• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    UMUTSUZLUK

     

    Yaşama hep umutla bakmak nahif bir iyimserlik… Yaşamın yorucu yolculuğunda bugünün ağırlığını, yarına dair kuracağınız düşler hafifletir biraz. Hep bir yerlerde bir zaman yaşanacak güzellikler vardır; kalp onu arzular, akıl onu kurgular. Yaşama bağlanmak, varoluşsal iyimserliğin vazgeçilmez tezahürü ne de olsa.

    Sürüklemekten yorulduğunuz hayatları eğer terk edemiyorsanız, gitmekle kalmak arasında tereddüdün insanı abandone eden sersemliğinde, bir gün, mutlaka bir gün, çıkacağınız o yemyeşil tepenin ferahlatıcı imgesinin hatırınadır bu.

    Bazen her şey üzerinize üzerine gelir ya, ıslak bir acı, kafanızın içinde balçıklı bir elektriklenme…

    Ahmet Telli’nin “Belki Yine Gelirim” şiirinde dediği gibi “Bir gök gürlese bari diyorum bir sağanak patlasa/ Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem/Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü.”

    Hep bir şeylerin mendireğini kırmak, gökyüzünün perdesini yırtmak, arkasından doğacak altın gülüşlü güneşini beklemek, Godot’yu beklemek gibi… Yine de beklersiniz işte. Zaman uzayıp gittikçe içinize akıttığınız siyah kan yıpratır, soldurur ruhunuzu, yüzünüzdeki güzelliği. Ama yine bitmez beklenti; umut insanın en vahşi halidir.

    Yıllar önce bir arkadaşım anlatmıştı,  zamanın birinde Afrika’da bir ülkede tutsaklar, zifiri karanlık bir hücreye kapatılırmış.  Hücrede önce gelecek beklentisi yok olur, sonra geçmiş yavaş yavaş silinirmiş. Geçmiş ve gelecek bilincini kaybetmiş insanlar görünürde bir hastalığı olmadığı halde ansızın ölürmüş. Bunun tıbbi bir izahı var mı, hatta bu hikâye gerçek mi; bilmiyorum. Ama sanırım yaşam, hafıza ve kurgu arasında bir yerlerde kendine bir yer buluyor. Bugünün anlamı anılardan ve beklentilerden azade kalamıyor.

    Mesela intihar psikolojisi de böyledir biraz. Felsefi intiharlar daha karmaşık bir konu. Vardır mutlaka yaşamı kavramsal bir erinçle yönlendiren insanlar. Evrene, insana, var oluş meselelerine felsefi bir pencere açıp “Altı üstü esaretle geçen 70-80 yıl. Nasıl yaşandığının, hatta yaşanmasının ne önemi var,” diyebilirsiniz. Ama işin entelektüel gerekçelerinde bile yaşanmışlığın izleri olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Marks’ın o muhteşem tespitiyle, “İnsan düşündüğü gibi yaşamaz, yaşadığı gibi düşünür.” Düşünce yaşanmışlıktan el alarak vücuda geliyor. Sonra ikisi de etkin bir hale büründüğünde “bilinçli yaşam” oluşuyor. Praksis dedikleri şey…

    Ama insanın bütün derdi zamanla değil. İnsanız işte, toplumsal bir varlık yani… İnsan tekine anlamı yine başka insanlar yüklüyor. Kendinizi ancak türdeşleriniz arasında anlamlı kılıyor, yaşayacağınız her duyguyu bu sosyal aura içinde duyumsuyorsunuz.

    Peki ya, umutsuzluğun kişisel bir travmadan çıkıp toplumsal bir hal alması nasıl bir şeydir?!

    Bir toplum hep birlikte nasıl kaybeder düşlerini, milyonlarca insan aynı anda nasıl karanlığa bakar? Sanırım herkesin birbirinden korktuğu, herkesin ayakta kalmak için ötekini yok etme güdüsünü kışkırttığı bir rejimde olur bu… Umudun korku ile tartıldığı bir tuhaflık hali… Herkes herkesin hem celladı hem kurbanıdır. Ve hızla boşaltır kendini, biriktirdiklerini… Başınızla yürür, ayaklarınızla düşünmeye başlarsınız.

    Ama bitmez ki umut,  düşerken yeniden yükselmeniz için dibi bulmanız gerekir. Hep öyle oldu; batının doğuyu fethetme iştahıydı Helenistik kültürü doğuran. Hıristiyanlık Roma pejmürdeliğinin,  Rönesans skolastiğin çocuğuydu.

    Yani bitmez umut da, beklentinin umutsuzlukla kavgası da… Yoksa nasıl doğrulurdu insan bu kadar kanlı ve kıyıcı tarihinin içinden…

    önder köşe yazısı görsel


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları