IŞIK DOĞU’DAN YÜKSELİRKEN
Ortadoğu kültür dünyası elbette kısa bir köşe yazısına sığmaz, ancak birkaç yazıda savaşın gölgesinde giderek görünmez kılınan Ortadoğu’ya başka bir gözle bakmak mümkün…
Ortadoğu dünyadaki en eski uygarlık bölgelerinden biridir. Ancak bu uygarlık, Hindistan ve Çin gibi eski uygarlıklarla karşılaştırıldığında, belirgin şekilde iki farklı özellik göze çarpmaktadır. Bu özelliklerden biri çeşitlilik, diğeri de süreksizliktir. Eski Ortadoğu’da bu şekilde bir birlik ve süreklilik bulunmuyordu. Ortadoğu uygarlıkları çok çeşitliydi ve Çin, Konfüçyüs felsefesi ve Hindu inançları gibi birleştirici ortak unsurları da yoktu. Ortadoğu uygarlığı farklı yerlerde başlayıp farklı çizgilerle gelişmiştir. Bütün bunlar sonuç olarak birbirlerine doğru hareket etmiş olsalar da; kültür, inanç ve yaşam tarzı bakımından sahip oldukları önemli farklılıkları korumuşlardır. Farklılık ortaya konulduktan sonra, bunun nedenleri de belirginleşmektedir. Bölgenin sırasıyla Helenleştirilmesi, Romalılaştırılması, Hıristiyanlaştırılması ve İslamlaştırılması sürecinde yaşadığı büyük değişiklikler, eski Ortadoğu kültür ve geleneklerinin yok olmasının en önemli nedenidir. Avrupa’yla bir karşılaştırma yapılırsa durum daha net ortaya çıkacaktır. Batı Roma imparatorluğu işgal edildiğinde Roma formu korunmuş veya en azından siyasal ve sosyal sistem taklit edilmiştir. Ve Latince kullanılmaya devam edilmiştir. Oysa Ortadoğu her işgal edildiğinde işgalcinin dili de dayatılmıştır. Arapların coğrafyaya gelmesiyle o dönemde yaygın olarak kullanılan Farsça, Aramca, Kürtçe yerine din ve devlet dini olarak Arapça kullanılmaya başlanmıştır. Bu da yazılı edebiyat ürünlerinin az olduğu bir dönemde birçok eserin kaybolması anlamına gelmektedir.
Edebi ve dinsel metinler Ortadoğu’yu anlamakta en önemli argümanlar olmakla beraber tüm insanlığın kültürel mirası ve erdemin, felsefi derinliğin yok edilemeyen en somut adresidir. Ancak çok az sözlü ürün kalmasına rağmen, tüm dünyaya ilham kaynağı olmaya hala devam etmektedir.
Ortadoğu’yu anlamak konusunda kısa ama çok önemli bir anekdot vardır... 60’lı yıllardaki özgürlük rüzgârlarının da beslendiği kaynaklardan olmuştur Cibran’ın kitapları, her zaman olduğu gibi. 1920’lerin sonlarına doğru bir gece “Yeryüzü Tanrıları” isimli eserini yazdığı dönemde, bir gece kar yağıyorken, dışarıda yazmak ister eserini. Dışarı çıkar ve Central Park’a gider. Yanına gelen polisler Cibran’a nereli olduğunu sorduktan sonra, polislerden bir tanesi “Sizin oradan bir yazar var, ne zaman ki kitapları evime girdi, eşim bana itaat etmeyi bıraktı, artık benimle tartışabiliyor. Sanırım o yazarın ismi Halil Cibran’dı. Hiç duydun mu bu adamı” der. Cibran da “evet duymuştum” der.
Batının felsefi, duygusal ikliminin erdem ayakları üzerinde durmasında Doğunun sanatçıları hep mihenk taşı olmuştur. Aynı zamanda ilim insanı olan Ömer Hayyam, Sadi Şirazi, Firdevsi, Melayê Cizîrî ve Amerika’nın 28. Başkanı olan Wilson’un “O, Batı’yı kasıp kavuran ilk Doğulu fırtınadır.” dediği Halil Cibran… Adı saymakla bitmeyecek çok fırtına yetiştirirken bu bereketli topraklar; kendi içinde sürekli kanayan, batının desteğine(! ) hep gereksinim duyan, dünyanın yaralı yüreği oldu. Çözümü kendi içinde saklı olan dizeleriyle…
“Değildim ben / başı önde zavallı bir kulcağız /ve benim cennetim/ itaat ve alçakgönüllülüğün patika yolu değildi. /Başka tanrı gerekliydi bana/ boyun eğmeyecek bir kula yaraşan. ”
(Ahmet Şamlu)