Ben de Tahir Elçi gibi düşünüyorum!
İki taraf da 30 yıldır misliyle karşılık veriyor.
Sonuç:
Yakılıp, yıkılarak zorla boşaltılan 4000 köy ve mezra, 17500 faili meçhul cinayet, 30000 gerilla, 10000 polis ve asker ölümü, yüzlerce katliam, cinayet, işkence. Yetmedi mi… Silahın, şiddetin çare olmadığını anlamak için daha kaç bin kişinin ölmesi, kaç bin yuvanın yıkılması lazım. Kaç bin annenin evlatsız kalması, ağlaması lazım. Daha kaç bin evladın babasız kalması lazım.
İşte Suriçi’nin, işte Silopi’nin, işte Silvan’ın, işte Batman’ın, işte Cizre’nin, işte Mardin’in, daha sayayım mı; durumları ortada.
Kürt aktivistler katlediliyor. Çocuklar, gençler, yaşlılar öldürülüyor. Gazeteciler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor…
Kaybeden yalnızca Kürtler değil beyler, Türkiye kaybediyor.
Bu iş tankla, topla, bazukayla, zırhlı araçlarla, hatta ağır silahlarla çözülemez. Çözülseydi olay bu güne kadar gelmezdi. Çok daha önceden çözülürdü.
Halklarla barışmak, onları saymak, onların isteklerine kulak vermek gerekir. Tasayı da sevinci de onlarla birlikte paylaşmak gerekir.
Yoksa bu günkü gibi davranılırsa bölünmeye çanak tutulmuş olur.
Çözümün, barışın; dünyanın neresinde silahların gölgesinde olmuş ki bugün olsun.
Silahın devri kapandı. Çözüm masada. Çözüm mecliste. Masaya dönmek için harcanan her gün insanları, halkları birbirinden ayırıyor, yeni bir acı ve yıkım getiriyor.
Devletin; bütün bu olagelenleri, kendi dışında olagelen bir olaymış gibi davranarak, daha fazla olanlara seyirci kalmaya hakkı yok.
İki tarafta artık elini vicdanına koymalı, ‘aklın yolu birdir’ tespitinden yola çıkarak, çok ama çok iyi düşünmelidir.
Benim için oralarda öldürülenler Kürtlükten önce insandırlar. En azından bunun için karşı olmak gerekir.
Nasıl diyoruz ki hiç bir ölüm olmasın, bu sözün arkasında durmalıyız.
Bu zülme, ister devlet eliyle, ister terör eliyle olsun, hiçbir “mazeret” göstermeden karşı çıkılmalıdır.
Ateş düştüğü yeri yakıyor.
Olay nedir biliyor musunuz?
Dünyanın ve bölgenin dengeleri değişti. Değişen dengeler Türkiye’nin inkar ve imha siyasetini sürdürmesine izin vermiyor.
Bu nedenle yönetenlere, muktedirlere önerim şudur;
Ben karar verdim, olacak, deme…
İnat etme, müzakere et… Nefret ettirme, sevdir… Cepheleştirme, kaynaştır… Dediğim dedik deme, esnemesini bil… Sadece sana oy verenlerin yöneteni olma, oy vermeyenlerin de muktediri, yöneteni ol…
Kendi hayat tarzını tek doğru olarak gören bir yola sapma…
Yüz yıldır bu ülkede ‘yeni bir toplum’ yaratmak hayalleri bitmedi. Herkes ‘kendine benzeyen’, dolayısıyla kendini tercih edecek bir toplum kurmak istiyor. Laik, Türk, dindar, muhafazakâr… Olmuyor ama olmuyor işte. Bunda yüz yıldır ısrar etmenin Türkiye’den yukarıda saydığım götürdüklerini hala mı görmüyoruz, Allah aşkına.
Türkiye Türkiye’de yaşayanlarındır. Bu böyle bilinmeli.
Bilhassa Doğu ve Güneydoğuda barışın sağlanması isteniyorsa Hz. Ali’nin sözlerine kulak vermek gerek. Bakın ne diyor;
“Halkın güvenini kazanın ve onların iyiliğini istediğinize kendilerini inandırın.” Ve bakın Yunus Emre ne diyor;
Bir bahçeye giremezsen, durup seyran eyleme. Bir gönlü yapamazsan, yıkıp viran eyleme.
Bu nedenle ben de Tahir Elçi gibi düşünüyorum;
PKK artık eylemlerini şehirlerden uzaklaştırmalıdır, devlet halkın zarar göreceği, canını, malını yitiren önlem biçimlerinden vazgeçmelidir.
Bu kadim bölgelerde artık silah, çatışma ve operasyon istemiyorum.
Sonuçta;
Canını veren onlar. Yoksulluğa boğulan onlar. Öğretmensiz kalan onlar. Evlerini, şehirlerini, mahallelerini, işlerini, evlatlarını kaybeden onlar. Biz ise gazetelerde, televizyonlarda ahkam kesmekle meşgulüz. Olacak iş mi bu?
Silahlar sussun; bombalar sussun, hatta ulu-orta, olur-olmaz konuşan insanlar sussun. Yalnızca barışı nasıl getirebiliriz üzerine kafa yorulsun.
Bir kez olsun siyaset; nasıl baki kalırım yerine,bu ülkeye nasıl barışı getiririmi düşünmeye başlamalıdır.
Ha gayret…
Dostça kalın…
“Diyarbekir 5 Nolu Cezaevi, MÜZEYEdönüştürülsün.”
“SUR İÇİ; DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK HAVA MÜZESİ OLSUN.”
KİMSE FARKINDA DEĞİL
Dün Diyarbekir'i seyrettim
Nebi Camii minaresinden;
İnsanları sefil,
Gap turlarına baktım Diyarbekir'imin adı yok
Turist gelmez olmuş memleketime.
Kimse halinden memnun değil.
Diyarbekir yoksul,
Diyarbekir yorgun
Kimse farkında değil.
Çok yük vurmuşlar sırtına,
Dayanılır gibi değil.
Gibime geliyor ''birgün yeter diyecek.''
Dedirtmeyin kurban olayım.
Dedirtmeyin yolunuza öleyim.
Ya bir de derse ne olur,
Kimse farkında değil,
Seman Köşkünden dicleye baktım akşam üstü
Dicle için için ağlıyor.
Konakların gölgesi vurmuş kırklar dağına
Kırklardağı o eski kırklardağı değil.
Diyarbakır yoksul,
Diyarbakır yorgun,
Diyarbakır bitkin,
Kimse farkında değil.
Ben Diyarbekir sevdalısı
Kadim bir dost ozanım
Yüreğim alev alev
Beynim zozan.
Birinin birine faydası yok.
Yüreğim yanıyor Diyarbekir'ime,
Beynim donuyor
Elimden birşey gelmiyor.
Diyarbekir yoksul,
Diyarbekir yorgun
Diyarbekir sahipsiz,
Kimse farkında değil.
İndim akşam üzeri dört yoldan Mardin Kapı'ya
Sordum çocuğu,teyzeye, emmiye,dayıya
Kimse halından memnun değil
Kepenklerin bir çoğu hergün açık değil.
Diyarbekir yoksul,
Diyarbekir yorgun
Diyarbekir kimsesiz
Kimse farkında değil.
Gelirken Antep'den Urfa'ya
O otobana hayran olmamak elde değil
Ya Urfa Diyarbekir arası yolu
Diğeriyle kıyaslamak mümkün değil.
Diyarbekir'ime layık görülenler kader değil.
Diyarbekir yoksul
Diyarbekir yorgun,
Diyarbekir çaresiz
Kimse farkında değil.
Atananlar, seçilmişler, yönetenler
Bu inat doğru değil.
Dicle'de çimenler yok, Hevsel'de dut kalmadı,
Gözlerde yaş dinmiyor.
Diyarbekir burnundan soluyor.
Diyarbekir yoksul
Diyarbekir yorgun,
Diyarbekir uykusuz
Kimse farkında değil.
RECEP YILMAZ