• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Umuda yolculuk

    Sahte mutluluk çağındayız. Birbirimizin yüzüne yalancı tebessümlerle bakıyoruz. Öylesine vahşi zamanlardan geçiyoruz ki neyi nasıl kurtaracağımızı bilmiyoruz, bilemiyoruz bile… Geçmişte yaşadığımız güzel günlerin kırıntıları var önümüzde… Koca bir yalnızlık var bir de sarılıp uyuyamadığımız…

    Her taraf sarsılan, kırılan zalimce bertaraf edilen insanlarla dolu; neyi nasıl paylaşacağını unutmuş insanlar, sadece birbirini suçluyor. Peki, asıl suçlular; onlar nerede, kiminle iştigal ediyorlar…

    O büyük cesametli devletlerin başlarında yalancı pehlivanlar gibi iştigal edenler halkların eline durmadan pimi çekilmiş bombalar bırakıyorlar ki asıl suçluların peşine kimseler düşmesin; unutulsun, hatırlanmasın…

    Bize yaşadığımız tatlı tebessümlü anıları fotoğraflar anlatıyor. Zamanları, güzel anları yaşamak istediğimizde, elimizde sadece onlar var; bakıp bakıp iç geçirdiğimiz…

    Bir fotoğraf var ki, bana hayatta kalabalıklar arasında bile ne kadar yalnız olduğumuzu anlatıyor. Balkondaki şezlonga oturmuş annem elinde kalan düş kırıklıklarının içinden, hayata, bizlere son bir kez bakıyor gibi… Bize değil de, geçmişinde var olanlara… Oysa üzerinden ne zamanlar, acılar ve güzel günler geçti… Ya da bana öyle geldi; ya başkalarına… Paralel evrenlerde farklı zamanlarda, farklı hayatları yaşıyor gibiyiz…

    Elimizden, yanımızdan, yöremizden habire hayatlar kayıp gidiyor. Onları Lazarus gibi diriltecek İsa’yı boşuna arıyoruz… Hep yeni fotoğraflarla dünyayı tanımlayıp ona selamlar gönderiyoruz; sonra hepsi birer birer eksilip siliniyor. Bir bakıyoruz ki yine yalnızız… Sessizlik çoğalıyor, sessizlik büyüyor… Sonrası hep sessizlik…

    Eskiden de ağlar mıydım hatırlamıyorum. Şimdilerde çoğunlukla kendimi bir başıma ağlarken buluyorum. Oysa erkekler ağlamaz diye söylenilen bir coğrafyanın çocuğuyum. Bense sadece ağlamak istiyorum. Bir kitap okuyorum, oradaki hüzne kapılıyorum; bir film izliyorum oradaki aşkın büyüsüne kapılıyorum… Sonrası mı? Gözlerimdeki yaşlara söz geçmiyor işte.

    Hayat acımasız. Patlayan bombalar, yanan evler, yıkılan ocaklar… Sahipsiz bir başına kalan sabiler, biçare kadınlar… Elimden, elimizden bir şeyler gelmiyor işte… Ben ağlamak istiyorum. Sizler de ağlayın. Biliyorum en çok bunu istiyorsunuz. Yalnızlığımızı yüzümüze vuruyor bütün sosyal medya dediğimiz mecralar… Sahte gülücükler, sahte selamlar; şiirler, edebiyat… Yalnızım. Yalnızsınız işte!

    İnsanlara önce şehirler kuruyorlar, sonra birlikte yaşayacakları insanlar… Onlara yalandan bir dünya oluşturuyorlar. Bu yalanlara zamanla en çok da kendileri inanmaya başlıyorlar. Gerçekler mi? Onların yerine yalanları koymaları çok uzun zaman önceydi… Adına medya dediğimiz sahtekâr oluşum gerçeklerin yerine keyifle izleyip, ağzımızın suyunun aktığı sahte cennetler oluşturmakla meşgul; öyle ki hayatlarımızın bir hiç uğruna delik deşik olmalarının farkında bile değiliz. Hayatın kendisi zaten bir meta ve bazılarının o sahte hayatları almaya güçleri ve paraları var diyelim. Bunların yanlış olduğunu biliyoruz, ama direnemiyoruz. Bizi direnmeye sevk edecek, bir umudun peşinde birleştirecek doğruluğu, önderliği de halen bulabilmiş değiliz.

    Peki, biz sanatı, edebiyatı neden yapıyoruz, ya da yapmaya çalışıyoruz. Kendi adıma var olanı resmetmeye çalışırken de direnmeye çalışıyorum. Okuyanları, gerçeğin peşinde olanları da bu eyleme ortak olmaya davet ediyorum. Ben bu yalanları, sahte dünyanın hallerini reddederken de umudumu diri tutmaya çalışıyorum.

    Evet, ne demiştik: Etrafımızda onca acı var ve bunları lakayt bir tavırla film izler gibi izleyip duruyoruz. Biliyorum ki çoğu acı paylaşılamaz. Ancak bu karanlık çağı geçebilmemizin tek çaresi de acıları paylaşmak. Bu onurlu bir umudu tekrar tesis etmenin olmazsa olmaz koşulu olmalı…

    Neredeyse hiç haber okumuyorum. Gazetelerin beni bırakmaları da epey bir zaman önceydi… Biliyorum ki onların bu halkı bırakmaları, benim ya da sizlerin adına gazete denilen paçavraları bırakmalarından fazla evveliyatı var. Gazete patronları önce buzdolapları, çamaşır makinaları, arabalar, evler alıp sattılar. Şimdilerde ise devletleri, halkları satıp duruyorlar. Borsa hesapları, şirket ve banka bordroları, mahkemelerde ayyuka çıkan ama hiç hesabı verilmeyen, rüşvetler, çıkar hesapları; daha çok kâr ve daha çok katliam… Her şey alınıp satılıyor; en çok da insan! Geleceği düşünmeyin. Zaten yok. Umut da… Unutmayın! Geleceğin eti hep kâr…

    Bizim şiirimiz, bizim edebiyatımız sadece umuda yolculuk…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları