Bu Yazıyı Yazdır

"Sürekli konuşmak lazım"
Cengiz Aktar, akademinin fildişi kuleleriyle yetinmeyen, bilimsel formasyonunu toplumsal mücadelelerin alanına taşıyan, yeri geldiğinde aktivist olaran safını alan önemli bir akademisyen. Türkiye'nin önde gelen 1439 akademisyenin Barış İçin Akademisyenler grubunun öncülüğünde "bu suça ortak olmayacağız" şiarıyla savaş karşıtı bir bildiri açıkladığı gün Cengiz Aktar ile buluştum ve kendisiyle bu bildiriyi konuştum:     Siz Türkiye demokratikleşme sürecinde her zaman sesini yükseltmiş bir akademisyensiniz. Akademinin fildişi kulelerinde kalmadınız. Böyle yoğun bir gündemde söyleşi teklfimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. Barış İçin Akademisyenler girişimi nasıl oluştu? Vallahi, bu eski bir grup. Epeydir var yani, yeni değil. Bildiğim kadarıyla Boğaziçi Üniversitesi çıkışlı zaten. Bu sefer de öyle olmak istediler. Ve bir kampanya başlattılar. Kanaatimce çok önemli ve zamanlı bir kampanya. 1439 akademisyen, araştırmacının imzası var altında.  Giderek de artıyor zaten. 89 farklı üniversiteden, Türkiye'de, 89 üniversite az değil, Türkiye'de 160 civarında üniversite var, yarısından fazla yani, bu da önemli... Herhalde yurtdışından da üniversiteler var sizinle birlikte hareket eden. Tabii, tabii, yurtdışından da var ama esas tabii, yurtdışından, evet akademisyenler var ama esas yurtiçi ağırlıklı tabii, valla "biz bu suça ortak olmayacağız" çağrısıyla bugün, bugün pazartesi, 11 Ocak 2016 iki eş zamanlı toplantıyla açıklandı çağrı, İstanbul'da ve Ankara'da, şimdi bu, burada pek çok yani kamuoyunun kanıksadığı şeye dikkat çeken bir çağrı bu, bir kere sivil ölümler var, yani hayat hakkı ihlal ediliyor, sivillerin barınma hakkı ihlal ediliyor, bunlar İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin temel haklarından biri, yani insanın canı olmazsa, değil mi, bir en önemli hak, yaşam hakkı, hayat hakkı, bunlar ihlal ediliyor, sivillerin özellikle ve tekrar ediyorum, barınma hakkı. Şimdi bu sürgün ediliyorlar, yaşadıkları yerlerden kaçmak zorunda kalıyorlar, neredeyse nüfusun, oralardan oturan, Cizre, Silopi, Sur, Diyarbekir, orada oturanların yarısından fazlası oturdukları evleri terk etmiş durumdalar bugün itibarıyle. Ve kendi ülkelerinde mülteci haline geliyorlar bu insanlar. Hepsi Kürt tabii. Şimdi bu meselenin bir de bir uluslararası boyutu var. Nedir o? Şöyle: İki devlet arasında cereyan etmeyen, bir devletle devletdışı bir yapı arasında veya iki tane devletdışı arasında, bu da olur, iki devlet olmayan iki grup arasında da olur, çatışmalarda, silahlı çatışmalarda, sivilleri gözetmek gerekiyor. Bunu kayda geçirmiş bir uluslararası antlaşma var, Cenevre Sözleşmeleri dediğimiz 4 önemli Cenevre Sözleşmesi'nin, yani savaş hukuku ile alâkalı olan 4 Cenevre Sözleşmesi'nin dördüncüsü, 1949 tarihli, tamamen bununla alâkalı, "savaşta, yani devletler arasında veya bir devletle diğer devletdışı bir grup arasında veya iki devletdışı grup arasında cereyan eden savaşlarda sivilleri gözet" diyor. Şimdi bu çağrı bire bir bununla alâkalı değil ama böyle bir taahhütü var Türkiye'nin, Türkiye bu antlaşmayı, antlaşma önemli, anlaşma değil antlaşma, yani söz, bunu 1954 yılında imzalamış. Buna uymuyor. Bu çok önemli. Bir kere bunun altını çizmek gerekiyor. Çağrıda orada olup bitenleri yerinde izlemek üzere hem ulusal hem uluslararası üçüncü gözlere ihtiyaç olduğu vurgulanıyor. Bu da fevkalade önemli, çünkü Türkiye oraya yani hükümet, iktidar, Ankara oraya kimseyi sokmuyor. Yani oraya bir üçüncü göz giremiyor, ne olup bittiğini görmek, kayda geçirmek üzere. Akademisyenler, bu çağrının imzacıları da yani "biz hazırız oraya gidip orada bir gözlemde bulunmaya" diyorlar. Tabii yani bu Ankara'da "A, buyrun gelin" falan, böyle bir beklenti içine girmemek gerekiyor ama bu tabii Türkiye'de Kürt meselesinin geldiği yeri de bize anlatıyor aslında. O da şu: Artık bu mesele hakikaten bir üçüncü tarafın dahli olmadan kalıcı bir sonuca, bir silahların sustuğu ve barışın inşa edildiği bir evreye doğru gidemeyecek, yani illa ki bir üçüncü tarafa ihtiyaç var artık. Çözüm sürecinde de bu üçüncü göz meselesi gündeme gelmişti, değil mi Kürt Siyasi Hareketi bunu dile getiriyor, epeydir getiriyor, Abdullah Öcalan söyledi, herkes söylüyor artık, yani Kandil de söylüyor aynı şeyi, yani Türkiye, Ankara'daki irade bunu çözmeye, yani bu meseleyi ikili olarak, yani Kürtler'le Türkler olarak masaya oturup çözmeye ehil değil. Yani böyle bir irade de yok. Yani ne konuyu biliyor, yani barış inşaasını biliyor, ne barış nasıl inşaa edilir, onu biliyor, ne de niyeti var. Yani dolayısıyla burada bir illa ki yani "oturun şu masaya" diyecek bir üçüncü taraf gerekiyor. Çağrı bundan bire bir bahsetmiyor tabii ama müzakere masasının tekrar kurulması gerektiğini söylüyor ve orada üçüncü göz... Kurulur mu bu masa? Valla, savaşlar er ya da geç günün birinde biter, çünkü insanlar savaşmaktan ve birbirini öldürmekten yorulurlar. Benim teşhisim o ki, gözlemim o ki, daha Türkiye'de taraflar birbirini öldürmekten yorulmadı maalesef. Maalesef. Yani dolayısıyla bunun sonunu beklemek lazım. Ama kimi durumlarda taraflar yorulduklarını kendi kendilerine de idrak edemezler. Yani orada da bir üçüncü tarafın "Yahu bu, artık yoruldunuz, bırakın bu işi" diyebilmesi önemli, orada da şunu izah etmek gerekiyor taraflara: "Yapacağınız barışın bedeli savaşa devam etmenin bedelinden daha az olacak." Eğer bunu anlatabilirse üçüncü taraf diğer iki tarafa, tabii o zaman masaya doğru gidiliyor. Dünyanın her yerinde aşağı yukarı böyle oluyor. Ama Türkiye'de maalesef şimdi iktidarın yapmak istediği veya aklındaki işte bu Sri Lanka, Tamil modelinden bahsediliyor, orada akılları sıra yani yok ederek, oradaki hareketi yok ederek, kırarak bir barış inşaası veya barış, artık onun adı hiçbir şekilde barış olmaz tabii ama kendi bildikleri bir çözümü dayatmak haleti şuuriyesinde oldukları anlaşılıyor. Bu ham hayaldir. Bir kere aldıkları örnek doğru bir örnek değil çünkü Sri Lanka'da, eski Seylan adıyla, orada ortalık duruldu tabii ama kalıcı bir barış oldu mu, tabii ki olmadı, yani günün birinde gene patlar. Bir. İkincisi, orası bir ada, orada insanların kaçacak yeri yok. Yani gidecekleri yer yok. Adada ancak denize, teknelere binip Hindistan'a göçecekler. Burası öyle değil ki. Yani Türkiye'de Kürtler'in, yani Türkiye Kürdistanı'nın Doğusu'nda İran Kürdistanı var, Güneyi'nde Irak ve Suriye Kürdistanı var, dolayısıyla stratejik veriler, coğrafi veriler aynı değil. Yani o iş kolay kolay bitmez. Burada Einstein'ın bir lafı var, Einstein aptallığı şöyle tarif ediyor, diyor ki, meşhur Einstein, diyor ki, "aynı yöntemi uygulayıp farklı sonuçlar elde etmeye çalışmak bence aptallığın tarifidir" diyor, yani Türkiye Kürt meselesini dayakla, kötekle, sopayla, silahla, vurkırla senelerdir, on yıllardır çözmeye çalışıyor ve çözemedi. Eğer çözülebilseydi çözülürdü zaten, yani bugüne kadar, yani o kadar can gitti, o kadar masraf, o kadar para harcandı, olmadı, demek ki burada başka şey yapmak lazım ama maalesef öyle bir akıl yok, gene akıllar uçtu gitti ve şimdi bulunduğumuz yerde debelenip duruyoruz. Peki, biz yine Barış İçin Akademisyenler'e gelelim. Barış İçin Akademisyenler grubunun barış talebinin toplumsallaşması için işlevi ne olabilir? Valla, Türkiye'de artık herkes kendi mahallesine konuşuyor. Ben bugün  bu toplantıya gelmeden, bu görüşmeye gelmeden açtım baktım iktidar basını ne diyor diye, hakaret ediyorlar tabii, "sözde akademisyenler" diyor, işte "hain" diyor falan filan, dolayısıyla ama sonuç itibarıyle hocalar yani bu ülkenin geleceği olan gençleri eğiten insanlar, bunların yeri çok önemli, yani bu hassasiyet ülkede, Türkiye'nin Batısı'nda oluşturulabilirse ne âlâ. Maalesef Türkiye'nin Batısı Doğusu'nda olup bitene kör ve sağır, ne görüyor ne duyuyor veya ne görmek ne de duymak istiyor. Bu çağrı eğer öyle bir hassasiyet yaratabilirse ne mutlu bize tabii ki yani ama açıkçası çok da heyecanlanmamak lazım, Türkiye'nin Batısı çok duyarsız bu olup bitenlere, Türkiye'deki gelenek hâlâ milleti hakime yani milleti mahkumenin, bu durumda Kürtler'in esamesi okunmuyor yani kimsenin umuru değil ama işte bu çağrılardan bir tanesi,DSC_0112 bence çok önemli tabii, yani susmamak lazım, bu çağrının amacı da o. Bildiride "bu suça ortak olmayacağız" deniliyor Toplum bu savaşın suç ortağı haline nasıl getirildi, yani nasıl bu aşamaya geldi? Valla,kanıksama diye bir şey var yani kimsenin umuru değil orada ölenler, siviller, kadınlar, çocuklar, hatta iş öyle bir yere geldi ki yani artık televizyonda çıkıp "insanlar ölmesin, çocuklar ölmesin", insanlar bile değil, "çocuklar ölmesin" diyene soruşturma açıyor. Yani "insanlar ölmesin" diyene soruşturma açmak ne demek? "İnsanlar ölmesin" diyene soruşturma açmak "biz orada öldürmeye devam edeceğiz" demek bir kere. Yani "ölümler devam edecek, sen karışma" demek, dolayısıyla orada bir yani çok zor, çok katı, çok acımasız bir ruh halinden bahsediyoruz yani, Türkiye'nin Batısı'nda ve bu işi fiilen icra edenlerde. Peki, toplum nasıl bu aşamaya geldi, yani Batı'nın Doğu'dan habersizliği? Yeni değil ki, yeni değil ki canım, kimsenin umuru değil yani, Türkiye'nin Batısı hiçbir zaman Kürt meselesiyle doğru dürüst ilgilenmedi ki işte üç beş kişinin dışında, o da işte, onlar da akademisyenler yani, yani onlar, işte belli gruplar var, bir iki gazeteci var, ondan sonra bir iki işte öğretim üyesi var falan ama toplumun geneli bu, ülkenin Batısı'nın umuru değil. Bu tabii, bu tabii manevi kopuşu derinleştiriyor, yani Kürtler'le Türkler arasındaki yani o gönül bağını kopartıyor, giderek inceltiyor en azından, o bağı inceltiyor ve "inceldiği yerden kopsun"a doğru gidiyor iş. Çünkü manevi kopuş eninde sonunda maddi kopuşu getirir. Nedir o maddi kopuş? Kürtler'in çekip gitmesi demek. Böyle bir tehlike var yani. Size de bu açıklama nedeniyle bir soruşturma açılır mı? Ne bileyim. Korkmuyor musunuz daha doğrusu? Valla, yani işte yani Türkiye'de korka korka herkes buraya geldik zaten. Basın diye bir şey kalmadı, ağzını açanı işte ya soruşturma açılıyor ya bir şey yani bu metinde suç unsuru ne var, ben bilmiyorum yani ama artık iş öyle bir hale geldi ki yani "kaşının altında gözün var" deyip, evet yani 1439 kişiye nasıl soruşturma açacaklar o da merak konusu ama yani "olmaz olmaz" dememek lazım. Değil mi, "çocuklar ölmesin" diyene soruşturma açılıyorsa? Yani. Peki, sizce çözüm sürecine dönüş mümkün müdür? Ya, tabii, her zaman mümkün, tabii ama bu bir iradi konu yani irade meselesi, siyasi irade gerekiyor, şimdilik öyle bir şey yok ortada yani, rüya görmemek lazım yani, yok öyle bir şey, yok. Peki, nasıl dayatılır bu hükümete bu? Bence hükümetin öyle bir önceliği yok, hükümetin bir tane önceliği var, o da başkanlık sistemi, o kadar, Türkiye'nin yani hükümetin dolayısıyla Türkiye'nin önceliği başkanlık sistemi ve Tayyip Erdoğan'ın başkan olması nokta, geriye kalan her şey ikincil, tali yani önemsiz. Nasıl bir başkanlık sistemi? Tabii söylüyorlar zaten, adamlar söylüyor. İşte Burhan Kuzu'nun söylediklerine, İbrahim Kalın'ın söylediklerine, Tayyip Erdoğan'ın kendisinin söylediklerine bakmak lazım, yani hiçbir denge denetleme mekanizmasının olmadığı, Meclis'in başkan tarafından feshedilebileceği, yargının, yüksek yargının mensuplarının başkan tarafından atanacağı, dolayısıyla erkler, kuvvetler arasında ayrılık değil, kendisi de yürütmenin başı olacak tabii, kuvvetler arasında birliğin olacağı son derece otoriter hatta totaliter bir sistemden bahsediyor, o kadar, yani bir adam her şeyi, her kararı alacak demek işte. Barış güçlerinin bundan sonra ne yapması gerekiyor? Yani sürekli konuşmak lazım. Sürekli siyasete yani işin siyasi boyutunu vurgulamak lazım. Masaya davet etmek lazım. Siyasi tekliflerde bulunmak lazım. Bu özyönetim meselesini bütün Türkiye'ye anlatabilmek lazım. Bunları yapmaya devam etmek lazım. Yani konuşmanın serbest olduğu sürece ve konuşabildiğimiz kadar, onun dışında bu tarafta savaş sürüyor yani. Türkiye'deki üniverisiteler özyönetimi tartışmaya açtılar mı? Özyönetim, yani Türkiye'de pek bilinen bir konu değil bu, adem-i merkeziyetle alâkalı, adem-i merkeziyet eski bir tartışma aslında, yüz senelik bir tartışma ama hiç Türkiye'de ciddiye alınan, üstüne düşünülen falan bir tartışma değil yani, bunu Kürt Siyasi Hareketi dillendiriyor senelerdir, zaten sadece HDP, ondan önce BDP değil HAK-PAR, rahmetli Şerafettin Elçi, HAK-PAR federasyondan bahseder yani senelerdir, dolayısıyla sadece HDP'ye özgü bir talep de değil ama bu konuşulan bir şey değil. Ben geçen sene bir kitap yazdım İletişim Yayınları'nda "Ademi Merkeziyet El Kitabı" diye ve amaç da orada, küçücük bir kitaptır yani, 150 sayfa, bütün bu tartışmayı, işin tarihçesini ve ne yapılabileceğini anlatan bir kitapçıktır bu ve amaç da zeten yani Türkiye'nin geneline bu konuyu anlatabilmekti. İşte böyle. Son olarak barış adına bir şey söyler misiniz? Valla, yani barış adına değil de savaşın kazananı olmaz, yani savaşın kazananı olmaz, yani olan insanlara olur, doğaya olur, kente olur, kültüre olur, ahlâka olur, en fenası, ahlâka olur. Yani savaş insanları ahlâksızlaştırır. Yani Türkiye şimdi o aşamayı yaşıyor yani vurdumduymazlık, bu kulakların tıkanması, gözlerin kör olması falan, işte bu ahlâksızlaşma sürecini anlatıyor bize, savaş böyle bir şey, hiçbir ahlâki değerin kalmadığı, hiçbir hukuki değerin kalmadığı, insanoğlunun en pahalı, en pahalı faaliyeti yani, en bedelli faaliyetidir savaş yani. Allah herkese aklı fikir versin.     Cengiz Aktar kimdir?   Galatasaray Lisesi'ni bitirdikten sonra Sorbonne Üniversitesi'nde eğitimine devam etti. İktisat alanında doktora yaptı. Bahçeşehir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesidir. Türkiye'de Avrupa Birliği üzerine kitaplar ve makaleler yayınladı. 1989 ve 1994 seneleri arasında Birleşmiş Milletler'in çalışmalarının için yer aldı ve Avrupa Birliği’nin göç ve iltica politikaları konusunda biçimlenen hükümetlerarası danışma kurulunun ikinci başkanı olarak görevlerde bulundu. 1994 ve 1999 seneleri arasında ise Birleşmiş Milletler'in Slovenya Temsilciliği görevini üstlendi. Kısa bir süre Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde dersler verdi. Taraf Gazetesinde köşe yazarlığı yaptı.  

Bu Yazıyı Yazdır