Kani Beko, hayatının büyük bölümü sınıf mücadelesiyle geçmiş bir insan. Sırasıyla Karşıyaka Kültür Dayanışma Dernek Başkanlığı, DİSK Tekstil Sendikası'nda ve Belediye-İş Sendikası’nda baş temsilcilik yapmış. İzmir 4. Bölge Şube Sekreterliği, Bölge Şube Başkanlığı'nın ardından DİSK Ege Bölge Temsilcisi olan Kani Beko, 2004’te Genel-İş Genel Sekreteri oldu. Kani Beko 7 Nisan 2013’te DİSK Başkanı seçildi.
Kani Beko ile Emek ve Demokrasi için Güçbirliği'nin barış mitinginin ardından buluştum ve barışı ve emek mücadelesinin durumunu sordum:
Barış, işçi sınıfı ve onun örgütleri için ne ifade ediyor?
Yaşadığımız coğrafyada yıllardır savaşlara, katliamlara tanığız. Milyonlarca insanın yoksullaştığını, sayısız insanın yerinden yurdundan koptuğunu, kimliğinden, dilinden, milliyetinden, mezhebinden ve düşüncesinden dolayı baskı gördüğünü biliyoruz. Etnik ve dini farklılıklar körüklenerek halklar birbirine düşman ediliyor, insanların gelecekleri ve bir arada yaşama umutları yok ediliyor. Milyarlarca insan temel haklarından mahrumken, temiz içme suyu bulamazken, milyarlarca insan doktor ve öğretmen, hastane ve okul bulamazken, hükümetler ve uluslararası kurumlar savaşları devam ettirmeyi, emekçilerin maaşlarında kesinti yapmayı, sosyal hakları törpülemeyi tercih etmekte ve baskı koşullarını durdurmak yerine onlardan nasıl kâr edebileceklerini düşünüyor.
Savaş, bütün bunların tartışılmasını engelliyor, değil mi? Savaş dönemlerinde emek mücadelesinde zorlanılıyor bunun sonucu olarak.
Neoliberal kapitalist düzen ve onun destekçisi emperyalist güçler için savaş, halkları, işçi sınıfını birbirine düşürerek bölüp parçalamanın, demokratik hakları askıya almanın, sermayeye kaynak aktarmanın, kısacası bu düzeni devam ettirmenin, bir yolu olarak değerlendiriyor. Çünkü sömürü ve baskı düzeni ancak savaşlar ile sağlanabilir. Son dönemde Meclis'ten çıkan yasalara dikkat ediniz; Özel İstihdam Büroları, Zorunlu Bireysel Emeklilik ve Varlık FonuYasaları, normal şartlar altında kabul ettirilebilecek düzenlemeler değil. Bunların uygulanması için ülke çapında bir savaş hali olması gerekir. Yeri gelir, adı OHAL olur, yeri gelir şehit cenazesi olur, yeri gelir patlayan bir bomba olur. Tüm bunlar, bu düzenin çarkının dönmesini sağlıyor. Sermaye için "savaş" bu denli hayati iken, bu savaşın faturasının her zaman işçiler tarafından ödendiğini görüyoruz. İşçilerin omuzlarına yüklenen sadece savaşın mali yükü değil, aynı zamanda bu savaşta yitirdiğimiz insanların tabutlarıdır. Tabutlar sadece yoksulların evine gelmekte, sadece yoksul analar ağlamaktadır.
Evet, savaşın bir de sınıfsal temeli bulunuyor, değil mi?
Kaldı ki, savaşın tek boyutlu olarak düşünülmesi de mümkün değildir. Bugün işçilere dönük bir savaş açılmıştır. Her yıl yaklaşık 1700 işçi, iş cinayetlerinde hayatını kaybetmektedir. Bu savaş değil de nedir? Bugünlerde, işçi sınıfının yüz yıllık kazanımı olan kıdem tazminatına el uzatmanın hazırlıklarını yapıyorlar. Seçimlerden önce taşeron işçilere kadro vaat edenler, bugün mevcut iş güvencelerini ortadan kaldırıyorlar. Geçtiğimiz günlerde Meclis'ten geçen Varlık Fonu Yasası'yla işçinin cebindeki son kuruşa göz diktiklerini ilan ettiler. Bu yasa ile, işçiler için kullanılması gereken İşsizlik Fonu'nu yağmalayarak inşaat şirketlerini ve finans tekellerini beslemenin planlarını yapıyorlar. İşçilerin parasıyla, örneğin Kanal İstanbul gibi akıl dışı projeleri finanse etmenin yollarını arıyorlar. Tüm bunlar göstermektedir ki, bugün işçi sınıfına bir savaş açılmıştır. Bu yüzden emeğin barışa, barışın da emeğe ihtiyacı vardır. Barış ancak emekle gelir, işçilerin birliğiyle gelir.
Savaş süreci emek mücadelesini nasıl etkiledi?
Savaşın daimi ve çok boyutlu olduğu bir süreçten geçiyoruz. Savaşın bir yanı kurşunlar, bombalar iken; diğer yanı ekmeğimizin küçülmesi, emeğin haklarının tamamen ortadan kaldırılması, demokrasi ve özgürlüklerin bitirilmesi, insan haklarının ve hukukun hiçe sayılması, çevrenin, doğanın tahrip edilmesidir. Diğer yandan, emperyalist güçler tarafından kışkırtılan Suriye’deki etnik-mezhepsel ayrımlara dayanan iç savaşa Türkiye’yi yönetenlerin taraf olması maalesef ateşi ülkemize taşımıştır. “Ortadoğu iç savaşlarla, etnik ve dini boğazlaşmalarla kaosa sürüklenirken, Türkiye bu kaosun parçası olmasın” diyenlere kulak verilmemiştir. Bunun sonucu ülkemizde art arda patlayan bombalar ve yakın tarihimizde tanık olmadığımız ölçüde büyük katliamlar olmuştur. Silahlar konuştukça kadınlar, gençler, çocuklar, yoksullar ve emekçiler başta olmak üzere bütün insanlık ağır bir sarsıntı yaşamakta, işsizlik, yoksulluk, açlık, acı ve gözyaşı artmaktadır. Savaşla birlikte dozu iyice arttırılan ve bugün OHAL uygulamalarıyla gündeme gelen bir baskı rejiminden bahsetmek mümkündür. Bu baskı rejimi, en küçük bir hak arama talebine karşı dizginsizce saldırmakta, tüm toplum çapında bir korku iklimi tesis etmek istemektedir. İşverenler, OHAL ortamından kendilerine fırsat çıkarıp işçileri işten atmakta; kurulan direniş çadırları ise yine OHAL bahanesiyle polisin saldırısına uğramaktadır. Bu yüzden açıktır ki, işçi sınıfı, emeğin mücadelesini verirken barış talebini dışarıda bırakamaz.
Kürt sorunu işçilerin fabrikalardaki birliğini nasıl etkiliyor?
İşyerlerinde yan yana çalışarak hayatı birlikte yaratan emekçiler, sömürüden arınmış bir toplumu ve dünyayı da ancak birlikte kurabilirler. Ancak açıkçası işyerlerinde olsun, ülke düzeyinde olsun işçileri birbirine düşürmek için çatışmalar, ayrılıklar kışkırtılmaktadır. İşçilerin etnik köken, mezhep gibi meselelerle bölünmesi, parçalanması patronlara daha kolay sömürü imkanı sunmaktadır. İşçiler işçilere düşman edilirse işçi sınıfı içi rekabet şiddetlenir ve bundan asla işçiler kazanmaz. Bu nedenle ülkemizdeki bu temel sorunun çatışmayla, savaşla çözümsüzlüğe mahkum edilmesi en fazla patronların işine yarıyor. İşçi düşmanı yasalar çıkarken işçilerin birlik olması engelleniyor. Tam da bu nedenle sorunun diyalogla çözülmesi, saldırıların, çatışmaların, ölümlerin durdurulması işçi sınıfının çıkarınadır.
Sendikalar ve emek örgütleri Kürt sorununun çözümü için ne yapabilir?
İşçi sınıfı olarak özlemimiz, kimliği, kültürü, dili, dini, mezhebi, görüşü ne olursa olsun, üzerinde eşit haklara sahip yurttaşlar olarak barış içinde yaşayacağımız bir Türkiye'dir. Bizler bilmekteyiz ki, işçilerin göz renkleri ne olursa olsun gözyaşları aynıdır. Toplumda acıların, gözyaşlarının ayrıştırılmaya çalışıldığı bir dönemde emek örgütlerinin birleştirici, kardeşliği geliştirici bir misyon üstlenmesi gerektiği açıktır. İşçi sınıfı acıya pasaport sormaz. Biz acıları mezhebe göre, ırka göre ayırmayız. Anaların ağıtları hangi dilde yakılırsa yakılsın bizim ağıtımızdır. Doğudan batıya, kuzeyden güneye bu ülkedeki işçileri bir araya getirecek olan bu mücadelemizidir. İşçilerin kol kola, omuz omuza, hakları için mücadele etmesi, bu mücadele içinde birbiriyle tanışması, beraber katıldıkları eğitimler, etkinlikler önyargıları da kırmaktadır. İşte bu nedenle biz diyoruz ki barış yürek ister, akıl ister ancak en fazla da emek ister. Bunun dışında ülkemizin Kürt sorunu da dahil en temel sorunlarının konuşarak, tartışarak, diyalogla çözülmesi için diğer demokrasi güçleriyle, meslek örgütleriyle, demokratik kitle örgütleriyle beraber çabalarımıza tabii ki devam edeceğiz. Sorunun, şiddetle, terörle, çatışmayla çözülemeyeceği son 30 yıllık yakın tarihimize bakılarak dahi görülmektedir. Özlemle beklediğimiz, kalıcı bir toplumsal barış ve kardeşlik, bir arada insanca yaşayacağımız bir ülke, kanın ve şiddetin olduğu yerde sağlanamamaktadır.Türkiye’de bir iç savaş ortamına sürüklenme tehlikesi taşıyan provokasyonlar, kimden gelirse gelsin, sadece acıyı, kanı ve gözyaşını artırmaktadır. Akan kanın ve gözyaşının durması acil bir meseledir. Emek ve Demokrasi İçin Güçbirliği olarak 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle gerçekleştirdiğimiz etkinliklerle görüş ve düşüncelerimizi anlattık, diyalog için çağrıda bulunduk. Tabii ki bu etkinliklerimizin artması, bu çağrılarımızın daha da yüksek sesle dile getirilmesi gerekiyor.
OHAL döneminde nasıl bir mücadele çizgisi izliyorsunuz?
29-30 Temmuz’da toplanan DİSK Genişletilmiş Başkanlar Kurulu olarak, darbe girişimini lanetlerken, parlamentoyu işlevsizleştiren, demokrasinin “olağan” işleyişinden daha da uzaklaştıran Olağanüstü Hal rejiminden de en acil biçimde çıkılması gerektiğini sonuç bildirgemizde ifade etmiştik. Bize göre askeri darbelerin panzehiri kalıcılaşmış bir olağanüstü hal düzeni veya sivil otoriter rejim arayışı değil gerçek bir demokrasidir, hukuk devletidir, güçler ayrılığı ilkesinin eskisinden de sağlam biçimde yeniden kurulmasıdır, parlamenter demokrasinin güçlendirilmesidir, örgütlenme ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasıdır, toplumun örgütlenerek demokrasinin halkın örgütlü gücüyle desteklenmesidir, meydanların halkın tüm kesimlerine açılmasıdır. Bu noktada mümkün olduğunca diğer emek ve demokrasi güçleriyle beraber meydanlarda, toplantılarda, etkinliklerde bu düşüncelerimizi ifade ediyoruz. Öte yandan az önce de dile getirdiğim gibi OHAL bahanesi ile sendikal faaliyetlerin engellenme girişimlerine karşı, örgütümüzü haklarımız konusunda bilinçlendirmeyi hedefleyen çalışmalar yapıyoruz. İnsan hakları ve sendikal hakların olağanüstü hal altında sınırlanamayacağını, olağanüstü halin hukuk dışı uygulamalarına karşı hakkımızı-hukukumuzu anlatan paneller, söyleşiler düzenledik, düzenlemeye devam edeceğiz. Bu konuda sendika yöneticilerinden, işyeri temsilcilerine ve işçilere kadar geniş bir kesimi bilinçlendiren yayınlar çıkarma çalışmalarımız da sürüyor.
Pazar günkü Barış Mitingi'ni nasıl değerlendiriyorsunuz?
1 Eylül Dünya Barış Günü, Emek ve Demokrasi İçin Güçbirliği’nin Türkiye’nin dört bir yanında ilk kez meydanlara, sokağa indiği bir gün oldu. Olağanüstü koşullar altında, böylesi bir araya geliş ve meydanlarda kol kola omuz omuza olmak elbette ki önemli. Ancak mitinge bir saat kala iptal edilen Ankara mitingi örneğinde olduğu gibi, bu bir araya gelişlerin bir şekilde engellenmeye çalışıldığını da hep beraber gördük. 1 Eylül’ü bir “başlangıç” olarak görüyor, “mücadeleye devam” diyorum.
İşçi sınıfının en önemli meselesi günümüzde nedir?
İşçi sınıfının elbette çok ağır sorunları var. Her biri birbirinden önemli ve yakıcı konular bunlar. 29-30 Temmuz'da toplanan DİSK Genişletilmiş Başkanlar Kurulu'nda kararını aldığımız "İşçilerin 3 Acil Talebi Var" kampanyamızla bu sorunların bir kısmına temas ettik. Taşeron işçilere kayıtsız şartsız kadro istediğimiz, kıdem tazminatımıza dokunma dediğimiz ve zorunlu bireysel emekliliği reddettiğimiz kampanyamız, işçi sınıfının en acil sorunlarını gözler önüne seriyor. Bunun yanında, iş cinayetleri artarak devam ediyor. Temmuz ayı istatistikleriyle birlikte 2016 yılının ilk 7 ayında katledilen işçi sayısı 1049'dur. Bu rakam yaklaşık 4 Soma katliamı demektir. Bu kadar çok arkadaşımızı kaybetmemizin en önemli sebebi, taşeron sistemidir. DİSK Araştırma Dairesi'nin Sendikalaşma ve Toplu İş Sözleşmesi Raporu'na baktığımızda, mevcut işçilerin sadece %11,5'inin sendikalı olduğunu ve onların da büyük kısmının toplu sözleşmeden yararlanamadığını görüyoruz. 12 Eylül'ün getirdiği yasakların halen uygulandığı 2016'nın Türkiye'sinde, sendikalaşma oranının bu düzeyde olması şaşırtıcı değildir. Yasalar, işçiden değil, patronlardan taraftır. Yine şaşırtıcı olmayan bir biçimde, iş cinayetlerinin en sık yaşandığı işkollarından biri olan inşaat, %2,6 ile sendikalaşmanın en düşük olduğu işkoludur. Yapacak çok işimizin olduğunun farkındayız. Biliyoruz ki bu sorunlarla başa çıkmanın tek yolu örgütlenmektir. Biz örgütlenmezsek ölmeye, sakat kalmaya, açlık sınırının altında yaşamaya, güvencesiz çalışmaya devam edeceğiz. Ancak örgütlenirsek bu karanlığı yırtıp atabiliriz!
Taşeronlaşma yayılmaya devam ediyor. Bu konuda neler yapıyorsunuz?
Az önce bahsettiğim "İşçilerin 3 Acil Talebi Var" başlıklı kampanyamızın ilk maddesi "taşeron işçilere kayıtsız şartsız kadro"dur. AKP hükümeti yıllardır taşeron işçileri oyalamaya devam ediyor. Kadrolu çalışmanın bir hak olduğunu unutup seçim vaadine dönüştürenler, bugünlerde kadronun adını ağızlarına almadıkları gibi, mevcut iş güvencelerini de kaldırmak için uğraşıyorlar. Bu kölelik düzeninden kimlerin nemalandığı bellidir. Taşeron işçi haklarının altını oyar, işçinin gelirini düşürür, çalışma şartlarını ağırlaştırır ve iş cinayetlerini arttırır. Bu yüzden taşeron çalıştırma yasaklanmalı, taşeron işçi olarak çalışanlar ayrımsız, kayıtsız, şartsız, tüm kazanılmış haklarıyla birlikte kadroya alınmalıdır. "İşçilerin 3 Acil Talebi Var" başlıklı kampanyamız kapsamında, tüm Türkiye'de, yüzbinlerce işçiye ulaşacak olan broşürlerimiz, afişlerimiz, bu talebi görünür kılacaktır.