi örgütleyen Steve Biko nasıl unutulur ki… Biko, şiddeti reddeden, uzlaşmacı kimliğiyle tanınan bir devrimci… İsteklerin demokratik yoldan elde edilebileceğine inanan bir lider üstelik… Irk ayrımına son verilmesini istiyor ve bunun için de devletin çeşitli organlarıyla görüşmeler sürdürüyor. Irkçı Güney Afrika yönetiminin ise böyle bir düşüncesi hiç yok ki… Devlet yönetiminde siyahların olmayabileceğini, ama en azından sokakta siyah ırkın da beyazlar kadar hakları olduğunu savunuyor. Bunu çevresine toplanan coşkun kalabalığa da kabul ettiriyor. Özgürlükleri kazanmanın zor ve meşakkatli bir yol olduğunu anlatıyor habire… Bunu en dingin haliyle anlatıyor ve neredeyse hiç sinirlenmeden… Güney Afrika Öğrenci Ulusal Öğrenci Birliği’ne katılıp beyazlarla ilk kez burada birlikte çalışıyor. Kendi halkına karşı yaptığı konuşmalar Irkçı Afrika Cumhuriyeti hükümetini rahatsız ettiğinden, konuşmaları yasaklanıyor. Hiçbir faaliyete katılmasına izin verilmiyor. Oysa sözlerinde kin ve nefret yok. Yalnızca bilinçlendirme var. Steve Biko, Soweto’da düzenlenen miting ve yürüyüşte bir saldırı olmayacağından, demokratik haklarını kullanarak isteklerini Güney Afrika Cumhuriyeti yetkililerine iletebileceğinden o kadar emin ki, çocukların da bu yürüyüşe katılmasına göz yumuyor. İşte ne oluyorsa, daha kente kilometrelerce mesafedelerken birden önleri askeri araçlarla kesiliyor. Araçlardaki silahlı adamlar, hiçbir uyarıda bulunmadan rastgele kalabalık üzerine ateş açıyor. Bu beklenmedik saldırı karşısında kalabalık panik içinde dağılıyor. Yaralılar can havliyle yollara dağılıyor. Askerler ellerindeki makineli tüfeklerle yaralıları öldürüyor önce ve araçlarıyla kalabalığı takibe başlıyor. Takip ederken dahi ateşe devam ediyorlar. Yüzlerce insan birbiri üzerine yığılarak oracıkta ölüyor veya yaralanıyor. Yaralıların kurtulma şansı hiç yok, çünkü askerler yaralı görmek istemiyor ki… Ufak bir çocuk hızla yolun kenarındaki tarlaya kaçıyor. Askeri araçlardaki komutanlardan biri çocuğun yan tarafa kaçtığını görüyor. Şoförüne çocuğu işaret ediyor. Şoför aracı tarlaya doğru sürüyor. Kısa süre sonra çocuğu yakalayacak mesafeye geliyorlar. Araç komutanı tabancasını çıkarıyor. Çocuk yakalanacağını anlayınca iki elini kaldırarak teslim oluyor. Ama komutan teslim almıyor… Tek kurşunda başından vuruyor. Vahşet her yerde; yüzlerce ölü yürüyüş yolu üzerinde öylece şafağı bekliyor… Ağlıyorum, ağlıyoruz… Soweto katliamından sonra Biko, hükümetin hedefi haline geliyor.18 Ağustos 1977 tarihinde, sıradan bir geçiş kontrolünde hiç neden yokken tutuklanıyor. Neden tutuklandığı kendisine söylenmiyor. Yakınlarına haber vermesine dahi izin verilmiyor. Biko’yu kimseye göstermiyorlar. Çünkü gözaltı süresince sürekli işkence gören Biko’nun son halini kimsenin görmesini istemiyorlar. İşin daha da büyüyeceğini anlayan hükümet, Biko’yu bir kamyonun kasasına yükleyerek, bin kilometreden fazla uzaklıkta bulunan Pretoria’ya götürmeye karar veriyor. Büyük işkenceler gören Biko, bu yolculuğa dayanamıyor ve Pretoria’daki cezaevine ulaştıktan kısa süre sonra, 12 Eylül 1977’de hayatını kaybediyor. Biko halkının özgürlüğünü, Mandela’yı göremiyor. Onun yaktığı meşaleydi halkının özgürlük yolunu aydınlatan… Tutuklanan yüzlerce aydını, gazeteciyi, yazarı, öğretim görevlisini düşünüyorum. Ortalık kokudan geçilmiyor. Gece boyu bu yazıyı yazdığım sürece devam eden bu yağmur yeter mi ki temizlemeye? Halkının özgürlüğü için mücadele eden her devrimcinin kaderi sanki bu durum… Önce özgürlükleri sonra hayatları… Şimdi lider eşini gözyaşları içinde bekleyen Başak Demirtaş’ı düşünüyorum. Mücadeleden yılmayan Selahattin Demirtaş’ı da… Televizyon ekranındaki görüntüsü, gülen yüzü, tüm yapılanların bilincinde olup buna rağmen mücadeleden çekinmeyen bir liderin nasıl da sakin kalabileceğini gösteriyor herkese… Kimseye kızgın değil. Ne diyordu: “Peki, kimiz biz? Kürt’üzTürk’üz, kadınız-erkeğiz, Aleviyiz-Sünni’yiz, ama önce insanız. Birbirimize yoktur üstünlüğümüz. Sadece zulme karşıdır öfkemiz. Serez’in esnaf çarşısında Şeyh Bedrettin’dir adımız. Pir Sultan’dır bir yanımız. İşkence tezgâhlarında Hallac-ı Mansur olduk. İbrahim’dik. Mazlum’duk biz. Darağacına yürürken başımız dikti. Deniz’dik. Hüseyin’dik. Yusuf’tuk. Sait’ti adımız, Dağkapı meydanında. Bolu Beyi’ne boyun eğseydik, Köroğlu’na çıkmazdı adımız. Mahir olmazdık, cesaret timsali. Kuyuda Yusuf’tuk, Kerbela’da Hüseyin. Sürgünde Ahmet Kaya, zindanda Yılmaz Güney’di namımız. Unutmayın ki; Ekilir ekin geliriz, Ezilir un geliriz, Bir gider bin geliriz, Bizi vurmak kurtuluş mu? … Ah Biko, ah Selahattin… Kaderleri halklarına bağlı devrimciler…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları