Bu Yazıyı Yazdır

"Türkiye'nin barıştan başka seçeneği yok"
  İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim üyesi Profesör Dr Doğan Şahin alanındaki uzmanlığının yanı sıra, toplumu ve bireyi davranış bilimleri üzerinden inceleyen, siyaseti iyi analiz eden biri. 15 Temmuz darbe girişimi süreci ve ardından ilan edilen OHAL'in toplumu travmatize ettiğini düşündüğümden siyasetçilerin yanı sıra bir de işinin ehli bir psikiyatristle konuşmak istedim ve Doğan Şahin ile buluştum. Kendisiyle 15 Temmuz sonrası toplumun ruh halini, yaygınlaşan şiddeti ve barışı konuştum:   Okurlarımıza Türkiye toplumunun şu andaki ruh halini anlatmanız için geldik size. Psikiyatristsiniz ama sosyolojiden de uzak değilsiniz. Söyleşi teklifimizi kabul ettiğniz için teşekkür ederiz. Zor sorular sormayın. Toplumun ruh halinden başlayalım isterseniz. Çok güzel bir soru ama homojen bir toplum yok ortada bir kere. Genellikle şöyle oluyor: Yani gazeteci arkadaşlar toplumu daha homojen bir şeymiş gibi, yani "toplumun ruh hali nasıl" gibi sorular soruyorlar. Toplum diye bir şey yok yani bir kere, bir kere yani tek bir birey gibi değil toplum. Farklı şeyleri var. Bileşenleri var ve her bileşen durumdan farklı etkileniyor. Genel, illa genel bir şey söylememi istiyorsanız toplumun karamsarlığının azalmış olduğunu söyleyebilirim. ropartaj foto 1 Bu dönemde karamsarlığı mı azaldı toplumun? Aslında daha önceki dönemde toplumun tümünü düşünürsek, daha karamsar ve daha kötü bir beklenti vardı, iki şey oldu. Bir, beklenebilecek kötü bir şey ortaya çıkmış ve ne olduğu görülmüş oldu. Bir darbe beklentisi aşağı yukarı demokrat olan herkes için bir kenarda duran bir tehlike gibiydi, yani darbe olabilir, bir müdahale olabilir filan diye bir korku vardı, onu atlattık, yani şimdilik atlatmış görünüyoruz. Yani en azından, "Ha, iyi, böyleyse o kadar kötü değil" diye bir şey ortaya çıktı ve ikinci bir şey, şöyle bir şey, bizim ülkemizde insanlar genellikle hem insanları hem de çeşitli grupları tamamen olumlu ya da tamamen olumsuz değerlendirme eğiliminde, yani İshak nasıl biridir, lekesiz olursa İshak iyi ya da ben İshak'ı seviyorsam, ona toz kondurmuyorum, sen çalışkan, çok şey biri filan ama mesela diyelim ki kumar oynamak gibi bir huyun var, "Hayır, İshak hayatta kumar oynamaz" diyorum ben, İshak'ı beğenmem için onun baştan aşağı iyi olduğunu varsaymam gerekiyor ve olumsuz şeyleri görmüyorum. Bu olayın böyle bir faydası oldu, yani birbirlerinden farklı düşünen ve birbirlerine olumsuz bakan insanlar bir noktada, mesela darbeye karşı olmak noktasında ortaklaşabileceklerin gördüler. Karşı taraf, diğerleri, yani CHP'liler için bütün AKP'liler, AKP'liler için CHP'liler toptan kötü, şeytan, zararlı, vatan haini olmadığını görmüş oldular, yani bir insan hepten kötü, bir insan hepten iyi de olmayabilir, şimdiye kadar AKP'yle beraber hareket eden, ne bileyim son yıllarda  AKP içerisinden negatif şeyler söylense bile, önemli bir AKP seçmeni sempati duyduğu bir hareketin kötü olabileceğini gördüler. Yani "biz toptan iyiyiz", "onlar toptan kötü" diye bir şey olmadığı görüldü, bu anlamda daha gerçekçi bir dünya algısı bağlamında hayırlı bir şey olduğunu düşünüyorum. İnsanların biraz daha iyiyi kötüyü bir arada değerlendirebilmelerine olanak sağlayacak bir veri olduğunu düşünüyorum. Peki buna otomatik olarak yol açar mı? Açmaz tabii yani biz psikolojik olarak biraz çocuksu bir toplumuz yani olgunlaşmamış bir toplumuz, olgunlaşmadığımız için de zaten darbe diye bir şey mümkün olabiliyor, darbe girişimi diye bir şey mümkün oluyor. İnsanların, darbe yapan insanların şöyle bir şeyi var, önkabulleri var, yani otoriter bir fikir sergilerseniz, bir kudret, insanlar buna boyun eğerler diye varsaydıkları için darbe yapabiliyorlar, yani "biz yönetime el koysak, bunu ilan etsek millet bize itaat eder" diye varsaydıkları için ve geçmişte de hep böyle olabildiği için insanlar darbe yapabiliyor. Yani diyelim ki Fransa'da ordu dese "yönetime el  koyduk", bilir ki ciddiye alınmayacak. Yani insanlar kurallara uymayacak, itiraz edecek, isyan edecek, yani yapabileceği gibi bir şey değildir. Bir ülkede darbe olabiliyorsa böyle bir önkabul var ve geçmişten de gelen böyle bir önkabul var demesi, bu da bizim aslında otoriteye kolay boyun eğen, kendi bireyselliğini kazanmamış bir toplum olduğumuzun net göstergesi. Şunu özellikle vurgulamak istiyorum, insanlar, ben İshak'ı değerlendirirken mesela "İshak Bey'le yeni tanıştım", kendi verilerimle değerlendirmiyorum, kedni bireyselliğime güvenmiyorum, Ahmet'e soruyorum, "Ya, İshak nasıl biridir?" filan, öyle soruyorum, Ahmet bir şey söylüyor, oradan yola çıkarak, ben İshak hakkında bir karar veriyorum. Bu kendi bireyselliğime, kendi aklıma pek güvenmediğim anlamına gelir, o yüzden de Türkiye'de insanlar bireysel olarak siyasi tavır almıyorlar, siyasi tavır alamıyorlar, ne oluyor, işte hangi topluluk içerisindelerse, hangi cemaat içindelerse, hangi etnik grup içindeyseler, ona göre, yani diyelim ki "Biz Kürtler şuraya oy veriyoruz" o zaman "hadi hep beraber oraya oy verelim", "biz solcular şuna oy veriyoruz", "Nakşiler buna oy veriyoruz", " Aleviler şöyle tavır alıyoruz", diğer Aleviler nasıl tavır alıyor, bakıyor, "Ha, o zaman ben de böyle tavır alayım" diyor, yani bu kendi bireyselliğimizi kazanamadığımız ve kendi aklımızla hareket edemediğimiz anlamına gelen bir durum bu, yani toplum psikolojisi açısından çok olgunlaşmamış olduğumuzun bir göstergesi, her cenahta böyle bu, yani sağla, solla ilgili demiyorum, solda da durum böyle, sağda da durum böyle. röportaj foto 3 Peki, Türkiye'de hangi etnik ya da dini grup nasıl bir ruh hali içinde? Güzel sordunuz. Yani biraz evvel de söylediğim gibi yani bu olaylar insanları eşit bir şekilde etkilemedi. Türkiye toplumunu yekpare biçimde etkilemedi. Farklı gurplar farklı tavır aldılar.  Farklı tedirginlikler içerisindeler. Şimdi böyle şey yapan, yani birleşme eğilimi ortaya çıktığı zaman, topluluk bir kuvvet etraffında, güçlü bir liderlik etrafında bir araya geldiği zaman genellikle merkezde olan dünya görüşü etnik grubun etrafında toparlanma eğilimi ortaya çıkar. O zaman daha farklı olan insanların ihmal edilmesi ortaya çıkar. Yani "hepimiz Türküz", "hepimiz Sünniyiz", "hepimiz Müslümanız", "Türkiye'nin yüzde 99'u Müslüman, yani herkesin ana şey neyse, büyük grup neyse, majorite neyse, onun etrafında toplanması arzusu ortaya çıkar, bu da azınlıkta olan grupları tedirgin eder. Mesela Gazi mahallesinde bu şeyler sırasında, nedir, darbenin atlatılmasının kutlamaları sırasında Malatya'da bir mahalleye, Paşa... Aleviler'in yoğun olduğu mahalle, Paşaköşkü. Paşaköşkü, öyle bir mahalleye küçük çaplı saldırılar oldu ve Aleviler hemen tedirgin oldular. Bu bundan dolayı olan bir şey, yani "herkes buraya gelsin" diyen şey, ses aslında daha merkezdeki ses şöyle varsayıyor, şimdi eline bir güç geçirdiği için kendinden farklı olanlara kötü davranabilir, onları yok sayabilir, asimile etmeye çaslışıyor, farklı kimlikleri yokmuş gibi davranıyor. Aslında baskıya uğrama endişesi duyar, bütün tarihimiz boyunca da böyle olmuştur, yani ne zaman bir güç bütün iktidarı, muhalifi tasifiye etmeye, iktidarı elinde topladığı zaman herkesin kendisine tabi olmasını ve kendi istediği kurallar içerisinde tabi olmasını ister ve karşı tarafın argümanlarını, tartışmalarını, isteklerini çok fazla ciddiye almaz, çünkü o zafer kazanmıştır ve "artık ona boyun eğmelidir" diye bir psikolojisi olur, böyle bir şey yani daha merkezde yer alan insanlar daha bir kendilerini diğerleri üzerinde hakimiyetini oluşturma hakkı hissederler psikolojik olarak, daha zayıf durumda olanlar ise saldırıya ve baskıya maruz kalacaklarına dair endişeye kapılırlar, tarih boyunca böyle olageldiği için, dolayısıyla eğer yani diyelim ki işte iktidar ya da daha düşük pozisyonda olanlar böyle bir şey istemiyorlarsa, aslında diğer insanların kendi bireysel haklarını, insan haklarını, bir topluluk olarak etnik haklarını tanımak konusunda saygılı davranacaklarsa bunu açıkça beyan etmeleri iyi olur, o insanları rahatlatmak için yani hiç böyle bir şey olmayacağını, insanlara baskı yapılmayacağını, birlik çağrısı yapılırken kastedilen şeyin etnik dini falan bir birlik değil, sadece demokrasi anlamında bir birlik çağrısı olduğu, darbeye karşı olmak anlamında bir birlik çağrısı olduğunun altını net olarak çizmeleri gerekir, "çiziyorlar mı" diye sorarsanız, hayır, ama çizilebilir. Kürtler uzun bir süredir direniyor. Gezi'de de büyük bir direniş oldu. Bu iki direniş biçimi arasında nasıl farklar görüyorsunuz? Çok farklılıklar var. Coğrafya farklı, kitle farklı ve argümanlar farklı. Şimdi başka bir şey için direnen insan kendisini etik olarak daha üstün hisseder. Yani diyelim ki siz beni dövüyorsunuz, beni dövdüğünüz için ben size direnirsem, "beni dövme" dersem, bu kendimi korumak için yaptığım bir şeydir, yani bu bir anlamda tırnak içinde çıkarcı bir arzudur, dayak yemek istememem, yani benim işime yarayan bir şeydir. Halbuki siz şunu döverken ben size "durun" diyorsam, aslında bana bir zarar vermediği halde tamamen etik kaygılarla "durun" diyorum. Gezi'yi başlatan şey "ağaçları kesmeyiniz", yani "bize saldırmayın", "bize kötülük yapmayın" değil, "bu ağaçları kesmeyin" yani daha nasıl diyeyim doğrudan insanların kendi çıkarları ile ilintili olmayan bir amaç etrafında o hareket şekillendiği için o insanlar kendilerini daha nasıl diyeyim fedakâr, daha etik olarak mücadele ettikleri şeylerden, insanlardan daha üstün hissettiler net olarak, Gezi'deki direnişin yani o kadar büyük ve yüksek olmasının nedeni o kendilerini ahlâki olarak üstün hissetmeleri duygusuydu onları bir arada tutan ve geri çekilmelerine engel olan şey. Çünkü onlar şunu iddia etmiş oldular, "ben sadece beni ilgilendirdiği için değil, yani ev sahibi ile kiracı gibi değil, bir çıkar çatışmam olduğu için değil, sağlık ve doğa için mücadele ediyorum, bunun için de yani benim başıma kötü bir şey gelmese de bunun için sonuna kadar mücadele ederim" diye yola çıktıkları için insanlar bu mücadeleden vazgeçmeyi kendilerine sindiremediler, kabul edemediler. Halbuki diğer taraftaki çatışmada doğrudan yani mücadele eden taraf bu olaydan doğrudan ertkileniyor yani diyor ki, "kendi dilinde şarkı söylemeyeceksin, kendi dilini konuşmayacaksın", yani insanın doğrudan kendi özgürlüğünü tehdit eden bir şey olduğu için buna karşı çıkmak kendi hakkını korumak gibi bir şey, anlatabiliyor muyum, bir kere baştan böyle bir şey var, bir farklılık. Bir sürü farklılıklar var. İkinci önemli farklılık, bu tamamen spontan gelişen bir hareket oldu ve büyük oranda yani başka bir insana kötülük edilmesini, doğaya ve başka insanlara yani eyleme giden insanların çoğu oradaki çocuklara yapılan zulüm nedeniyle orata koştular. Yani çadırlar söküldü, yakıldılar, "ne oluyor" diye insanlar gitti. Dolayısıyla spontan ve ani bir şey etrafında, bir fikir etrafında insanlar bir araya geldi. Halbuki Kürtler'in mücadelesi asırlardır süren bir mücadele ve örgütlü bir mücadele ve daha çok politik yani bir sürü politik yanı olan. Bu Gezi'deki insanlar, siz de gördünüz, Kürt de vardı, ulusalcı da vardı, dindarlar da vardı, işte ilerici Müslümanlar da vardı, bir sürü farklı siyasi gruptan insanlar vardı, onları tek bir şey bir araya getirdi.  Kürt hareketi öyle değil, Kürt hareketi oldukça yıllar içerisinde homojenleşmiş, hayatın birçok alanında ortak şeyleri olan, fikirleri olan insanlar, dolayısıyla yani mücadele biçimi, her şeyleri farklı. Gezi'nin kalıcı olma ihtimali yoktu. "Buraya şey yapmayın, ağaçları söküp de buraya inşaat yapmayın" diye yola çıktılar, "Tamam, yapılamayacak" dediler, dağıldılar. röportaj foto 4 Bir de şunu merak ediyorum. Darbe girişimi gecesi insanlar sokakta birbirlerine şiddet uyguladılar. Bunu nasıl görüyorsunuz. Bunun sebebi neydi? Bunun sebebi şu, bunun sebebi şöyle, yani insanlar kendi varlıklarını tehdit altında hissettikleri zaman maalesef yeterince olgun değillerse şiddet eğilimi gösterebilen bir türe mensuptur, yani kendi varlığımızı tehdit altında hissedersek, eğer yeterince de bu anlamda başka insanlara kötülük etmeme, bize kötülük etseler bile onlara insanlık dışı bir şey yapmama bağlamında yeterince olgun değilsek gayet normal, normal dediğim beklenir bir davranış ortaya çıkıyor o zaman insanlarda, kendi iktidarlarını, kendi varoluşlarını tehdit altında görüyorlar, ülkenin çok ciddi bir darbe geçmişi var, her darbeden sonra ne olduğunu, başlarına ne geleceğini biliyorlar ve kendilerine bu riski hazırlayan insanlara karşı da son derece şiddetle davranıyorlar, mesela idam cezası gelsin, aleni işkence fotoğrafları gördük, değil mi yani? Şimdi daha, daha olgunlaşmış, hem ahlâken hem siyaseten daha olgun bir toplumda ne olursa olsun, yani işkence maruz görülebilir mi? İktidardaki partiden bir insan "Ya, bu insanlara işkence yapılmasın, ne oluyor, bir de işkence yapılıyor, bir de bunlar sergileniyor" filan diyemiyor. Bir de o tankların üzerine çıkanlar hep dini motifler taşıyordu. Bu durum nasıl hasıl oldu? Bu dinle ilgili bir şey değil. Yani dini bir motivasyonla oraya gittiği için değil. Kendi kimliğini öyle tarif ettiği için. Yani kendi kimliğini Müslüman olarak tarif eden ve onu tehdit altında gören, yani kendi Müslümanlığını tehdit altında gören bir insan, öyle gördüğü için şiddet uyguluyor. Yani diyelim ki, Türklüğü'nü tehdit altında görseydi gene benzer davranış içerisinde bulunacaktı ya da Kürtlüğü'nü tehdit altındda görseydi ya da bakkalları ortadan kaldırıyorlar, "minibüs hatlarını ortadan kaldıyorlarmış" diye bir şey çıkıyor, görüyorsunuz minibüs şoförü kendi varlığı, kendi varoluşu tehdit edildiği zaman çok kolay bir şiddet uygulayıcısına dönüşebiliyor, kaç defa gördünüz, bir hattı kaldırıyorlar, şoförler oratalığı birbirine katıyor, yani aynı o tanklara çıkan insanlar gibi davranıyorlar. Buradaki problem hangi kimliğe saldırıldığı için ortaya çıkmıyor. Buradaki problem insanlar kendi kimliklerine yönelik bir saldırı ortaya çıktığı zaman, böyle bir tehdit hissettikleri zaman kendi kimliklerini tehdit altında hissettikleri zaman şiddet eğilimi gösterir. İnsanın tür olarak böyle bir özelliği var, eğer ehlileştirilmezse insan vahşi bir yaratık insan, ne zaman kendi varlığını tehdit altında görse... Tam da benim soruma geldi. Şu sıralarda her yerde intihar bombacısı eylemleri yapılıyor. Bu insanlar nasıl bir ruh hali içinde? Oradaki insanları bu hale getiren şey, kendilerini yaşadıkları toplumun içerisinde yeteri kadar değerli, saygıdeğer ve anlamlı bulmuyorsa ve çoğu şöyle maalesef yani intihar bombacılarını tarihine baktığım zaman çoğu büyüdüğü aile içerisinde problemleri olan, ailesiyle uzak, aile içerisinde belki çok kabul görmemiş ya da aile tarafından dışlanmış ama eğer  şu, vakaların çoğunda aile ile yakın ve sıcak ilişkileri yok, keza başka insanlarla da yakın ve sıcak ilişki yok. İnsanın her zaman, her zaman şuna ihtiyacı var, yani "ben sevilen ve değer verilen biriyim" demeye ihtiyacı var. Birilerinin birileri tarafından sevilmeye, değerli bulunmaya ihtiyacı var, insan bunu bulamadığı zaman dünya onun için zindana dönüyor. İnsanların çoğu öyle. Bir şey onlara kendilerini çok değerli hissettiriyor. Yani diyelim ki işte ona göre İslam, İslam karşıtı gördüğü insanlara karşı bir savaş içerisinde olmak birden bire kendisini bir cihatçıya, bir kahramana, bir şeye dönüştürüyor. Zaten savaşır, başarılı olursa dünyada İslam'ın zaferini sağlamış olacak, eh, başarısız olursa da cenneti âlâya gidecek, orada zeten onu bekliyorlar. Acele de ediyor, "bir an önce gideyim" diye. Yani bir toplumda intihar bombacılarını  engellemenin yolu, herkesin yeteri kadar saygın ve rahat bir toplum olması demek, rahat bir durumda olması demek, intihar bombacıları da, militanlar da her zaman her yerde yoksullar ve kimsesizler arasından ortaya çıkar maalesef. Yani işin sınıfsal tarafı da var. Bunun siyasal da bir temeli yok mu? Bütün dünyada demokratik yollarla siyaset etme, siyaset yürütme davranışı Batı'da artarken, bizim gibi ülkelerde, maalesef biz Batı'dan Doğu'ya doğru bir kayma gösterdik. Bizim gibi ülkelerde demokratik olmayan yollardan siyaseti yürütme tutumunda bir artış var, şey de bunun bir parçası, şiddete başvurma da onun bir parçası ama burada tabii ki şeyin çok büyük bir vebali var, yani Batı ülkelerinin çok büyük bir vebali var, siz gidip adamın ülkesini işgal ediyorsunuz, yönetimi değiştiriyorsunuz, işgal etmeden çeşitli kirli yollara başvurarak yönetimleri değiştiriyorsunuz, müdahale ediyorsunuz, o ülkeleri kan gölüne çeviriyorsunuz, siyaset etme yolu olarak onlara şiddeti öğretiyorsunuz, ondan sonra da insanlar şiddet yoluyla siyasi zafer elde etmeye çalışıyor. Yani Libya iyisi ve kötüsüyle hani en azından insanların sabahtan akşama kadar birbirini boğazlamadığı bir ülkeydi, ne oldu şimdi, hiç kimsenin can güvenliğinin olmadığı bir yere dönüştü. Hiç kimsenin, ne iktidardakinin ne muhalefettekinin ne o aşiretin ne bu aşiretin. İnsanlara böyle yapıldığını öğreten de Batı oluyor, Batı gitti orada yani yıkılmaz dene şeyi, adamı şiddet yoluyla indirdi, herkes birbirini şiddet yoluyla halletmenin derdine düştü. Eğer şiddet işe yararsa, şiddet yoluyla bir problemi çözerse devlet, vatandaş her zaman örnek alır. Yani devletin diyelim ki kendi içerisindeki bir toplulukla bir problemi var, bunu demokratik yollardan değil de şiddet yoluyla çözmeye çalışırsa vatandaş da aynı şeyi yapıyor. Bütün dünyada böyle. Amerika'da  diyelim ki Vietnam savaşına girdikten sonra, başka bir ülke ile problemi var değil mi, onlarla tartışmak, müzakere etmek yerine gidip askeri müdahalede buılunuyor ve problemi böyle çözmeye çalışıyor. 3 yıl içerisinde yüzde 110 arttı Amerika'daki cinayet oranı, bireysel cinayet oranı. Şimdi devlet problemini silah kullanarak çözüyor, adam da komşusuyla bir problemi oluyor, ne bileyim, diyelim ki, "çöp atma" filan diyor, silah kullanıyor. Düzey bu artık, kadınlarda bile 2 yıl içerisinde cinayet oranları yüzde 60 arttı, kadınlar bile cinayet işlemeye başladı. Böyle, aynı sebep, şuraya geleceğim, evet yani, Batı Ortadoğu'da, Doğu ülkelerinde siyasete şiddet kullanarak, kirli yollardan yön veriyor, bir sürü aynı yolla siyasete yön vereceğini düşünen örgütler ortaya çıkmasına yol açıyor. Bütün dünyada artık işte görüyorsunuz kendi yarattıkları, kendi, iki nedenden, yani hem Suriye'ye karşı desteklemek için yarattıkları, öyle olmasa bile zaten  Irak'ta bu atmosferi yarattıkları için, Suriye'de bu atmosferi yarattıkları için, Mısır'da, Libya'da zaten bunun tohumlarını ektikleri için Afganistan'da, isterse hiç desteklemesinler, bunlar zaten olacak, şu anda dünyanın hiçbir yeri bu yarattıkları terör ve şiddet nedeniyle güvenli değil. Türkiye'de de, bu şeyin hemen yanında, bu kan gölünün hemen yanında elbette ki yani uzun ve zorlu bir süreç var. Yani bu Güney'den gelen terörden Türkiye'nin kolayca kurtulması pek mümkün görünmüyor. Esas tehlike şu, yani bu şekilde mücadele etme davranışının Türkiye'de yaygınlaşma olasılığı da fazla. Avrupa kendisine alan açmak için bunu yapıyor, anladık da, Ortadoğu halkları birbirine niye şiddet uyguluyor? Bu şiddet sarmalının sebebi ne? Şiddet her zaman şiddeti doğurur. İnsan psikolojisi böyle. Birini dövün, hemen birini döver, gücü yetiyorsa, bir insanı sevin, o da gider başkasını sever. Bir çocuğu sevgiyle büyütün, insanları sever, çocuğu döverek büyütün, başkalarını döver. Ortadoğu'da yıllardır her türlü problem şiddet yoluyla çözüldü, şiddet kültürün içine işlemiş durumda ve sürekli yeni şiddet pompalanıyor, şiddetin şeyinden bahsedebiliriz, yani şiddet zamanla, çok uzun süre şiddet uygulanmazsa biraz sönümlenebiliyor. Ama mesela şiddet nasıl diyeyim, yok olmuyor. Diyelim ki Amerika geliyor Irak'ı bombalıyor, bir sürü insana şiddet uyguluyor, insanlar bu şiddete maruz kaldıkları zaman, Saddam zulmünden, Halepçe'den, kimyasal müdahalelerden insan o zaman küçük hissediyor kendisini, bir son derece zayıf ve güçsüz hissediyor, iki öfke ve acı hissediyor. İnsan kendisini zayıf ve çaresiz hissettiği zaman bundan kurtulmasının yolu, "ben güçlüyüm" hissi oluyor. Onun için de başka birine zulmetmesi gerekiyor. Dayak yediği için kendisini aciz hisseden insan ancak başka birini dövdüğü zaman yeniden kendisini güçsüz ve aciz hissetmekten kurtulur. Dolayısıyla sürekli bir sarmal oluşuyor yani. Şiddet şiddeti doğuruyor, şiddet şiddeti doğuruyor, şiddet şiddeti doğuruyor. Ortadoğu'nun, bizim gibi ülkelerin şiddetten kurtulmasının yolu her türlü şiddet eylemine derhal son verilmesidir. Sözden, yani konuşmadan, yani  şiddet diliyle konuşmanın bırakılması . Aç televizyonu, sabahtan akşama kadar siyasiler birbirlerini tehdit ediyorlar, birbirlerine hakaretler savuruyorlar. Yıllardır hükümete deniyor ki, "bu cemaat sizin içinize yuvalanıyor, efendime söyleyeyim, Türkiye için tehlikeli" filan, cevap küfür, hakeret, "ya ne diyorsun, gelin konuşalım, hakikaten böyle mi, nedir durum" diye konuşsalar belki de başka türlü olacak durum, işte şu mitinge (24 Temmuz 2106, CHP'nin Taksim mitingi)farklı gruplardan insanların gelmesi hayırlı bir şey, yani homojen, aynı siyasi fikri olan insanların siyasi eylemlerine son versinler, herkes beraber hareket etsin demiyorum, ama arada birbirimizi o kadar da düşman olarak görmeyelim siyasi partiler olarak. Arada bazı konularda ortak davranabiliyoruz. Askeri darbeye karşı müşterek tavır koyabiliriz mesajı vermeye yönelik, toplumun buna çok ihtiyacı var, bu her konuda anlaştık, fark yok aramızda, her türlü mücadeleyi bırakıyoruz anlamına gelmiyor. Ancak Türkiye'de siyasi mücadele bu kimlik ve etnik meseleler üzerinden siyaset yapmayı, karşı tarafı bertaraf etmeye çalışmayı bir bırakmaları gerekiyor insanların. Bunun için de diyelim ki daha aklıbaşında insanların daha çok çaba sarfetmeleri gerekiyor. Şöyle oluyor çünkü o zaman, diyor ki, "merkezi olarak çoğunlukta olan kimik benim kimliğim." Ne kadar kimlik kavgası, ne kadar etnik kavga çıkartırsa iktidarda olan kişi, merkezde olan kişi, o galip gelir. Bütün meseleler "Türk müsün", "Müslüman mısın", "Sünni misin" üzerinden yürürse, kim Türk, Müslüman, Sünniyse o galip gelir devamlı, dolayısıyla yani başka bir derdi olan, insan hakları gibi bir derdi olan, özgürlükler gibi bir derdi olan hareketlerin, siyasi şeylerin de bu tuzağa düşmemesi gerekiyor, etnisite üzerinden siyaset yapma tuzağına düşmemesi gerekiyor. Türkiye'nin durumu ortadayken, Ortadoğu'nun durumu ortadayken, yakın gelecekte bir yumuşama bekliyor musunuz? Yok. Görmüyor musunuz? Sadece gayret edersek yumuşatabiliriz diye düşünüyorum. Yoksa bu gidişat iyi değil yani. Birçok açıdan iyi değil. Şöyle söyleyeyim, yani Batı'da da daha millyetçi, daha keskin partilerde bir güçlenme var, mesela Trump giderek artan bir olasılıkla seçimi kazanma ihtimali var, Fransa'da, Hollanda'da, birçok yerde ırkçı faşist partilerin oy oranları giderek artıyor. "Yani olumlu gelişmeler var, her şey iyiye gidiyor" filan yok. Şöyle düşünüyorum, şöyle oluyor, mesela bu olaydan sonra birçok şeyin, demokratın, insan hakları savunucusunun "tamam bunlar bu işin üstüne yatarlar, başkanlık koltuğuna Erdoğan gelir, her şey bitti." Teslimiyet politikası. Sen de daha iyi olsun diye mücadele et. Bu şeyin, CHP zihniyeti diyeceğim, tembellik ve mağduriyet üretmeye yönelik bir faaliyet. Türkiye'de daha insan hakları savunucuları, daha sol eğilimli insanlar arasında mevcut durumun mümkün olduğu kadar kötü tahlil etme hastalığı vardır. Ne kadar kötü tahlil ederse o kadar doğru bir şey yaptığını zannetme hastalığı var. Şimdi ben diyorum ki, "Ülke yönetimi giderek totaliter bir havaya bürünüyor", "Ne totaliteri ya, resmen faşizm bu", o zaman bu arkadaşımız daha çok puan kazanıyor ve gerçekten dıoğru tahlil yapıyor. Siz diyorsunuz ki, "Bu faşizm değil, faşizmin en uç halidir", en çok puanı siz kazanıyorsunuz.  Ne kadar kötü tahlil yapar, karşı tarafı ne kadar canavarlaştırırsanız, o kadar imanlı olmuş olursunuz. Böyle davranıyorlar, bu aslında hiçbir şey yapmak istememenin, tembelliğin, zaten yan gelip yatma psikolojisinin bir ürünü. Bir de şöyle bir tarafı var, o zaman kendisini tamamen mağdur hissediyor, mağduriyet için yaşayan milyonlar var. Ne kadar çok mağdur olursa, ne kadar çok gadre uğrarsa, ne kadar çok zulüm görürse, o kadar kendisini iyi, haklı, düzgün hisseden bir topluluğuz. Bu hastalıktan da kurtulmak lazım. Niye her şey bitmiş oluyor. İnsan hakları, özgürlük, mücadele etmeyin, her şey kendiliğinden olsun falan, böyle olmaz. 2016-07-24 15-01-40 Barış adına bir şeyler söyleyebilir misiniz? Türkiye'nin nereden bakarsanız bakın, barıştan başka seçeneği yok. Nereden bakarsanız bakın. Kalkınmak mı istiyor, barışa ihtiyacı var. Ekonomisini mi düzeltmek istiyor, barışa ihtiyacı var. Ortadoğu'da kendisini etkin bir aktör mü olmak istiyor, barışa ihtiyacı var, Avrupa'yla ilişkilerini düzeltmek mi istiyor, barışa ihtiyacı var. Rusya'yla kavga mı edecek, barışa ihtiyacı var. Rusya'yla barışacak mı, barışa ihtiyacı var. Barışa ihtiyacı var. Türkiye'nin barıştan başka seçeneği yok. Hiçbir seçeneği yok. Sadece yani dediğim gibi yani birilerini düşmanlaştırırsan, insanlar senin etrafında toplanıyor diye bir gerekçeyle bunu yıllardır sürdürmenin artık hiçbir rasyoneli yok, Türkiye'nin barıştan başka seçeneği yok. Bir an önce bu barışın tesis edilmesi lazım. Her şey için, insanların huzuru için, mutluluğu için, insan olduğumuz için, yani illa bir yararı filan da olması gerekmez, barıştan başka bir seçeneğimiz yok. Kimsenin bu çağda başka bir insanın yani kendi varoluşundan getirdiği hakları engellemeye, sınırlandırmaya, onlara baskı yapmaya hakkının olmaması lazım. Tartışılabilir bir tarafı yok. Bu konuda mücadele eden insanların da, barış için, insan hakları için, ne bileyim, Kürtler'in, azınlıkların, herkesin hakkı için mücadele eden insanların da haklı zeminden ayrılmamaları gerekiyor. Her zaman alnı açık, yüzü ak olarak bu mücadeleyi verirlerse, bu işler daha kolay olur. Karşı tarafı ekmeğine yağ sürecek davranışlardan uzak durmak gerekiyor.        

Bu Yazıyı Yazdır