Profesör Erol Katırcoğlu, Türkiye'nin en önemli iktisatçılarından biri. Ama onun çalışmaları akademi ile sınırlı değil. Katırcıoğlu, siyasetin de içinde ve Türkiye'nin en önemli meselesi Kürt sorununda sözünü sakınmadan söylüyor. Radikal ve Taraf gazetelerinden sonra şimdi Özgür Gündem'de köşe yazıları yazan Erol Katırcıoğlu, geçen hafta yayımlanan ve çok ses getiren akademisyenler bildirisinin de imzacılarından.
Erol Katırcıoğlu ile buluştum ve kendisine gündeme dair sorular sordum:
Hocam, bu yoğun gündeminizde bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Bu ara akademisyenler her zamankinden yoğun.
Ben teşekkür ederim.
Akademisyenler bildirisi çok gürültü kopardı. Sizce Cumhurbaşkanı ve hükümet bu bildiriye neden bu kadar öfkelendi?
Bu konuda spekülasyonlar yapmak mümkün. Bence mesela şöyle şeyler söylenebilir, şimdi Doğu'da bir savaş hali var, Kürt illerinde ve genel olarak Batı'dan ses çıkmadığına dair bir kanaat gelişti. Biraz da böyle gibi görünüyor hakikaten ve bu bildiri ve bildirinin yarattığı etki aslında Batı'nın bu olaylara duyarsız kalmadığını gösterdi. Tayyip Erdoğan'ın bundan rahatsız olması zaten kaçınılmazdı ve rahatsızlığını en uç noktada yani "cezalandırılmaları lazım" diyen bir yerden bir cümle kurarak olayı gündeme getirmiş oldu. Aslında doğrusunu isterseniz, onların politikaları açısından da çok akıllıca bir şey olmadığı kanaatindeyim, çünkü sonuç olarak burada bir tür muhalefetin akademisyenler arasından çıkmakta olduğunu gösteriyor. Bir ikincisi de, bu tamamen spekülatif bir şey, şimdi Türkiye'de darbe dönemlerinde olan önemli hadiselerden bir tanesi öğrenci hareketleridir. Hep böyle olmuştur üniversiteler. 1960 zaten üniversite hocalarının önayak olduğu bir darbeydi. Yani 80'de de üniversite, işte 1402'likler oldu falan filan. Dolayısıyla burada hükümetin bir rahatsızlığı olmuş olabilir, yani bu üniversiteden başlayan itiraz seslerinin başka yerlerde de karşılığını bulma ihtimali onları tedirgin etmiş olabilir. Anladığım kadarıyla iki şey yani, tabii belki asıl şöyle bir şey söylemek lazım, bugünkü yazımda ona değindim. (19 Ocak 2016 tarihli Özgür Gündem Gazetesi), Tayyip Erdoğan ve arkadaşları medeniyetçi bir mücadele ortaya koyuyorlar, yani bir İslam medeniyeti üzerinden siyaset kurguluyorlar, zaten her cümlesinde bizim medeniyetimiz yani İslam medeniyeti derken esasında kastettiği şey biraz Batı karşıtı bir perspektif. Yani şöyle demek istiyorlar, "özgürlük falan filan iyi de yani Batı buna karışmasın, bu bizim işimiz, biz kendi içimizde hallederiz" anlamına gelen başka konularda da benzer şeyler gösteriyorlar ama bu çok Batı karşıtlığı prim yapıyor kendi açısından baktığımızda çünkü Türkiye'nin damarlarında bir batı karşıtlığı vardır . Cumhuriyetin kuruluşunu zaten hani Batı'nın Osmanlı'yı devirmesi sonrasında oluşmuş olan ve Batı'ya karşı mücadele ile kazanılmış olan bir cumhuriyet olduğu için bu rahatsızlık var. Ben yani çok genelde Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının İslam medeniyeti çerçevesinde kurguladıkları hedeflerinin daha doğrusu hedeflerine aykırı geldiği için bir tepki göstermek ihtiyacı hissettiler ama demin de söylediğim gibi bu hakikaten bir olağanüstü duruma işaret etme ihtimali, potansiyeli olan bir şey olarak algılamış olabilirler. Tıpkı 60'da, 70'de, 80'de olduğu gibi.
Darbeden mi korkuyorlar?
Yani bir darbe havası çıkar mı diye rahatsız olmuş olabilirler, ondandır diye düşünüyorum. Yoksa o kadar kıyamet koparılacak bir şey yok ortada. Ben bir vatandaş olarak, Kürt sorunu ile ilgili olarak, yani daha doğrusu Doğu'da ortaya çıkan ölümlerle ilgili olarak belli bir duyarlılığım var. Bunu sadece Kürt çocuklarının ölmesi anlamında söylemiyorum, orada işte bir sürü şeyler ölüyor, polis ölüyor, asker ölüyor. Bunlar da bizim ülkenin çocukları. Şimdi ben buna itiraz ediyor ve bu itirazı devlete yöneltiyorsam bunda şey ne? Diyorlar ki "niye PKK'ya bir cümle söylemiyorsunuz?" "Kardeşim bizim muhatabımız PKK değil ki. PKK'nın şiddeti varsa aslında bu devletin şiddetinin bir türevi olarak ortaya çıkmış durumda. Yani esasında Türkiye'nin şunu konuşması lazım; PKK niye var, Kürtler niye bir isyan halindeler? Bu soruyu sorduğumuz zaman, o zaman, bir zamanlar cumhurbaşkanımız sayın Tayyip Erdoğan'ın aslında çeşitli vesilelerle söylediği ve Kürt sorununu eski devletin yarattığı yani vesayet devletinin yarattığı bir sorundu. Asimilasyon politikaları sonucu, yani bunları Tayyip Erdoğan söyledi. "E kardeşim o zaman bizim demek ki muhatabımız devlet", yani bu kadar açık. O zaman biz devlete ve hükümete tabii ki yüklenmek ve ona hesap sormak durumundayız vatandaş olarak. Dolayısıyla yani burada bir algı yönetimi var, Tayyip Erdoğan ve arkadaşları ikide bir işte "PKK terör örgütü müdür" yok işte" devlet şey yapar mı, katliam yapar mı". Yapmaz olur mu? Yapmadı mı zaten yani. Dersim isyanından tutun bütün Kürt isyanlarına bakın. Solculara yapılanlara bakın bu ülkede. Devlet yapmadı mı? 17 yaşındaki çocuğun yaşını büyütüp asmadılar mı? Koca başbakanı asmadılar mı, Menderes'i? Dolayısıyla devlet yapar mı, devlet yapar kardeşim.
"Yapar" deyince devlet çok sert karşılık veriyor değil mi?
Evet. Yani oturup Cumhurbaşkanı ile oturup konuşsak buna ne cevap verebilir ki? Kendisi içinden geldi. Kendisini hapse koyan kimdi? Devlet değil miydi?
Zaten geçmişte de kendisi sık sık dile getiriyordu bu sorunu, Kürt sorununu.
Tabii. Kürt sorununu konuşurken "Kürt realitesi vardır" diyen Demirel'den sonra, işte Kürtler!e büyük haksızlık yapıldığını sonra onları asimile etmeye yönelik baskı yapıldığını, dillerini rahat konuşamadıklarını, bunları Tayyip Erdoğan kendisi söyledi. Niye TRT Şeş'i açtı ki? Yani madem sorun yoktuysa o zaman açmasaydı. Demek ki o zaman Kürt sorununun esasında bir vesayetçi devletin yarattığı bir sorun olduğunu kabul ediyordu ama şimdi vazgeçmiş gözüküyor.
Bu imzanızla birçok kesimden destek aldınız. Gazetecilerden, işte edebiyatçılardan, sinemacılardan. Burada barış cephesi genişler mi? Bu açıdan bakılabilir mi?
Ben şunu söylüyorum, yani geçenlerdeki bir televizyon programında da söylemiştim. Sanmayın ki yani Doğu'dan gelen bir eleştiriye olacak. Batı'dan ses çıkmıyor diye. Öyle değil, Batı belki sokaklara dökülmedi ama Bat'nın sokaklara dökülmesini de Doğu'daki gibi beklememek lazım. Burası başka bir yer çünkü. Büyükşehirleri kastederek söylüyorum, çünkü insanların bir hayat mücadelesi var, o hayat mücadelesinde yapabilecekleri sınırlı hareket alanları var, bunları görmek lazım. Çok şey talep etmemek lazım. Ama şunu söyleyebilirim; Batı büyük bir vicdan azabı içine girdi, bu olanları içine sindirmedi bence, o bakımdan bizim bildirimiz bu duyguyu ortaya çıkaran bir bildiri oldu ve hemen zaten arkasından toplumun muhalif kesimleri diyelim, Batı'da yaşayan insanları akademisyenlere sahip çıkma ihtiyacı hissetti, dolayısıyla da bu duyguları açığa çıkardı. Bu burada kalmaz, daha da genişler diye düşünüyorum. Yani Tayyip Erdoğan ve arkadaşları esasında yanlış bir iş yapıyorlar, kendi açılarından baktığımızda da. Yani bunu deşmekle burada tamamen vicdani kanaatleri üzerinden katılmış insanları PKK'ya destek olarak yorumlayarak çok milliyetçi bir yerden yani ''ya sev ya terket'' anlamına gelecek bir tavrı benimsemiş olması da ayrıca üzücü. Yani bu parti daha uzun süre Türkiye'yi yönetemez gibi geliyor bana, bütün çoğunluğu almış olmasına rağmen. Bu kadar çatışmacı bir iklimi yönetmek çok kolay değil bence.
Tayyip Erdoğan'ın yanısıra bir de Başbakan'ın söyledikleri var. ''İmzalarınızı çekin, bu bir ihanettir'' vs. Başbakan'ın söylediklerini nasıl yorumluyorsunuz?
Başbakan'ın, özellikle Başbakan'ın yani kendi de bir akademisyen. Böyle konuşması çok şey yani. Ben orada başka tür bir keder ve üzüntü hissediyorum çünkü Başbakan şunu diyebilmeliydi. Demeye çalışıyor esasında ama başka konularda, yani bu metinin bazı kelimeleri falan tartışılabilir tabii. Yani bu tek kişinin elinden çıkmıyor ki, yani bir sürü insan bir sürü şey söylüyor, bir şey çıkıyor. Ama en fazla onun bilmesi lazım ki akademisyenlerin imzaları esasında üniversitede kendi meslekleriyle, kendi mesleklerinde başarılarıyla, o titrları doçent olmuş, profesör olmuş insanlar, toplumun düşünce insanlarıdır ve onların herhangi bir konuda bu türden tepkiler göstermesi de Batı demokrasilerinde normal karşılanması gereken, yani şu şöyle bir şey değil, yani orada açık açık mesela PKK'yi öven bir cümle olsa diyeceksin ki, "ya kardeşim bunlar savaş halinde, şimdi olmaz" falan diyeceksin. Öyle de değil esasında baktığımızda. Yani hiçbir tarafından tutar bir tarafı yok. Zorlama bir yorumla, yani şöyle bir şey oluyor, "ya bizdensin ya onlardansın". "Ya bize karşısınız, devlete karşısınız, hükümete karşısınız ya da onlara karşısınız." Böyle bir şey yok yani, ben niye çekeyim ki imza mı? Öyle bir şey yapmayacağım.
Peki siz akademisyensiniz. Tabii partilerin çalışmalarını, ilkelerini biliyorsunuz. HDP sizce barış taleplerini yeteri kadar taşıyor mu ve ne yapması lazım?
Valla ben şöyle düşünüyorum, Türkiye'nin bütün entellektüel gelişmişliğine rağmen yalnız bir adam, Abdullah Öcalan hapishane koşullarında Türkiye'ye bence sadece Kürtler'e değil tabii, Türkiye'ye ve Ortadoğu'ya önemli bir perspektif getirdi. Biz bunu kendi içimizde Türkiyelileşmek olarak ifade ettik. Esasında Türkiyelileşmekten kastettiği şey bir anlamda bu kimliklerin hakim olduğu siyaset ortamlarında, kimlikleri aşan bir siyasetin, demokrasi siyasetinin ne kadar önemli olduğunu bize anlattı. Doğrusunu isterseniz ben Öcalan'ın bu söylediklerine benzer fikirleri olan bir insanım. Dünya'da birçok insan da var böyle düşünen zaten. Yani kimliklerin varolduğu demokrasiler, yani kimlik siyaseti yapılan siyaset ortamlarında çatışmacı bir iklimin kaçınılmazlığını hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla da bu çatışmaları önleyen çünkü çatışma demek toplumun enerjisinin yok olması demek, ama bunun aksine mesela Türkler ile Kürtler'in birbirleriyle kapışmasıyla kaybolan enerjiyi ortak davranmakla daha yükseltmesi mümkün ve bir anlamda Abdullah Öcalan'ın söylediği şey, yani farklı kimliklerimiz, farklı gruplarımız var ama bunları bir noktada bir demokrasi siyasetinde birleştirmemiz mümkündür. Yine birbirimize muhalefet edebiliriz ama birbirimizi düşman görerek değil birbirimizi rakip görerek bir anlamda görebiliriz. Bu fikirler esasında özellikle sol siyasette bir zamandan beri çokça konuşulan radikal demokrasi dediğimiz bir çizgi. Ben de doğrusunu isterseniz Türkiye'nin böyle bir perspektiften siyasetini çözebilirse hakikaten önemli bir aşama kaydeder demokrasi. Ama HDP de zaten böyle başladı, HDP böyle bir amaç için kuruldu fakat benim gördüğüm kadarıyla sorunuzun hemen cevabı olmuş olsun, özellikle 7 Haziran sonrası savaş ortamı HDP'yi de Kürt kimliğine doğru daha fazla yakınlaştırdı, ya da tersten söylersek o Türkiyelileşmek perspektifini biraz zayıflattı gibi algılıyorum ama benim konuştuğum HDP'li siyasetçilerin önemli bir kısmı bu gelişmeden memnun değiller, yani Türkiyelileşme projesinin daha doğru proje olduğunda hemfikirler. Bu ne kadar baskın doğrusu bu şeyde gözükecek...
Kongre'de. Yeni bir kongre var.
Evet kongrede görülecek. Kongre. Ya Türkiye'nin muhalefeti, muhalefet partisi olacak, esasında bu Türkiye'nin siyasi ortamı bunu talep ediyor, CHP'nin kongresine bakarsanız neden talep ettiğini görürsünüz. Son derece renksiz, ruhsuz bir kongre oldu çünkü söyleyecekleri bir şey yok topluma. Ya şunu diyemediler; "yahu Kürtler bizim arkadaşlarımız, bizim vatandaşlarımız, biz Kürtlere sahip çıkıyoruz, bu meselede onlarla birlikteyiz" deyip de mesela Diyarbakır'a, Şırnak'a, oraya buraya gidemediler yani. Gittilerse işte birkaç kişiyi gönderdiler. Halbuki burada özgürlüklerin tümüne sahip çıkması lazım, tıpkı HDP'nin yaptığı gibi esasında.
Kürtçe barış pankartı asıldı, indirdiler.
Ha evet evet, tabii. Çünkü kendi içlerinde ya ben temelde şöyle bir cümle söyleyeyim, ne zamandan beri bunu işliyorum yazılarımda, aslında Türkiye'de 90 yıllık Türkiye'yi yöneten, kendilerine laik, modern diyen kesim, CHP'ye oy veren kesimlerin aslında azınlık olduğunun dahi farkında olmayan bir kesim. Hem inanılmaz bir insan malzemesi var, çok zengin bir insan malzemesi var ama bir türlü şunu anlamıyorlar, yahu siz azınlıksınız kardeşim, çoğunluk gibi görünmenizin sebebi askerlerdir, askerler gitti biz başbaşa kaldık toplumla. Kim var bu toplumda? İslamcılar var, Kürtler var, bir de siz varsınız ama siz her zaman azınlıktasınız ve demokrasi sandık olduğuna göre bu şu demektir bence, en kalabalık kimlik olan İslami kimlik bu ülkede her zmaan iktidara gelecek demektir ve en büyük parti olacak demektir bu. Bunu görmeleri lazım. Yüzde 25'e sıkışmışlıklarını böyle bir mantıkla aşmaları lazım. Ne gezer, orada öyle bir şey yok, onun için HDP bence bu açığı doldurmak üzere kendine laik diyen, modern diyen hatta bence islami kesimlerin de partisi olmalı, olabilmeli. Yani bunun için her türlü potansiyeli var bence ve şöyle bir imaj yaratmamalı, sadece Kürt sorunuyla uğraşan bir partiymiş gibi bir imaj yaratmamalı. Her konuda, her ezilenin yanında olduğunu, her mağdurun yanında olduğunu göasteren bir yerden bir siyaset kurgulamalı bence. Bunu becerebilirse HDP geleceği çok parlak bir demokrasi inşaa edebilir gibi geliyor bana.
Biraz hükümeti de konuşalım. Hükümetin ülkeyi yönetme tarzı toplumu nasıl etkiliyor?
Valla hükümet şunu anlamıyor, anlamamakta da ısrar ediyor. Hükümet değil sadece, AK Parti anlamıyor bence, dünya değişti. Bu temsili demokrasiler artık işlevini yitirdi. Partilerin böyle temsilcileri aracılığıyla toplumun kendini yönetmesi komik bir şey haline geldi. İnsanlar kendi hayatlarını etkileyen kararlara katılmak istiyorlar. Bu kadar basit. Yani siz eğer buraya bir kaldırım yapacaksanız bana sormanız gerekiyor demiyorum ama bir köprü yapacaksanız bana sormanız lazım, o kaynak kullanım kararına benim de dahil olmam lazım, anlatabiliyor muyum? Yani şunu anlamıyorlar, "biz hükümetiz her şeyi yaparız" gibi geliyor. Öyle değil. İnsanlar çünkü her şeyi yapmanız için oy vermiyorlar size, yani "yönetin ama benim hayatımı etkileyecek kararlarda benim dahlimi tekrar arayın" diyor modern toplumlar. Yani bunun için bunu anlamıyorlar, bunu anlamadıkalarına dair çok anekdotum var ama alnatmayayım ama şunu söyleyebilirim, bir kere hükümetin temel perspektifi değişik, yani ben diyorum ki mesela bir taşvik mi verilecek, verebilir, bir devlet teşvik verebilir ama "kardeşim teşviğin verileceği sektörleri sen belirleyemezsin, yani sadece sen belirleyemezsin". Sektörlerin işadamları var, sektörlerin işçileri var, sektörlerde tüketiciler de var. B"unların görüşlerini de bir şekilde alarak sen eğer bu teşvik sistemini kurgulayacaksan amenna", toplumun içine sinen bir şey olur o zaman. "Ya bunlar bana bile sordular, bu çok önemli bir şey". Yani sorması da gerekmiyor, benim bir zamaanlar Kadir Topbaş ile bir tartışmam vardı, bu Dubai Towers ile ilgili, işte bir Dubai Towers yapacağız diye çıktı ortaya, ben de o günlerde Taraf'ta yazıyordum ve yahut Radikal'de hatırlamıyorum, yazdım, ya bana sordunuz mu diye. Sonra bir vesile ile karşılaştık Kadir Bey ile bir sohbet esnasında bunu söyledim kendisine, "Kadir Bey" dedim, "bunu" dedim, "İstanbul halkının yüzde 60'ının hayatını etkileyecek olduğu söylenen olumsuz anlamda, bu towersın ya da kulelerin yapılması konusunda topluma sormanız lazımdı" dedim. O da bana dedi ki; "ya nasıl soracaktım" dedi. "Valla" dedim "ben siyasetçi değilim, siz siyasetçisiniz, onun cevabını siz bulacaksınız ama bana sorarsanız şöyle bir cevap vereyim öyle bir şey yapacaksınız ki herhangi bir vatandaş İstanbul'daki şunu hissedecek, 'bunu bana bile sordu, helal olsun be', diyecek. Bunu nasıl sağlarsınız bu sizin meseleniz". Bu tartışmadan birkaç ay sonra bu şehir hatları vapuruna karar verilirken bir şekilde topluma sormak zorunda hissetti internet siteleri şunlar bunlarla. Böyle şeyler yaptı. Bunlar bence yeni dünyanın trendleri, dünya böyle bir demokraşiye geldi ve Türkiye halkının da bu demokrasiye layık olmayan bir halk olduğunu söylemek mümkün değil. Dolayısıyla da böyle bir yerden bir siyaseti kurgulamak lazım, ben düşünüyorum ki, yani hükümet bu şeyin çok uzağında bence. "Biz yaptık" diyor. "3. köprüyü yaptık, havaalanı yaptık". "Yahu kardeşim yaptın ama kimle konuştun, ne yaptın?" O meşhur bir şey var ya Çatalca'dan geçecek...
Kanal İstanbul.
Kanal İstanbul. Ya bir adamın oturup şu an "buradan bir şey geçse iyi olur", "yahu kardeşim ben de İzmit körfezini Karadeniz'e bağlamak projesi düşünüyorum mesela", değil mi hani. Oradan Sakarya'dan kolay da bir de biliyor musun? Ben bakmışım yani. Sakarya nehirine bağla şeyi, İzmit körfezini, hem de tertemiz olur İzmit körfezi aynı zamanda, hem Karadeniz'e çıkış yaparsın sanayi bölgesinden. Ya bu benim kararımla olur mu? Karadeniz yoluna kim karar verdi? Mesut Yılmaz ve arkadaşları verdi, eh ne oldu şimdi? Yani o Karadeniz yolu her kış bozuluyor, yani onun ötesinde ordaki bütün insani ve tarımsal bütün şeyleri bozmuş vaziyette sistemleri.
Son olarak tekrar çözüm meselesine dönersek, çözüme dönersek, çözüm masasına dönmek için ne yapmak lazım? Ne yapılmalı? Her iki kesim için de.
Bir kere Türkiye Cumhuriyeti devleti garip bir devlet bir tarafıyla. Şimdi size bir örnek vereyim; son zamanlarda sıkça bir yerlerde anlatmaya çalışıyorum, şimdi Filipinler'de bir olay yaşanıyor. Şimdi Filipinler'de buradaki Kürtlerin durumuna benzer biçimde Müslümanlar var. Burada da aşağı yukarı işte on milyon, orada da beş milyon bir Müslüman kalabalığı var, fakat bu insanlar başka bir hayat yaşamak istiyorlar, Filipinlilerden. Bir zamanlar ayrılıkçı olarak Moro gerillaları, Moro Halk Cephesi diye bir şey kuruyorlar ve bu hareket uzun yıllar yani şöyle söyleyeyim, 65 bin ölü var bu olayda, bizden de fazla yani. Bizden de uzun bir zamanı kapsıyor çünkü, 1960'larda başlamış. Şimdi iş öyle bir yere geldi ki bundan 5-6 yıl önce, emin değilim, neyse, Moro gerillaları dediler ki, bir eyalet istiyorlar, Kürtler de dilini istiyor. Şimdi Moro gerillaları deiler ki, "biz ayrılıkçılıktan vazgeçtik, birlikte yaşamaktan yanayız ama şu şu koşullarımız var" dediler ve bir konuşma zemini oluşturdular ve bu bir yasa hazırlığına dönüştü, yeni bir anayasa hazırlığına dönüştü ve bu 2016 yılı içinde de karar verecekler, kongrede şu anda, kongre karar verecek. Ben hem oraya gittim hem bu yazdıkları metinleri yakınlarda okudum, yani şu böyle bir anlayışa evrilmiş durumda, iki taraf da bu meseleyi çözmek istiyorlar 2016'da. Fakat oradaki ayrılıklar çok daha fazla, bir kere din farkı var, burada din farkımız da yok esasında. Ama asıl söylemek istediğim şey şu; bu çözüm sürecinde dört tane ülke var bu işi koordine eden, bunlardan bir tanesi Japonya, bir tanesi İngiltere, bir tanesi Suudi Arabistan, diğeri Türkiye. Türkiye Cumhuriyeti devleti Filipinler'de Moro gerillaları, Müslüman gerillalarla yani silahlı şey ben gittim gördüm, onların dağları yok ama ormanlarda silahlı ordu var yani. Bu tartuışmalarda Türkiye Cumhuriyet devletinin hatta Dışişleri bakanlığının bizzatihi Davutoğlu bu sürecin. Geçenlerde törensel bir şey yaptılar, bir deneme yaptılar silah bırakmakla ilgili, silahları teslim ettikleri insan bir Türk. Yani orada görevli Birleşmiş Milletler tarafında, pardon bu değil, temas grubundan. Şimdi diyeceğim şu, Türkiye Cumhuriyeti devleti neyin ne olduğunu bilmiyor olanaz. Dolayısıyla bu meselenin sadece Kürtlerle kendi aralarında bir din kardeşliği üzerinden yapılan konuşmalarla gerçekleşmesi mmükün değil, dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti devletinin şuraya gelmesi lazım, Kürtler'in bir talebi var bunu karşılamak lazım. Dünyanın hiçbir yerinde şöyle olmaz, "siz silahları bırakın gidin", eee, "geri kalan işler şeye kalsın". Zaten o zaman mücadeleye başlamazdı yani. Dünyada bunun örneği yok yani. Doğal olarak bu tartışma şöyle gelişmeli, Oslo bir örnekti becerilemedi, niçin becerilemediğini bilmiyorum ama bu çözüm süreci diye yürüttüğü süreç de AKP'nin yürüttüğü süreç, sonra kapattı bu süreci, bunu ayrıca da tartışmak lazım, sorunuza gelecek olursak bir kere hükümetin böyle bir noktaya gelmesi lazım bir. PKK'nın da Abdullah Öcalan'ın 2013 mesajında olduğu gibi dünyaya barışçıl bir yerden bakması en azından Türkiye'ye, Türkiye ile ilişkisine barışçıl bir yönden bakması lazım. Çünkü burası herhangi bir başka ülke değil, yani burası Kürtlerin de memleketi, dolayısıyla da Kürtlerle Türkler barış içinde yaşamak istiyorlar, zaten çözüm sürecinin de aldığı destek de ordan kaynaklanmıştı, hatta ve hatta HDP'nin aldığı oylar da ordan kaynaklanmıştı.
Evet, evet.
İnsanlar artık Türklerle Kürtler'in barış içinde yaşamasını istiyorlar. Tabii bu söylediklerim şu son olaylara kadar, son olaylar neyi ne kadar değiştirir bilemiyorum, umarım inşallah önemli bir gönül kırgınlığı yaratmamıştır. Tekrardan masaya oturma hamlesi tabii ki devletten gelmesi lazım. Benim kanaatim budur çünkü sorunun yaratılmasında, yani Kürt halkının taleplerinin bastırılmasında, devlet yapmıştır bunu uzun yıllar ve dolayısıyla da devletin bu yaptığı hatayı düzeltmesi lazım. Nasıl düzeltmesi lazım? Bunu onlarla konuşmanın ortamını hazırlayarak bunu yapması lazımdı. Yani dolayısıyla da burada özellikle sorunun büyük ölçüde devletin sorunu olduğu kanaatiyle söylüyorum, devletin önce bunu düzeltmesi lazımdır. PKK'nın da bu çerçevede adım atması lazımdır, yani Kürt halkının da çoğunun talebi olan bir biçimde barışçıl bir adım atmalıdır diye düşünüyorum.
Çok teşekkür ederim.
Estağfurullah.