Bu Yazıyı Yazdır

HER İNSANIN BEKÇİSİ VİCDANIDIR
  Pulitzer ödüllü “Bülbülü Öldürmek” yayınlandığı dönemde büyük bir ilgiyle okunmuştu. Türkiye’de de kült yapıtlardan biri oldu. Adalet kavramının somutlaştığı isim olan Atticus Finch ve çocuklarının yaşadığı kasabayla tüm dünyaya mesajlar vardı bu romanda.   Bu roman yayınlandıktan sonra yazar Harper Lee uzunca bir süre hiçbir şey yazmıyor ve hiçbir yerde konuşmuyor nedense. Ve ilk romandan elli beş yıl sonra Bülbülü Öldürmek romanının devamı niteliğinde ‘Tespih Ağacının Gölgesinde’ adlı roman yayınlanıyor.   Kitapta, “Bülbülü Öldürmek”in önemli karakteri Jean-Louise “Scout” Finch, 20 yıl sonra New York’tan çocukluğunun geçtiği kasabaya, babası Atticus Finch’in yanına döner. Çocukluğunda eşitlik, doğruluk ve adalet kavramlarıyla kişiliğinin yapı taşlarını oluşturan babası Atticus’un hayal kırıklığı yaratan değişimi, 26 yaşında genç bir kadın olan Scout’u derinden etkiler. 26 yaşına kadar baba ağacının gölgesinde yetişen ve babasının vicdanına yapışmış bir vicdanla yaşayan Scout’un yüzleşmesi ve Atticus’un değişimi üzerinden kurgulanan roman, bir ağacın üzerindeki yaraları, yer yer çürümüşlüğü ve kendini korumak adına geliştirdiği savunma mekanizmalarını ırkçılık üzerinden anlatıyor.   Scout’un yuvaya dönüşünde yaşadığı hayal kırıklığını en iyi anlatan cümlelerden biri de, "Tarih, zaman kadar keskin bir biçimde kendini tekrarlıyor ve insanın insan olduğu ne kadar kesinse, şurası da o kadar kesin: İnsanoğlunun ders çıkarmak için bakacağı son yer tarihtir.'' Babasını tanrısal bir noktaya taşımış olan Scout’un ırkçı konuşmaların ortasında gördüğü babasıyla çatışması ve acı biçimde yüzleşmesi romanın en etkili bölümlerinden sayılabilir.   Romanda geriye dönüşler çok olsa da Scout’un yaşadığı kasabada siyah ve beyazlar arasındaki çatışmanın azalmasına rağmen siyahların nüfus olarak artmasıyla ırkçı yaklaşımların tekrar ortaya çıktığı, en demokrat olanların da elitist bir tavır sergilemeleri Scout’un yaşadığı en büyük kırılmadır.   Babasıyla yaptığı bir tartışmada babasına siyahiler için şöyle der; “onların insan olduklarını yadsıyorsun, onlara umudu yasaklıyorsun. Bu dünyadaki her insan, kafası, kolları, bacakları olan her birey yüreğinde umuduyla doğar. Bunu Anayasa’da bulamazsın.” Scout, babasının iyi bir avukat olmasına rağmen sadece yasalar doğrultusunda başarılı olduğunu ama insanı yok saydığını düşünür bunları söylerken. Ve çocukluğunun babasının onu kandırdığını ve soyut bir adalete inandığını düşünürken karşısına şu cümle çıkar, “Geriye bakıp, düne, on yıl önceye bakıp o günkü halimizi görmek her zaman daha kolaydır. Zor olan, şu anki bizi görmektir. Bu beceriyi edinebilirsen, yuvarlanıp gidersin.”   Scout’un amcası Doktor Finch ile yaptığı bir konuşmada amcanın şöyle bir değerlendirmesi vardır; “Hiç aklına gelmedi mi-bunca zamandır bir yerlerde bu mealde hiçbir titreşim almadın mı? Bu yörenin ayrı bir ulus olduğuna dair? Politik ilişkileri ne olursa olsun, kendi halkına sahip bir ulusun bir başka ulus içinde var olması? Oldukça paradoksal, tehlike sinyalleri veren haksızlıklarla dolu, ama gecede ateş böcekleri gibi yanıp sönen özel, mahrem bir onura sahip binlerce kişi… Billur berraklığında tek bir nedende birleşen, böylesine farklı nedenlerle girilen başka hiçbir savaş yoktur. Onlar kimliklerini korumak için savaştılar. Siyasi kimliklerini, bireysel kimliklerini… Tüm bu tartışmalar Scout’un çelişkilerini ve hayal kırıklıklarını önlemese de Scout’un içe dönmesini ve babasını anlamasını sağlar. Ve roman, babasının Scout’la gurur duymasıyla sona erer. Herkes için önemli çıkarımlar bulunabilecek romanda amca Finch’in “ Her insanın adası, Jean Louise, her insanın bekçisi vicdanıdır. Kolektif bilinç diye bir şey yoktur.” Sözü her daim yanı başımızda…

Bu Yazıyı Yazdır