Bu Yazıyı Yazdır

"Türkiye ne yazık ki rant bağımlısı haline geldi"
Ekonomi doktoru Nesrin Nas, Anavatan Partisi eski genel başkanı ve milletvekilidir. Nesrin Nas, hem uzman bir ekonomist hem de deneyimli bir siyasetçi olarak Türkiye'yi iyi analiz eden isimlerden biri. Anavatan Partisi genel başkanıyken de reformist ve özgürlükçü bir siyasi çizgi izleyen Nesrin Nas, bugün de demokrasi ve barış adına birçok inisiyatifte yer alıyor. Nesrin Nas ile buluşup kendisiyle hem siyaset hem ekonomi alanında bir ufuk turu yaptım ve merak ettiklerimi sordum: Sayın Nas, Türkiye'nin ekonomisi ne durumda? Aslında uzun bir süredir Türkiye ekonomisinde üretim konusunda ciddi bir gerileme var. Türkiye biliyorsunuz artık bir sanayi ülkesi değil. 2010 yılında sanayi ülkesi sınıfından çıkarıldı Türkiye. Türkiye'de sıfırdan büyük bir yabancı sermaye ya da yerli sanayi yatırımı en son zannediyorum 2001 yılında yapılmıştı, ondan sonra Türkiye direksiyonunu tamamen iç tüketim kaynaklı, ağrılıklı olarak inşaat sektörü, inşaat sektörünün yarattığı rantlar ve bu rantların belirli ellerde yoğunlaşması üzerine kurdu, tabii bunun bir sonu vardı, nitekim  bu sona doğru geldik. Çünkü şu anda bunu besleyecek yeterli bir üretim yok, yeterli gelir artışı yok, bir süre daha belki işte sermaye ondan ona aktarılarak, bundan buna kaydırılarak durum bir süre daha idare edilebilir ama üretmeyen bir ekonominin, istihdam yaratmayan bir ekonominin bu şekilde uzun süre götürmesi mümkün değil.  Nitekim en son biliyorsunuz uluslararası kredilendirme kuruluşlarından Moody's de Türkiye'nin notunu çöp seviyesine indirdi. Yani yatırım yapılabilir seviyenin altına indirdi. Bunun bir yaptırımı oluyor mu? Bunun bir yaptırımı diye bir şey söz konusu olmaz ama bu şu demektir:  Özellikle uzun süredir bu iç tüketimi yurtdışından aldığı fonlarla finanse ederek götürdü. Yani biz yurtdışında tasarruf eden emeklilerin, çalışanların birikimlerini bize borç olarak vermesi ile buradaki tüketimimizi, buradaki inşaat sekötrümüzü, buradaki işte altyapı projelerimizi, köprülerimizi, işte dünyayı kıskandıracak, işte havaalanlarımızı o şekilde finanse etmeyi planlıyorduk ama üç yatırım kuruluşundan ikisinin notumuzu yatırım yapılabilir seviyenin altına düşürmesi demek emeklilik fonlarının size borç verememesi demektir. Bu yatırım kriteridir. DSC_0105 Evet. İsteseler de artık Türkiye'ye yatırım yapamazlar. Yani Türk sermaye araçlarına, Türk menkul kıymetlerine yatırım yapamaz bunlar. Uluslararası yatırım kredilerinin bir gereğidir, şimdi üç tane kuruluş var, biliyorsunuz, Moody's, Fitch, Standart anda Poor's, Türkiye'nin notunu yatırım yapılabilirin altına indirdi, Moody's de yeni indirdi. Moody's Türkiye'nin notunu indirdikten sonra şimdi buna paralel olarak 14 Türk bankasının da uluslararası finansmana erişkin notunu, onları da aşağı çekti. Bu ne demek? Bundan sonra sizin bankalarınız uluslararası piyasalardan falan borçlanamayacak demek ya da çok pahalı borçlanabilecekler. Şimdi bankalarımız uluslararası piyasalardan pahalı borçlanırsa içeride o kadar işte kredi kartlarının vadesini uzatıp kredili satışlara destek olup tüketici kredilerini teşvik edip içeride o tüketimi, o harcamayı destekleyecek krediyi kolay kolay, ucuz krediyi veremeyecek demektir. Çünkü pahalı bir şekilde borçlanacaklar. Bu şu anlama gelmiyor. Yani Türkiye hiç yeni yatırımcı bulamaz. Fakat, bulur, doğrudan yatırımcı değil, dolaylı yatırımcı bulur, biz bunlara, bu üç kredi derecelendirme kuruluşunun yatırım kriterin uymak zorunda olmayan, bunun dışında kalan yatırımcılara biz genellikle akbaba yatırımcılar deriz. Bu akbaba yatırımcılar çok yüksek faizlerle çok kısa vadeli çok büyük kârlar elde ederek, elde etmeyi amaçlayarak bu yatırımları yaparlar. Şimdi akbaba yatırımların eline kalan ülkelerin hali de ne yazık ki bir süre sonra perişan olur. Çünkü işte 100 liralık bir maliyete katlanacaksanız 500 liralık bir maliyete katlanmak zorunda kalırsınız. Burada şuna dikkat çekmek isterim. Biliyorsunuz, Moody's notunu düşürdüğü zaman en yetkili ağızlardan "bizi ilgilendirmez" dendi ya da işte "vız gelir tırıs gider" dendi. Neyse ki Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek uluslararası piyasaların ne yana baktığını bilen biri olarak bu not düşürmesini ciddiye aldığını, aldıklarını söyledi ama gene de ağırlıklı yaklaşımı hükümetin, siyasetin ağırlıklı yaklaşımı bir üst akılın devreye girdiği, bu üst akılın işte çeşitli darbe girişimlerinde başarısızlıkla karşılaştıktan sonra nihai olarak ekonomik darbeyi denediği, hatta bu konuda ana akım medya da, çok okunan bir köşe yazarı da aynı şeyi yazdı biliyorsunuz. İsmini verneyeyim ama işte "ilk girişim 17/25 Aralık'tı, ikincisi 15 Temmuz, şimdi de işte not düşürmeyle, ekonomik darbe süreci başladı" dendi, şimdi bunu böyle okursanız haliniz haraptır. Peki, bunun yansımaları ne olacak? 14, 15 yıllık AKP iktidarı döneminde yaptığımız altyapı yatırımlarının, işte köprüler, yollar vesaire, bunların yüzde 70'ini Avrupa'dan gelen fonlarla, yüzde 10'unu da ABD kaynaklı fonlarla finanse etmişiz. Yüzde 80'i dışarıdan, öyle mi? Yüzde 80'i dış finansmanla sağlanmış. Köprüler, yollar, işte Marmaray'ı vesairesi, vesairesi, duble yolları. Şimdi son 6 ayda Türkiye'ye giren sermaye yüzde 55 oranında azalmış. Altı aylık azalma yüzde 55. Sizce durumun vehametini bu iki rakam ortaya koymuyor mu? Bu iki rakam ortaya koyuyor. Ha, içeride ekonomiyi canlandırmaya kalktığınızda bankalarınızın vereceği kredi yeterli değil. Eh, burada da şimdi şöyle bir çelişki var: Bütün bunları görmez de siz hâlâ işte insanları işlerinden sorgusuz sualsiz atarsanız, işletmelere kayyumlar atarsanız, medyanın sesiniz kısarsanız, bakın uluslararası yatırımcı için özgür medya son derece önemlidir. Bazı açılardan rahatsız olsalar bile. Çaslışanların haklarının çok fazla dile getirilmesinde. Ama özgür medyanın varlığı uluslararası yatırımcılar için bir ülkede haksızlığa uğratılmaları karşısında seslerini duyurabilecekleri bir mercinin, bir mecranın olması demek. Buradan bütün bunları üst üste koyduğunuzda maalesef iyi günler beklemiyor bizi. Kısa vadede Türkiye'nin ekonomisi ne olacak? Önümüzdeki aylar çok hızlı hissedilmese bile yılbaşından sonra sıkıntılı bir sürece gireceğimizi düşünüyorum. Yani ekonomik aktivite ciddi şekilde azalacak. Zaten ekonomideki büyüme zaafiyeti ortada. İşte bu sene 6 ay içinde yüzde 3,9 büyüdük, oysa Türkiye'nin istihdam yaratabilmesi, iş yaratabilmesi için en az yüzde 5 büyümesi gerekiyor. Yüzde 5'in altındaki bir büyüme bizim için fakirleşme demektir yani. Türkiye'nin vatandaşının fakirleşmesi anlamına gelir. Nitekim işsizlik rakamlarına baktığınız zaman uzun bir aradan sonra ilk olarak çift haneli rakamlara işsizliğin de çıktığını görüyoruz.Eh, tabii bu çift haneli rakamların içinde aslında bu son Kanun Hükmündeki  Kararnameler'le işte görevleri, çalışma imkanları ellerinden alınan, mesleki işte yeterlilik belgeleri iptal edilenler de onu etkileyecektir.  Bu nedenle 2017 yılının zor bir yıl olacağını düşünüyorum. Bunun siyasete etkisi ne olacak? Şimdi siyasete etkisi, tabii ki siyaset merkez bankasının tepesine basarak, faizleri indirterek ya da işte sermayeyi kendi içinde transfer ederek, işte kimilerini FETÖ terör örgütü ya da Kürt terör örgütü ya da şu terör örgütü, bu terör örgütü diyerek mallarına el koyarak ondan ona aktararak bir süre daha bu şekilde götürebilir. Bir de bu arada çok pahalı operasyonlar yapılıyor. Bunu unutmayın. Yani bunun bütçeye getireceği inanılmaz yükler var. İşte Cerablus, Suriye'ye girdi. Nereye kadar gideceğini bilmiyoruz. Yani bir konuşmada Rakka diyorlar, bir konuşmada Musul diyorlar, bir konuşmada bilmem ne diyorlar. Bunun ne kadar süreceğini de bilmiyoruz. Güneydoğu'da yaşanan, bütün Kürt bölgelerinde yaşanan gelişmeleri biliyorsunuz, bütün bunlar, eh, turizmde yaşadıklarımızı biliyorsunuz, yani sadece Rusya'yla olan atışmanın dışında Türkiye'de patlayan bombalar, içeride bölgesel de olsa bir çatışma halinin varlığı ve Türkiye'nin savaşa girmesi bu tür sektörlerde ister istemez zayıflamaya yol açacaktır. Eh, bunun şimdi siyasete yansımayacağını düşünemezsiniz. Eninde sonunda yansıyacaktır. Zaten ben son medya kapatmalarının da bunlarla çok bağlantılı olduğunu düşünüyorum. DSC_0091 Ona geleceğiz daha. Yani bu ekonomideki daralma, köşeye sıkışma hali devam ettikçe ki ben bunu Ankara'dakilerin çok iyi gördüklerini biliyorum, Ekonomi Bakanı'nın açıklamaları da bu yönde, hatta şöyle bir uyarı yaptı, "Moody's en son Ocak 94'te not indirmişti ve akabinde 94 krizi yaşandı, bunu unutmadık" dedi. Bunu da dikkate aldığınızda, bunların konuşulmasını önlemek, bu konuda yöneltilecek işte, bu konuda yapılacak tartışmaların iktidarın tabanında bir gevşeme yaratması, memnuniyetsizlik yaratmasını engelleyecek önlemleri almaya başladıklarını düşünüyorum yani. Tek sesli bir Türkiye'ye doğru giderek, yani sadece iktidarın istediklerini söyleyecek, konuşacak ve bütün bunları bir üst akla yoracak, Türkiye'nin altını oymak isteyenler, Türkiye'yi kıskananlar, işte uluslararası emperyalistlerin bir oyunu, üst aklın bir oyunu şeyini satın alacak, bakış açısını satın alacak ve bu konuyla şikayetlerini ve hoşnutsuzluğunu ülkeyi 15 yıldan beri yöneten iktidar kadrolarına değil de bu hoşnutsuzluğu işte Amerika'ya, bu hoşnutsuzluğu üst akıl dedikleri  kimse ona, bu hoşnutsuzluğu aydınlar, bu hoşnutsuzluğu Türkiye'yi eleştiren, eleştirdiğini düşündükleri  entelektüellere, bu hoşnutsuzluğu Kürtler'e, bu hoşnutsuzluğu başka birilerine yansıtacak bir ortam hazırlıyorlar. Peki, gerek Cumhurbaşkanı'nın gerekse Başbakan'ın işverenlerle ilişkisi nasıl? Bilmiyorum yani ben herkesin şu anda gölgesinden korktuğunu düşünüyorum. Kanun Hükmünde Kararname diye şu anda bir uygulama var. Mevcut 12 Eylül anayasasına bile aykırı ve gidişat da Kanun Hükmünde Kararnamelerle yönetilen bir Türkiye yani bu olağanüstü hal modelinin mevcut iktidar tarafından bayağı benimsendiği ve bunun da kolay kolay kalkmayacağı yolunda. Hatta bu konuda şeyi hatırlatmak isterim, yani Hitler döneminde de ilan edilen olağanüstü hal istisna halinde getirilerek savaş bitimine kadar devam etti. Şimdi bunu kaldırmamak için bahaneleri çok. Bu OHAL durumundan da çıktığımızda da herhalde çok kafamız gözümüz yarılmış, çok yaralı bereli olacağız diye düşünüyorum. TUSİAD'ı biraz daha konuşmak istiyorum. Eskiden TUSİAD'ın bir duruşu vardı. Yani bir karşı duruşu vardı, itirazı vardı. Şimdiki bu sessizliğini neye bağlıyorsunuz?   Şimdi bu sessizliği şuna bağlıyorum, çok uzun bir süredir Türkiye'de üretim anlamında yani Türk sanayinin üretimi, rekabet gücü kazanması, kendi ayakları üzerinde durması konusunda zorluk çekiyorlar. Türk sanayisinin evrimi ne yazık ki içler acısı. Şimdi çok basit bir karşılaştırma yapayım; Güney Kore ile Türk sanayisini karşılaştırayım, Güney Kore'de iki tane şirket örnek vereceğim size. Bir tanesi Samsung'dur, bir tanesi Hyundai'dir. Samsung ve Hyundai iş hayatına inşaat şirketi olarak başlamıştır. İnşaat şirketinden, inşaat işinden kazandıkları parayı sanayiye, teknolojiye yatırmışlardır. Bugün bir tanesi sanayi devidir diğeri teknoloji devi haline gelmiştir. Aynı gelişmeyi Türk ekonomisine koyduğunuz zaman yatırımını  iş hayatına sanayi tesissi kurarak başlayan elektronik fabrikası kurarak başlayan Türk işadamları sanayiden kazandıkları parayı inşaata aktarmaya başladılar. Hepsi sanayiden başlayıp hayatını inşaatla noktalamıştır. İnşaata kaydığınız zaman inşaattan gelen rantlarla kar ediyorsunuz. Eğer sizin sanayiniz yok olmuşsa ve bütün kazançların kaynağı rantlarsa sesiniz de çıkmıyor çünkü sürekli olarak o rant akışına ihtiyacınız var. O rantı kim sağlıyor? O rantı da ülkeyi yönetenler sağlıyor işte. İmarı olmayan yeri imara açarak. Üç katlı yere on beş kat veriyor. İşte ormanlara bilmem ne yapılmasını şey yaparak sağlıyor. İşte bilmem Artvin'de olduğu gibi dokunulmamış alanlara maden izni vererek sağlıyor. Rant bağımlılığı. Bu şey gibi İshak, uyuşturucu bağımlılığı gibi, almadan yaşayamıyor, rant da öyle bir şey işte. Türkiye ne yazık ki rant bağımlısı haline geldi. En somut örneğini İstanbul'da görüyorsunuz işte, geçin Bağdat Caddesi'nden halini görün. Tek zenginlik kaynağımız insan. Eh insanı ne hale getirdiniz? Son zamanlarda bunun çok daha vahim hale geldiğini düşünüyorum. Türkiye'de özellikle son birkaç senedir 7 Haziran seçimlerinden sonra seçimin sayılmamasıyla ve Kürt bölgesinde başlayan operasyonlarla, o kapsamı çok genişletilen terör kavramıyla, işte en son 15 Temmuz darbe kalkışmasından sonra o FETÖ'cü, o bilmem ne, insanların toplu halde işten uzaklaştırılmasıyla bu operasyonlarla sosyal sermayeyi kaybettik biz. Sosyal sermaye dediğimiz şey şudur; insanların birbirine güvenidir, birbirlerine güvenmeyen insanlar ortak iş yapma kültürü geliştiremez. Biz bu güveni kaybettik, toplum olarak kaybettik. Bunu kaybeden toplumlar sosyal sermayelerini kaybederler, sosyal sermaye kaybı oldu mu o toplumun düştüğü bunalımlardan, krizlerden ayağa kalkması çok zor olur. Şimdi ekonomik krizlerden çok hızlı çıkabilirsiniz ama böyle bir sosyal sermaye krizini atlatmanız çok zor. Diğer taraftan bir de Amerika ile sorunlar var. Amerika ile Türkiye arasında ne gibi sorunlar var? Ne yaşanıyor? Valla ben Amerika ile Türkiye arasında herhalde... DSC_0057 İlişkiler bozuk. Eh şimdi burada çok temel şeylerden bir tanesi tabii Suriye'deki gelişmeler. Maalesef Türkiye'nin Suriye'deki gündemi ile dünyanın gündemi uyuşmuyor. Yani sadece Amerika değil, Rusya'nın gündemiyle de uyuşmuyor. Türkiye kendince on beş gün içinde "Şam'da Emevi camiinde namaz kılacağız" diyordu. Türkiye o yeni Osmanlı idealleri ile, rüyasıyla ve kendini orta ölçekli bir ülke olmasına rağmen bir süper güç tahayyülü ile ortadoğu politikasının içine daldı. Sunnilerin hamiliğine soyundu. Sunni Türk olmaya soyundu. Bu konudaki en büyük rakibi de Suudi Arabistan'dır, biliyorsunuz.  Burada bütün güçlerle, oyun kuran güçlerle çarpışmaya başladı. Yani bu sorun aşılabilir mi? Ben bu sorunun Türkiye'deki yönetime güvenin büyük çapta uluslararası camiada kaybedildiğini düşünüyorum Yani Amerika'nın da, Rusya'nın da, Avrupa'nın da mevcut Türkiye'yi yöneten iradeye artık güvenmediğini düşünüyorum. Yani bu güvensizlik Türkiye ile olan ilişkilerde bu ülkelerin özellikle Ortadoğu, Suriye meselesinde Türkiye ile olan ilişkilerde Türkiye'yi bir şekilde kıskaca alarak yürütme şeklinde gelişiyor. Yani bunun da ancak bizim yeniden hem dış politikada hem iç politikada aklı ve sağduyuyu egemen kılarak yeniden rasyonel bir zemine ayağınızı koyarak yeniden demokratik ve hukuk devleti önceliğiyle çıkabileceğimize inanıyorum. Aksi halde işte bugün iyi oluruz Amerika ile, yarın kötü oluruz. İşte Türkiye Musul operasyonuna katılmak istiyor, Irak "orada Türkiye'yi istemem" diyor. Türkiye "Al-Bab'a kadar ben gideyim" diyor, PYD "ben istemem" diyor, Amerika, "PYD benim vazgeçilmezimdir" diyor. Türkiye "ben Esad'ı istemem" diyor. Rusya "Esad benim için önemli" diyor. Yani biz dış politikamızın nereye gideceğini, ne yapacağını bilmiyoruz. Bütün politikamız başkalarının kurduğu oyunu bozmak üzerine. Kısa sürede Türkiye'nin bu konuda normalleşeceğini düşünmüyorum çünkü Türkiye'nin normalleşebilmesi için Türkiye, Suriye meselesine o kadar bulaştı ki, yanı şimdi bu Cerablus operasyonun nerede biteceği, bir çıkış planının olup olmadığı bilmiyoruz. Bakın meclis açılacak ama bir savaş teskeresi gelecek ama bu savaş teskeresinin asker nereye kadar gidecek, milletin çocukları nereye gidecek, bütün bunlar konusunda hiçbir fikrimiz, haberimiz yok. Şimdi böyle bir politikadan nasıl çıkar açıkçası buna benim bir cevabım da yok. Bütün umudum sağduyunun yeniden egemen olmasıdır. Bu konuda da maalesef dış güçlerin yardımına ihtiyacımız var. Dış güçler dediğimiz zaman aklımıza Amerika geliyor, Avrupa Birliği geliyor. Türkiye'yi yeniden demokratik hukuk devleti olmaya zorlamaya ve burada tutmalarına ihtiyacımız var. Bunu nasıl yapacaklar? Çok sert bir şekilde, ellerinin tersiyle. Türkiye'de bir rejim sorunu görüyorlar mı? Görüyorlar evet. Türkiye'de bir rejim sorunu olduğunu çok açık bir şekilde görüyorlar ve yazıyorlar da. Kamuoyu da bunu biliyor mu? Eh yazıyorlar artık. Demokratik bir hukuk devleti olmadığını söylüyorlar. Amerika'dan gelen açıklamalar da bu yönde. Ortam sertleşiyor. Peki,bunca olay varken kısa vadede Türkiye'de Kürt sorununda bir çözüm olabileceğini düşünüyor musunuz? Bu tamamen Suriye sorununa bağlı. Türkiye'de Kürt meselesinin Suriye meselesi ile çok içiçe girdiğini düşünüyorum. Suriye meselesinde Araplar arasında bir ateşkes ve kalıcı barışa doğru bir adım atılmadıkça Türkiye kendi Kürt meselesini ne yazık ki Rojava üzerinden okuyor, o saplantısı nedeniyle ben burada normalleşmenin kısa sürede geleceğini düşünmüyorum. Yakın zamanda birçok televizyon, birçok medya kuruluşu kapatıldı. Bununla ne hedefliyorlar? Türkiye eğer OHAL'i olağan bir duruma getirirse ve KHK'ler aslında rejimi temelinden değiştirmeye dönük adımlar atıyorsanız, ordu bu şekilde düzenleniyor, rejim bu şekilde düzenleniyor, milletin işine el konuyor, işletmeler kapatılıyor, kayyumlar atanıyor, çok kalıcı değişiklikler anayasaya aykırı bir şekilde OHAL'in kapsamını genişletmişseniz ,OHAL'i kaldıramazsınız. OHAL'i kaldıramayacağınız için de toplumun da öbür taraftan ekonomiyle ilgili giderek zayıflayan bir ekonomik büyüme tablosu olduğunu söyledik, toplumda yükselecek eleştiriler, hoşnutsuzluklar bütün bunlara karşı toplumun sesini kısmanız lazım. Yani medyanın kapatılması değildir bu, toplumun sesinin kısılmasıdır, yani bundan etkilenecek olan toplumdur. Yani yayın kuruluşlarının kapatılmasının nihai amacı odur. Halkın sesinin kısılmasıdır. Bunun yanısıra çok sayıda aydın, gazeteci cezaevinde. O da halkın sesininin kısılmasıdır. Bu konuda yükselen tepkilere hükümet nasıl sessiz kalıyor? Orada tabii belli amaçları var. Aslında Erdoğan'ın orada verdiği mesaj benim gibilere verdiği mesajdır. Yani Kürt meselesinden uzak durun, eğer o meselelere karışırsanız, insan hakları, özgürlükler, "yapılanlar insanlık dışı uygulamalar" diye itiraz ederseniz bakın başınıza bu gelir. O Beyaz Türkleri susturma şeyidir. Altan kardeşlere yönelik olan, yüzlerce yazarın imzasıyla ortak bir protesto verildi, orada verdiği mesaj da "ben sizi dinlemem, bu benim kendi irademdir, siz benim irademe karışamazsınız" mesajıdır. Hani "dik dur eğilme" diyorlar ya, sloganları var, eh tabii bunlar ne yazık ki hepimizi çok acıtacak ve toplum olarak da bedelini hepimizin, bugün o "dik dur eğilme" diyenlerin, bugün işte "Reis olmazsa ben olmam" diyenlerin, hepimizin dahil bedelini çok ağır ödeyeceğimiz bir inatlaşma. Birçok aydın ve gazeteci cezaevinde. Peki sizce HDP'li vekilleri de tutuklayabilirler mi? Ben çok yüksek ihtimal görüyorum. Özellikle son operasyonlar, yani son İMC TV dahil bir dolu, yani Zarok, Kürt çocuk televizyonu dahil olmak üzere bir dolu televizyonun kapatılması, internet sitelerine erişimin engellenmesi, ben bu operasyonların bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Maalesef öyle. Güzel şeyler söylemek isterdim, olumlu bir gelecek çizmek isterdim ama şu anda ortadaki resim bu. Ama bazen gecenin en karanlık olduğu an, günün aydınlanmaya başladığı andır yani. Umarım böyle bir ana gelmişizdir. Biz de öyle umarız. Teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim.

Bu Yazıyı Yazdır