Öncelikle bizi misafir ettiğiniz için evinizde, teşekkür ederiz. Sizi tanıyoruz ama bir de okurlarımız için kendinizi tanıtır mısınız?
Tabii, 1973 Diyarbakır doğumluyum. Yaşamının yüksek çoğunluğunu Diyarbakır’da geçirdim. Diyarbakır’da uzun yıllar ticaretle uğraşan biriyim; yaklaşık 15 yıldır da şu anda temsilcisi olduğum kurumda sivil toplum gönüllüsü olarak çalışmalarımı devam ettiriyorum. 2012 Haziran’ından beridir Diyarbakır Sanayici İş İnsanları Derneği’nin yönetim kurulu başkanlığını yapıyorum.
Diyarbakır’ın ekonomisinden bahsedelim. Çatışma sürecinin öncesi ve sonrasını anlatır mısınız?
Çatışma sürecinin öncesi tabi, bu çözüm sürecine başlamadan önceki 6 aylık dönem çok önemli. Tabii, 2012 Temmuz ayında Türkiye’de teşvik politikaları anlamında çok önemli değişiklik oldu. Teşvik politikaları baktığımızda mevcut işletmeler açısından sıkıntı yaratsa da bizim gibi kalkınmada geri kalmış yöreler açısından önemli ibareler. Bu açıdan 2012’nin yedinci ayında Türkiye aslında teşvik politikalarının oluşturulduğu en önemli döneme girdi ki, aslında 6. Bölge konumlanmasında yer alan kentimizde özellikle emek yoğun sektörlerin faydalanabileceği bir düzenekti. Ama maalesef ki bu konuda hazırlık değildik.
Hangi meslek grupları vardı?
Meslek gruplarından önce şunu söyleyeyim; eğer siz bir teşvik politikası izliyorsanız bunun alt yapısını yapmak zorundasınız. Sanayi alt yapısının olmadığı bir yerde istediğiniz kadar teşvikler üretmeye çalışın, bunun bir karşılığının olmadığı Diyarbakır’da ortadadır.
1990’nın başında Diyarbakır’da bir organize sanayi bölgesi kurulmaya çalışılıyor, 94’te resmiyete geçiyor, 96 yılında bölgenin tarım bölgesi olması nedeniyle özellik çır çır fabrikası fabrikalarından oluşan yapılar oluşmaya başlıyor. O günden bugüne geldiğimizde alt yapısı tamamlanmamış, bu kadar nüfusun için çok yetersiz durum vardı. Kentteki işveren örgütleri olarak öncelikle burada gerçek bir organize sanayiinin yapılması için mücadele verdik, çünkü elimizde bir fırsat vardı ve bunu kullanmak için buna hız verme arzusundaydık. O dönem yerel bürokrasi bu anlamda ciddi bir destek verdi. Aslında 2014’te bundan faydalanabilecek bir alt yapıya doğru da getirdik.
Sorduğunuz soruya gelince... Sektör anlamında, gerçekten faydalanılabilecek, bölgeye hizmet edebilecek en önemli sektör tekstil sektörü. Tekstil sektörü yoğun istihdamı içinde barındırdığı için teşvik sistemi de istihdamın üzerindeki o ağır yükü bir anlamda kaldırıyordu. Bu anlamda dünyadaki o ağır ucuzu işçilik konusunda rekabet edilen bölgelere karşı bir şekilde kaymağı oluşturdu. İnsanların Çin’de ve Hindistan’da fason üretimi yaptırmak yerine, destekle beraber bu bölgelerdeüretim gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Diyarbakır ekonomisi açısından Tekstil ve konfeksiyon dediğimiz organizasyonlar çok küçük paylar... Ağırlıklı olarak sanayiyi oluşturan sektörler, doğal kaynaklar dediğimiz doğal taş ve mermer sektörüdür. Zaten önceden de sektördü en büyük üretimi yapan firmalarımız da bu alanda konumlanmıştır. Ki bunlar Türkiye’de de azımsanmayacak bir konumdadır. Türkiye’nin ilk üçünde beşinde olan firmalarımız var. İşin olumlu bir tarafı da ihracat yapabilme niteliği içerisinde bu firmalarımız... Teşvik sistemiyle birlikte farklı sektörler oluşsa da kentin ekonomik anlamdaki lokomotif sektörü doğal taş ve mermer üreticiliğidir.
Yer altı kaynakları da zaten buna uygun...
Kesinlik kesinlikle... Zaten bölgesel anlamda zengin kaynakları var. Bunlar doğru bir planlama ile yapılmamasına rağmen bu bölgede sanayii var, diyebiliyorsak bu, birkaç tane ana sektörün oluşumuyla gerçekleşiyor.
Diyarbakır halkının ekonomik anlamda beklentisi nedir?
Tabii her halk kalkınma konusundaki arzusunu ortaya koymak zorundadır. Kalkınma insanlara mutluluk getirir. Refahın getirdiği ortam insanların yaşam şekillerini daha doğru ortaya koymasını sağlar. Diyarbakır’da ekonomik anlamda yoğunluklu sürdürülebilir bir hayat, bu konjonktürde oluşmadı. Hep böyle molalarla beraber gerek içinde geçtiğimiz çözüm süreci gibi, işte eylemsizliklerle beraber bir takım gelişmelerin olduğu dönemlerde, Diyarbakır ekonomisi koşar adım gitti ama siyasi istikrarsızlık nedeniyle donuk hale getirildiği ortamların hala içerisindeyiz. Şehir 2000’den sonra başka bir yapılanmaya doğru gitti. Bu, kendi içerisinde yatay bir büyümeyle oldu, dışarıdan bir destekle olmadı. Başta bir şehir kuruldu şehrin batısına bakan bölümde.Dicle kent gibi bir oluşum oldu ki, Türkiye’de şehircilik anlamında gerçekten istisna yapılardan bir tanesidir. Bunlar hep bu kentin insanlarının kendi özverisiyle gelişen olaylar oldu. O açıdan kentteki insanlar ekonomik yaşamın doğru bir düzleme gelmesi için mücadele veriyorlar. Ama maalesef siyasi koşullar buna çok elverişli değil, hele ki şu günkü koşullarda...
Biraz da çözüm sürecini konuşalım. Çözüm sürecine dönüş nasıl mümkün olabilir?
Çözüm sürecine dönüş... Aslında Türkiye bunu başardı. 2,5 yıllık, evet ayakları çok yere basan bir ortam olmamasına rağmen bir diyalog, bir müzakerenin koşullarını oluşturdular. Bu deneyimi kullanabilecek aktörler de var. Ancak gerek 7 Haziran gerekse Rojava’daki gelişmelere baktığımızda, bir şekilde şu anki iktidarın bunların oluşmasını istemediğini görüyoruzburadan baktığımız pencereden. Çözüm sürecine gitmek aslında Türkiye’nin bütün yurttaşları için bir menfaat, bir doğru düzlemdir. Bundan bir şekilde geri durmak halklar adına temsiliyeti olanların doğru yapmadığı bir davranış şeklidir. Ölümlerin durması, doğru yaşamın tesis edilmesi; temsil gücü olan insanların bundan imtina etmesi, üzerinde çok tartışılacak bir iş. Emin ki çözüm süreci ve müzakerenin doğru bir şekilde sürmesi sadece Türkiye’yi değil, Ortadoğu’daki bütün organizmayı etkileyebilecek, bundan etkilenecek halkların yaşamlarını daha doğru bir yere getirebilecek bir olgu olabilir. Türkiye’nin bunda baş aktör olmaması için bir sebep yok. Türkiye’nin bundan geri durmasını küçük küçük iktidar kavgalarının getirdiği sonuçlar olarak görüyoruz. Nihayetinde çözüm süreci ya da ismine ne denilirse denilsin, bir şekilde yaşam hakkına saygı duyulan bir ortam oluşturacağı için bunun içinde olmalılar. Zaten siyaset kurumu da bunun için vardır. Ama yaklaşık bir yılı aşkın bir süredir bu kanallar maalesef kapalı. Şu aşamada da açılacağıyla ilgili elimizde çok somut veriler yok. İşte, geçenlerde kayyumun geri çekilmesi bir parça umut olarak gözükse de, işte Barzani’nin, Amerika başkan vekilinin ziyaretleri en azından Kürt halkı açısından buraya doğru bir gidişat olabilir tarzında okunsa dason birkaç gündür Rojava’daki hareketlilik, orada askeri düzeneğinoluşması bu düşüncelerimizi ortadan kalırdı tekrar.
Peki, çözüm süreciyle ilgili sivil toplum kuruluşlarının buradaki rolü nedir? Neler yapmalılar, siz ne yapıyorsunuz?
Çözüm süreci konusunda özellikle Kürtleri temsil eden arkadaşların eksik bıraktığı bir taraf vardı, bunu birçok kez ortaya koyduk.
Nedir o?
Çözüm süreci içerisinde muhataplıkları varken, gerek süreçler gerekse gidişat konusunda istişare yapmayı kendilerince gerekli görmediler. Sivil toplumla; çözüm sürecinin geldiği, diyalogların oluştuğu zemini hiçbir zaman paylaşma gereği duymadılar. Bu bizler açısından, hani toplumun geneli açısından sakat bir iştir. Burada aslında çok deneyimli bir sivil toplum örgütlenmesi var.
DTK gibi bir yapı var...
DTK’nın dışında da , 90’lardan sonra Kürtler bu işleri bir parça daha özgürlük alanları genişleyerek yapar konuma geldikten sonra sayıları gerçekten yüzlerin üzerinde olan, halkına sorumluluk duyan,günlük çalışmasını net ortaya koyan yapılar var. Bunlardan faydalanmak,bunlarla istişare etmekten uzak durmaları yanlıştır. Bunu söyledik ve bu söylemlerimiz şu aşamada aslında kendini de ortaya koyuyor; bu eleştiriyi kabul ediyorlar. Onun dışında çözüm sürecine dönebilmenin koşullarını tekrardan yaratması gereken belki iki taraf da olabilir ama en çok Kürtlerin bu işe ihtiyacı var. Bu açıdan Kürtler adına siyaset yapan kurumların akıllarını gerçekten çok iyi kullanmaları gerekir. Şu an, 15 Temmuz’dan sonra oluşan iklimde, bu kadar deneyimli siyasi kadroların aslında daha üst seviyede yapabilecekleri işler var. Hareketin siyasi kanallarının önünü açan, onların çalışmalarını destekleyici –ki son günlerde hep dillendiriliyor, bunlar sevindirici emareler-, söylemden ve yazılı basınla paylaşımdan öteye geçip bir şekilde bu çıkışların altını doldurabilecek politikalar izlenmesi gerekir diye düşünüyorum. Ben PKK’ye silah bırak demeyi gerçekçi de bulmuyorum ama en azından bu koşulların oluşması için eylemsizliğe dönüşün özellikle HDP açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ki, HDP’nin Türkiye’de daha büyük bir potansiyele sıçrayabilecek bir parti olduğunu, onunla rekabet eden bütün kurumlar çok net olarak görüyorlar. Bu açıdan HDP’nin elini kuvvetlendirebilecek en önemli argüman bugün ülke içerisinde bu kaotik yapının ortaya çıkan figürünün PKK olmamasıdır. Bu anlamda bu kanalı açık tutabilirse çok kısa bir süre içerisinde iktidarın -ne kadar yönlenmek istemez istemesin- Kürtlerin hak ve özgürlükleri konusunda adım atmaktan başka çaresinin olacağını düşünmüyorum. Belki biraz uzun sürecektir, belki bu yapıyla bu kadar milliyetçiliğin üst seviyede olduğu bir toplumda bazı şeyleri dikte etmek çok kolay olmayacaktır ama en azından gençlerimizi, insanlarımızı kaybetmeden bir düzenek oluşturabiliriz, diye düşünüyorum.
Sivil toplumun bu konudaki rolü üzerine konuşalım, onlar ne yapabilir?
Kürtler homojen bir yapı içerisinde değiller, siyaseten de baktığımız zaman bu çok net olarak görülebiliyor. Kürtlerin siyaset merkezi Diyarbakır ama burada yüzde 30’un üzerinde AKP’nin oyu var, yüzde 10’lara yakın diğer partilerin oyları var. İnsanların homojen yapı içerisinde bulunmasını beklemek gibi bir düşünce içerisinde değiliz ama sivil toplum bütün bu olanlara rağmen başka bir inisiyatif alabilir. Özellikle uluslararası kuruluşlarla, birbiriyle istişare halindeki kuruluşlarla yoğun diplomasi yapabilirler. Aslında son dönemlerde çok uzak duruyor Kürt sivil toplum örgütleri. OHAL ve onun getirdiği güvenlikçi önlemler bir şekilde insanları böylesi bir adım atmaktan geri tutuyor ama bunları aşacağız muhakkak ki. Bu ortamdan çıkmamız lazım. hemHDD’yi hem iktidar partisini hem de oluşabilecek düzenek açısından uluslararası kuruluşları hareket geçirmek aslında sivil toplumun asli görevlerinden bir tanesidir. Hareketliliği bu yönde yapması lazım. Bunun dışında her kesimle konuşup düzeneği doğru bir şekilde anlatabilecek insanlar var. Bunu bir yıldır söylüyoruz; bugün içinde bulunduğumuz koşullar sürdürülebilir koşullar değil. Yine de aynısını tekrarlamakta fayda var; hiç kimse açısından sürdürülebilir koşullar değil. Bu açıdan sivil toplumun basınç yapma görevini daha üst seviyeye çıkartması lazım. DTK’nın özellikle son birkaç yıl içiresinde bir durağanlığı var. Bu sivil toplumu olumlu mu olumsuz mu etkiliyor, tartışılacak bir konu. Buradaki sivil toplum aslında DTK’nın içerisindeki hareketliliğe ihtiyacı olmadan da birçok şeyi becerebilir. Bu açıdan DKT’nın da kendi içerisinde bir parça reorganizasyona girmesi gerektiğini düşünüyorum. ÇünküKürtlerin koşulları değişiyor, ülkenin içerisindeki koşullar değişiyor. Bu koşullar içerisinde daha pratik hareket edebilecek yapılara ihtiyaç var. Bence bunu dikkate almaları lazım ki, sivil toplum önünde daha geniş bir hareket alanı bulsun.
Biraz da HDP’yi konuşalım, sizce HDP ne yapmalıdır?
HDP aslında görünür ortamda, 27-30 Haziran sonrasında hareketlendi ve bir şekilde o günkü oluşan hendeklerle ilgili mücadelesini de verdi. Maalesef ki ana akım medyada ve ulusal kanallarda bunlar çok görünür hali gelmedi. Türkiye’de farklı kesimlerden oy verenlerin bunu görebilme imkânının da olmadığını düşünüyorum. HDP, siyasetini yoğunluk olarak tüm farklılar üzerine yapması ve bugünkü koşulların Türkiye’nin hiçbir ferdi için menfaat sağlamadığını ortaya koyacak politikalar üretmesi lazım. Sadece CHP ile değil, bugün meclis dışındakalmışbirçok siyasi yapılanma var, onlarla da yapılması gerekenleri gösterecek bir organizasyon ortaya koyabilir. Ki öncelikle başlamasıgereken nokta Kürt coğrafyası... HDP dışında kalan siyasi partileri dışlamadan, onları da dinleyen bir pozisyona gelmeli. Oradan yarattığı akımla Türkiye’nin çok farklı kesimleriyle, bugünkü iktidarın Türkiye’yi felakete götürülebileceğini anlatan politikaları oluşturması lazım. Burada baktığınızda en uyumlu çalışabileceği aktör CHP olarak görünüyor. CHP ile Kürt illerinde bunun çalışmalarını halka gösterebilir. Bu demek değildir ki, CHP ile bir ittifak kuruluyor. Toplumunmenfaatleri doğrultusunda herkesle çalışması gerektiğini düşünüyorum. Bu nitelikte kadroları da var, bir şekilde kendilerini kenarda tutan insanların var olduklarını da görüyoruz; onların da hareketlenmesi ve parti içerisinde ciddi bir disiplinle bu hareketliliği ortaya koymaları lazım. Başka da çare yok. Çünkü Kürt toplumu ekonomik anlamda çok güçlü bir toplum değil. Kürtler bir şekilde gerçekten duygularını ve akıllarını kullanmak zorundalar. Bunu da ciddi bir liderlik organizasyonu içinde yapabilirler. Bu açıdan bu aklı ve duyguyu kullanabilecek lokal liderlere, bunları yönlendirebilecek bir ortak havuz içinde hareketlendirebilecek insanlara ihtiyacı var. Bunlar da ellerinde var. Ayrıca kenarda duranları bir şekilde sistemin içerisine dahil etmesi lazım. HDP aslında çok geniş tabana yayılabilir, hareket alanını genişletmeli ve hızını artırmalı, diye düşünüyorum. Durkalk’lar, halka zarar veriyor. Evet, bizler açısından bunları konuşmak kolay belki. Ama onların da görevi bu... Bu halk onları bu koşullaryarataması içinde oraya gönderdi.
Siz bir iş adamızsınız, yöneticisiniz, aynı zamanda belli bir siyasi tavrınız var; düşüncelerinizisöylüyorsunuz. Eşiniz de bir yazar, gazeteci ve sert eleştiriler de yapıyor zaman zaman. Daha doğrusu ne ise buradaki olay, onları anlatıyor. Siz hayatınızda bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz Nurcan Baysal’la?
Nurcan kendi başına bir şahsiyet. O açıdan o eğitimde, bu duygu içerisinde olan bir şahsiyete sırf işveren statüsünde olduğumuz için - karşılıklı etkilenmemizle birlikte- fren yaptırmak doğru değil ve bu, halka da hizmet etmeyecek bir olay. O yüzden birbirimize hiç müdahale etmiyoruz. Böyle bir yöntem belirliyoruz. Evet, inanılmaz sıkıntı yaşıyorum (Gülüyor...). Özellikle devlet tarafıyla çok temas içerisindeyim ama Nurcan’ın böyle kalması bu halk için önemli diye düşünüyorum; bir parça da kendimiz göğüslüyoruz onları...
Son olarak şunu sormak isterim; Diyarbakır’dasın, Diyarbakırlı bir derneğin başkanısın... Suriçi’ndeki yıkım için bir projeniz var mı? Ne düşünüyorsunuz?
Gerek sivil toplum örgütleri gerek yerel yönetimleri Sur’daki şuanki yıkımın tamiratını yapabilecek kapasitede değiller ekonomik anlamda. Ama başka şeyler yapılabilir; bir platformumuz vardı hemen 21 Mart’ta Bakanlar Kurulu’nda çıkan bu kamulaştırma kararının akabinde. Biz yıkılan, yakılanları bir kenara koyup bu kentin, bu bölgenin iyileştirilmesi konusunda bir karşıtlığımızın olmadığını görüyoruz. Merkezi bütçeden - ki bu bütün halkın bütçesi- buranın halkının faydalanması gerektiğini düşünüyoruz ki bu, yerel yönetimlerimizle de hem fikir olduğumuz bir konu... Ama beraber yapabilmenin koşulları oluştuğunda bunu yapmak doğru olur, diye defalarca söyledik Hatta yetkililer geldiği zaman bunlar billboardlara kadar çıkarıldı. Ama bundan uzak duruyorlar. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Ankara’dan planlamalarıyla Sur’u bizim dışımızda bir Sur olarak yaratmaya çalışıyor ki, bu biraz orijinle oynamaya çalışmaktır. Diyarbakır halkı bunu kabul etmez. Bizim halk olarak yapabileceklerimiz aslında Sur bölgesine daha fazla sahip çıkmaktır. Bunu da yapabilmek için birkaç kez denenen kampanyalar oluşturuldu, herkes Sur’daki esnafa,Sur’daki yaşayanlara yardım etsinler, diye... Bunlar tutmadı. Yerel yönetimlerin önderliğinde bu iş topyekûn olarak konumlanmalı. Çünkü Diyarbakıraçısından bugün yaşanılanlar tarihe şöyle geçecek “Binlerce yıldır yaşayan bir bölgeye 2015 ve 2016’nın başında yaşayan Diyarbakırlıların sahip çıkmadıkları için o kültürü kesintiye uğratırlar.” Şöyle tehlikeli şeyler görüyorum; orada çok deneyimli esnaflar var, yıkımın olmadığı bölgelerine transfer ettiler kendilerini işyerleriyle beraber. Bu insansızlaşma açısından çok büyük bir handikaptır; bunu engellememiz lazım. Tabi biz, orada kazanmadıkları halde diğer bölgelere gitmeyin deme hakkı hukuk içinde değiliz. Ama onları da orada tutabilmenin de koşullarını yaratmamız lazım. Diyarbakır halkı topyekûn, uzun süreli bir kampanya ile Sur’daki bütün hayatı canlandırmak zorundadır. Bu Diyarbakırlıların asli görevidir. Bunu yapabilmenin koşulları var mı şu aşamada? Birkaç defa dillendirdik; yerel yönetimlerimiz gündemlerine aldıklarını söylüyorlar ama özellikle darbe sonrası yaşananlar, bütün programları öteledi. Umut ediyorum, bu bayramdan sonra daha hareketlenir hale gelir. Ki Sur bütün dünyaya lazım... Onu ayakta tutmak hepimizin görevidir, diye düşünüyorum.
Peki, Diyarbakır halkına bir çağrınız olacak mı?
Diyarbakır halkına çağrımız şu; biz birlik ve beraberlik içinde olmadığımız sürece hangi koşullar oluşursa oluşsun, bizim gibi topluluklar zarar görmeye devam eder. O açıdan aynı düşünmesek de, tüm kesimler aynı siyasal düşüncede olmasa da ortak menfaatimiz bu coğrafyanın birlik ve beraberlik içinde kalmasıdır. Bu dönemler hepimizin birbirine sahip çıkması, kimsenin ötekileştirilmemesi gereken zamanlardır. OHAL dönemini çok yaşayan bir kentiz, bunun bizleri nerelere götürebileceğini çok iyi hesaplayabiliriz. Birbirini küçük menfaatler uğruna iktidara jurnallemek bu kente büyük bir hakarettir. Bu açıdankentin topyekûn, menfaatlerinin buluştuğu bir tabloda ortaklaşması herhalde en önemli çağrı olacaktır ki, bunu bütün sorumluluk sahibi insanların yapması gerekir, diye düşünüyorum.
Çok teşekkür ederim.