• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Uçsak Ne Güzel Olur Be Metin Ağbi

    “Dünya’nın en güzel şehrine hoş geldiniz…”

    Üç kişi arabaya atlamış gidiyorduk. Yolumuza çıkacaklar değil, geçmişimizdi bizi heyecanlandıran. Geçmiş… Adı üstünde “Geçmiş” işte, nesi heyecanlandırır ki demeyin. Hakikatten kaçmak gibi derdi tasası olmayan üç kişiyiz biz. Bu yüzden oturup başımızdan geçenleri konuşacaklarımız var, diye heyecanlanıyoruz. Belki güleceğiz, belki hüzünleneceğiz. Gülmek kısmı pek inandırıcı olmasa da, absürt denebilecek hareketlere aşina olmadığımızdan, bu davranışları yapan birini görünce istemsiz bir gülme tutuyor…

    Üçümüzün de hayatı çok farklı şekilde değişiyor. En güzeli de birilerine gebe olmadan, poşet gibi rüzgârda savruluyor namussuz. Biri yazarlığı, diğeri müziği, bir diğeri de senaristliği seçmiş. Arabayı süren müzisyen, radyoda çalan şarkının nakarat kısmında sesi biraz daha açıp, “İşte bu! İşte burayı iyi dinleyin,” diyor. Tıpkı yazar olan gibi o da iyi bir öykü okuduğunda veya yazdığında onların beynine tecavüz edercesine, “Alın, okuyun. Nasıl yazmışım bi değerlendirme yapın…” diyor. Hayatlar aynı aslında, pek bir fark yok. Üçünün de birbirine benzeyen o kadar çok ortak noktası var ki… Neyse ben devam edeyim: siz fark edeceksiniz zaten hoşlandıkları mevzuları…

    Yolun sağında mavi bir tabela beliriyor. Hani uçsuz bucaksız çorak toprakların içinde seyir halindeyken araba yokuş aşağı iner gibi olup, ilerde yerleşim yerlerini görürsün ya, onun hemen öncesindeyiz. Çünkü yukarı tırmanıyoruz. Tabelanın üstünde “Nüfus”, altında “Rakım” yazıyor. Tabelanın daha altında da, “Dünyanın en güzel şehrine hoş geldiniz…” Dalıyoruz güzel denilen şehre. Biraz ilerlediğimizde, üçümüzün de karnımızın acıktığı aklımıza geliyor. Bir genç bisikletle seyir halindeyken, korna çalıp durmasını istediğimiz şekilde el hareketi yapıyoruz. Durur durmaz elini kapıya koyuyor, “Acelem var, ne istiyorsunuz?” diye soruyor. Nutkumuz tutuluyor tabii, nihayetinde ülkenin en nadide şehirlerinden birinde büyümüşüz, az da olsa nezaket bekliyoruz ayı oğlu ayıdan… Gerçi birkaç saniye içinde karar veriyorum puşt hakkında, “Babamın oğlu değil ya”, ondan önemsemiyorum pezevengi…

    Senarist arkadaş söze başlıyor.

    “Karnımız aç, buralarda yemek yiyebileceğimiz bir yer var mı?

    “Nasıl bir yer? Ne yemek istiyorsunuz?”

    “Valla benim fakirlik nöbetim tuttu, Çin lokantası var mı bu şehirde? Kızarmış Pekin ördeği yemek istiyorum…”

    “Şehir merkezinde bir tane var. Ama şimdi tarif edemem, çünkü bir yere yetişmem gerekiyor. Telefonunuza adını yazın, navigasyon sizi götürür…”

    Cebinden üzerinde tuş olmayan bir telefon çıkarıp bize gösteriyor. “İşte bunun gibi bir telefona yazın, o sizi götürür…”

    Malum şahıs hakkında iki üç dakika boyunca söylenecek pek bir şey yok. Kısaca kaile almıyoruz, dolayısıyla yedi göbek aşağısına kadar içimizdeki pisliği otuz saniye içinde boşaltıp şehrin merkezine giriyoruz.  Birkaç kilometreyi geçerken radyoda en sevdiğim şarkı çalıyor, Ercüment Vural’dan ‘Rüyalar’… Tam anılara dalacakken sağ tarafta ışıklı tabelasında “Akşamcı” diye bir bar-restoran tarzında bir yer görüyoruz.

    Arabayı önüne park edip iniyoruz; şarkı da, hayaller de yarım kalıyor. Kapısında, “Dünya’nın en güzel yemeklerini atıştırmaya hoş geldiniz,” yazıyor. İçeriye oturuyoruz, garsonu beklerken ve yine konuşmuyorken, hınca hınç dolu bu yerde insanların neden bağıra bağıra konuştuğunu anlamaya çalışıyoruz. Bir masa, bir diğer masanın sesini bastırmak için daha yüksek sesle konuşma zorunluluğu hissediyor. Söylemler ortak, farklı olan hiçbir şey yok.

    “Ben ona söyledim bu işin böyle olmayacağını…”

    “Beni bilirsin, bir şeyi bitirdim mi bitmiştir…”

    “Ben her defasında saygı duydum, onda ahlak yok ki…”

    “Beni üzen insanın yüzüne bir daha bakmam…”

    Garsonu beklemeye devam ediyoruz. Zaman geçtikçe, ‘ben’ler artıyor. İçinden çıkılmaz bir hal alıyor.

    “Ben aslında öyle davranmam da, bu sefer farklı oldu…”

    “Ben arkasına bakmayan biriyim, eski eskide kalmıştır…”

    Saatler geçiyor, garsonlardan biri bile yan gözle bakmıyor. Kalkıyoruz.

    Kimsenin kendinden başka bir canlıyı ve hatta o kimselere güler yüzüyle servis yapan garsonların dahi bizi önemsemediği bir yerden daha geçerken küçük küfürler eşliğinde dışarı çıkıyoruz. İnsanoğlunun, çevresindeki herkesin onu mutlu etmekle mükellefmiş gibi yaşadıkça mutlu olamayacağını öğrenemediği bir şehirden ayrılıyoruz.  Arabaya binip bizi önemseyecek insanların var olduğu bir şehre veya bir kasabaya gitmek için yola koyuluyoruz…

    “Ah be Metin, uçsak ne güzel olurdu be oğlum…”


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları