Fehim Taştekin, Türkiye'de Ortadoğu politikalarını ve Suriye'yi en iyi bilen birkaç gazeteciden biri. Uzmanlığının yanısıra yazılarında insan hakları ilkelerini ve barış söylemini de gözetiyor. Kendisiyle Cenevre'de yapılan Suriye görüşmelerini ve Türkiye'nin Suriye siyasetini konuşmak için buluştum.
Sevgili Fehim Taştekin, sizin değerlendirmeleriniz ve görüşleriniz çokça merak ve takip ediliyor. Böylesine sıkıntılı ve yoğun günlerde söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
Cenevre toplantısı öncesini ve toplantı sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Geçen yılın başında Erdoğan’ın yeni Suudi Kralı Selman’la kurduğu ittifakın ardından oluşturulan Fetih Ordusu İdlib’i alıp Halep’e yüklendiğinde Suriye ordusunun bir süreden beri edindiği özgüven sarsıldı. Ardından Rusya’nın 30 Eylül 2015’te doğrudan sahaya inip hava operasyonlarına başlamasıyla dengeler yeniden Suriye yönetimi lehine değişti. Bu denge özelikle Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın desteklediği gruplar aleyhine bozuldu. Öncesinde Türkiye ‘kurtarılmış bölgeler’de tampon ya da güvenli bölge oluşturmak için BM Genel Kurulu toplantıları sırasında ve diğer uluslararası platformlarda temaslarda bulunmuştu. Rusya’nın devreye girmesiyle Türkiye’nin Suriye’deki planları tamamen çöktü. Rusya’nın sınır hatlarına doğru operasyonları genişletme planı Türkiye’nin oyun alanını daralttığından iktidar birden bire ‘Türkmen hassasiyeti’ni körükleyerek hem içerde hem dışarda Rus operasyonlarına karşı kamuoyu yaratmaya çalıştı. Tam bu sırada Rus uçağı düşürüldü. Ciddi bir hesapsızlıktı. ‘Nevzuhur İttihatçılar’ Rus uçağının düşürülmesini Suud-Katar-Türk üçlüsünün beslediği selefi cihatçı gruplar adına bir zafer gibi algıladı. Ama hesap etmedikleri şey uçağını düşürdükleri ülke küresel bir güç olan Rusya idi. Cumhurbaşkanlığı makamı ivedilikle sahiplendi, sonra ne yaptıklarının farkına varmış olmalılar ki biraz yalpaladılar. Uçağın düşürülmesini çok iyi kullanan Rusya, Kaide’ye bağlı Nusra Cephesi, Ahrar el Şam, Çeçenler olmak üzere Kafkasyalı cihatçıların kurduğu örgütler, Faslı cihatçıların oluşturduğu Hareket Şam el İslam ve MİT’in organize ettiği İkinci Sahil Tümeni gibi Türkmen grupların bulunduğu bölgeyi tamamen temizlemeye yönelik operasyonlara hız verdi. Dahası Türkiye’nin örtülü ya da açık operasyon alanlarına çevirdiği bölgeyi Türkiye için uçuşa yasak bölge haline getirdi. Türkiye’nin Suriye ordusuna karşı uçuşa yasak bölge haline getirmek istediği Halep-Kilis ve İdlib-Hatay arasındaki hatlar Türkiye için tehlikeli alanlara dönüştü. Rusya ayrıca Ortadoğu’daki yeni askeri stratejik yapılanması için adımlar atmaya başladı. NATO da ittifakın son 63 yılında Rus uçağını düşürerek bir ilke imza atan Türkiye sayesinde Rusya’nın tüm gücüyle Ortadoğu’ya inmesi karşısında fazla bir şey yapamadı. Sanırım bu hesapsızlık yüzünden NATO koridorlarında Ankara’ya bravo ortak diyenler çoktur.
NATO açısından Türkiye 'öngörülebilir' ülke olmaktan çıktı. En önemli ticari ortağı Rusya ile düşman haline geldi. Bu süreçte ABD ise Kürtleri keşfetti. Kobani direnişi Kürtleri uluslararası toplumun karşısında dikkate değer bir ortak haline getirdi. Amerika bu yükselen güce yatırım yapmak için Türkiye’ye rağmen harekete geçti. Ancak Tel Ebyad’ın Kürtler ve Arah ortakları tarafından kurtarılmasının yasını tutan AKP iktidarı, YPG’nin Fırat’ın batısına geçmesini kırmızıçizgi haline getirdi. Bu kırmızıçizgi fiilen IŞİD’in Cerablus’ta kalmasının süresini uzattı. IŞİD’in dünyaya açılabildiği yegâne üç kapı vardı: Tel Ebyad, Cerablus ve El Rai. Biri gitti ikisi Ankara’nın Kürt koridorunun oluşumunu engelleme bahanesiyle hala IŞİD’in elinde. Buradaki 98 kilometrelik alan Türkiye ile ABD arasında sorun haline geldi. ABD, IŞİD’in geçişler için kullandığı bu alanın tamamen kapatılmasını isterken AKP iktidarı ‘Suriye’de öncelikli hedef Esad’dır’ nakaratından vazgeçmedi. Böylesi bir dehşet dengesi üzerinden siyasi çözüm yeniden ön plana alındı.
Malum ABD, Esad’ın be şekilde devrilmeyeceğinin farkına ta 2012’de varmıştı. Haziran 2012’de Rusya ve ABD Esad’ın kaderine dair herhangi bir hüküm içermeyen Cenevre Mutabakatı’na imza atmıştı. Cenevre 2’de de Körfez-Batı destekli Suriye Ulusal Koalisyonu ile Suriye yönetimi arasındaki görüşmelerden bir netice alınamamıştı. Nedeni Esad’ın gidişini garanti eden bir süreç olmamasıydı. Esad’ın gitmeyeceği iyice anlaşılınca Cenevre 3 için yeniden pazarlıklar başladığında artık konuşulan şey geçiş hükümeti ve sonunda Esad’ın kaderine halkın vereceği bir seçenekti. ABD buna zımnen razı ama tabi bölgesel müttefiklerine ihanet duygusu yaşatmamak için bunu açıkça dillendirmiyor. Neyse sonunda ABD ve Rusya yeniden masanın kurulmasına karar verdiğinde bu kez İran’ı da işin içine katmak zorunda kaldılar. Ve 14 Kasım’da Viyana’da ABD, Rusya, İran, Suudi Arabistan ve Türkiye dahil 17 ülke geçiş süreci için bir yol haritası belirledi. Buna göre 1 Ocak’ta Suriye yönetimi ile muhalifler müzakere masasına oturacak, 6 ayda geçiş hükümeti kurulacak ve 18 ayda seçimlere gidilecekti. Bu yol haritası BM Güvenlik Konseyi’nin kararıyla desteklendi. ABD, Suriye muhalefetinden bir heyet oluşturma işini Suudilere bıraktı. Onlar da Aralıkta Riyad’ta bazı muhalif grupları davet ederken PYD ve YPG’yi dışladılar. Kürtlerle birlikte hareket eden bazı sol ve bağımsız gruplar Rovaja’da bir araya gelip alternatif bir heyet oluşturdu. Bu heyet Suriye Demokratik Meclisi adını aldı. Riyad’daki toplantıya Ahrar el Şam ve İslam Ordusu da katıldı. Ahrar el Şam Türkiye-Katar destekli ve eski Kaidecilerin kurduğu bir örgüt. İslam Ordusu ise Suudi istihbaratının güdümünde. Kürtler ve müttefikleri “Bizimle savaşan cihatçılarla aynı safta yer almayız” resti çekti. ABD sahada IŞİD’e karşı Kürtlerle ortaklık kurduğundan PYD’nin de Cenevre’ye katılmasına yeşil ışık yaktı. Rusya zaten PYD’siz olmaz diyordu. Ancak Türkiye’nin boykot tehdidi, Riyad’daki muhalefetin önemli bir kısmının itirazı, Türkiye’nin etkisiyle Suudi Arabistan ve Katar’ın da dirsek göstermesi yüzünden PYD davet edilmedi. Toplantı Kürtlersiz 26 Ocak’ta başlayacaktı ama bu kez Riyad heyeti dört şart ileri sürdüğünden toplantı 29 Ocak’a ertelendi. Dört şart şuydu: Ordu operasyonlara son versin, kentler etrafındaki kuşatmalar kalksın, buralara insani yardım ulaştırılsın ve tutuklular bırakılsın. Bir diğer şart müzakerelere muhalifler adına tek heyet katılması yönündeydi. Bu şartlarla ilgili ABD ve BM’nin sözlü vaatleri üzerine Riyad heyeti Cenevre’ye gitti.
PYD davet edilmeyince Suriye Demokratik Meclisi’nde olup da davet alan üç kişi de “PYD olmadan biz de katılmayız” dedi. Haliyle Cenevre’de ilk tur ‘Rusya heyeti’ adıyla anılan üçüncü ayak eksik kaldı. ABD ve Rusya Kürtlere ikinci turda olacaksınız diye söz verdi. Kürtler sahanın bir gerçeği. PYD halkı olan tek taraf. Haliyle PYD’nin dışlanması ciddi bir hata. Yalnız bu Kürtler için bir son değil. Çünkü masada olmasalar da sahada onlar var. Halkıyla, kurdukları siyasi, askeri ve sosyal örgütlerle varlar. Bu yüzden ABD, İngiltere ve Fransa Rojava’ya özel heyet gönderdi. Cenevre’ye gitmedikleri halde Kürtlerin süreçte aktör olduğu gerçeğini kimse gözardı edemiyor.
Bu toplantı bir Lozan Konferansı gibi değil. Sınırlar değişmeyecek. Rejimin sonunu da getirmeyecek. Kürtlerin masada olması sözlerini kulislerde değil doğrudan söyleme fırsatı bulmalarına yarar. Olmazsa ne olur? Yarın nasıl bir yol izlenirse izlensin, nasıl bir çözüm üretilirse üretilsin Kürtlerle yüzleşmek zorundalar. Anayasa yazım sürecinde Rojava’nın fiili durumunu kimse görmezden gelemez. İster Esad koltuğunu korumayı başarsın ister rejim kendi devamlılığını başka bir isimle sürdürsün isterse muhalifler zafere ulaşsın fark etmez. Kim gelirse gelsin Kürtlerle masaya oturmak zorunda. Bunun alternatifi savaştır
.
Türkiye'nin özelde Suriye genelde Ortadoğu politikası bundan sonra nasıl şekillenir?
Türkiye’nin Suriye politikası yanlış, temelsiz, saha gerçeklerinden uzak bilgi ve hesapsız öngörülere dayanıyordu. Erdoğan birkaç hafta içinde Sünni çoğunluğun isyan edip Alevi azınlığın iktidarına son vereceğini ve böylece Ortadoğu’nun yeni sultanı olacağını sandı. Suriye bir Alevi azınlık rejimi değil bir Baasçı bir rejimdi. Rejimin ana dayanakları Sünni sütunlar üzerineydi. Bu ve buna benzer cahilce değerlendirmeler nedeniyle hesap hataları yaptılar. Türkiye’yi, Suriye’ye karşı bir vekalet savaşının sıçrama tahtası haline getirdiler. AKP’nin Suriye siyaseti çaresizlikten çaresizliğe yürüdü. Önce Bu bizim iç meselemiz diyerek Esad’ı değişime ikna etmeye çalıştılar. Ama Suriye’ye çoktan selefiler girmiş ve silah kullanmaya başlamıştı. Sonra ‘kardeşim Esad’ repliğiyle peynir gemisi yeremeyince bu kez bu Suriye’nin komşularının meselesi diyerek Araplarla birlikte çözüm üretmeye koyuldular. Dünyanın en rezil rejimleriyle birlikte Suriye’ye demokrasi götürme fikrine kimse Suriye’de prim vermedi tabii… Ardından ‘Bu BM’nin meselesidir’ diyerek dış müdahale için yol aradılar. O kapılar da Rus ve Çin vetosu yüzünden açılmadı. Geriye vekalet savaşı kaldı. Türkiye komşusunda birtakım grupları silahlandırıp eğitip donatarak rejim değişikliği arayan ülke haline geldi. Nikaragua’da solcu iktidara karşı sağcı paramiliter güçleri besleyen Honduras’ın durumuna düştü. İki olayda da patron Amerika. Her iki olayda da finansör Suudiler. Türkiye çaresizce Libya senaryosunu Suriye’ye taşımanın derdine düştü. ABD’yi müdahaleye ikna etmek için olmadık oyunlar oynandı. Kimyasal silah kullanma olayları bu tezgâhın bir parçasıydı. Türkiye BM kararı olması halinde uluslararası bir koalisyonda yer almaya ya da bir gönüllüler koalisyonu içinde Suriye’ye girmeye hazırdı. ABD her iki seçeneğe de kapıyı kapattığı için Obama yönetimine karşı Körfez’in öfkesi büyük. Şimdi Türkiye’nin elinde fazla seçenek kalmadı. En önemli derdi kurtarılmış bölgelerin Suriye ordusunun eline tekrar gezmemesi, Suriye ordusunun sınırlara yaklaşmaması ve Kürtlerin öncülüğündeki özerkliğin çökmesi. Bunun ötesinde Rusya müdahalesinin ardından Türkiye’nin yeni bir oyun planını kurması mümkün değil. Ayrıca Türkiye IŞİD’i kayıran bir ülke durumuna düşürüldü. Türkiye’nin dışarıda inandırıcılığı kalmadı. ABD bile en önemli müttefikini artık sorun olarak görüyor.
Rojava'nın geleceğine ilişkin projeksiyonlarınız nedir?
Rojava çok bilinmeyenli bir geleceğe uzanıyor. Bir tarafta Kürtlere yatırım yapmaya çalışan ABD, diğer tarafta Kürtleri kazanmaya çalışan Rusya, diğer yanda Kürtlerle günün sonunda uzlaşmayı uman Şam yönetimi, bu tarafta özerklik hareketini düşman belleyen Türkiye ve dört bir yanda Kürtlere saldırı fırsatını kaçırmayan IŞİD, Nusra ve diğer gruplar var. Rojava Rusya ve ABD arasında bir rekabet unsuru haline geldi. Kürtler her iki küresel aktörle de iyi geçinmenin ve bunların sunduğu fırsatları değerlendirmenin yoluna bakıyor. Rusya’nın derdi Kürtlerin ABD’ye daha fazla yaslanmadan Suriye yönetimine kayması. ABD’nin ise deklare edilmiş tek planı IŞİD’le mücadelede Kürtlerle işbirliğini geliştirmek. Ama deklare edilmeyen tarafta ne var? Asıl önemlisi bu. ABD katmanlı bir siyaset geliştiriyor. Kürtlerle Ekim 2014’te kurulan işbirliğiyle birlikte Suriye’ye müdahalenin biçimi değişti. Fırat’ın batısında Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ile birlikte açılan cephe IŞİD, Nusra ve diğer cihatçı selefi örgütleri sahanın efendileri yaptı. Şimdi ABD farklı bir şeyi deniyor; Fırat’ın doğusunda Kürtlerle birlikte kurduğu ortaklıkla birkaç aşamalı bir yol izliyor: İlk aşamada ortak olarak sadece YPG vardı. Bununla Kobani ve Cezire’nin güneyindeki bölgeler kurtarıldı. İkinci aşamada Türkiye’nin itirazlarını düşürmeğe de yarayacak bir yolla YPG’nin ana aktör olduğu Araplarla birlikte Suriye Demokratik Güçleri adlı ortak cephe kuruldu. Bu da ABD’ye YPG değil “Suriye Demokratik Güçleri ile çalışıyorum” deme fırsatı sundu. Bunun ötesinde bu cephe ile Arapların bulunduğu bölgelere doğru operasyon derinlik kazandı. Üçüncü aşamada hedef IŞİD’i Rakka ve Cerablus’tan atmak. Dördüncü aşamada iki senaryo söz konusu olabilir: ABD Suriye Demokratik Güçleri’nin bileşenlerini zenginleştirmeye çalışıyor. Bileşenler genişledikçe hedef alanı da genişliyor. ABD büyüyen bu gücün yeteneklerini test ederek Suriye stratejisini güncelleyebilir.
Cenevre sürecinden siyasi bir çözüm çıkarsa ne ala. Çıkmazsa ABD, Fırat’ın kuzeyine Suriye’den koparılmış nüfuz alanı muamelesi yapabilir ve buranın geleceğini zamana bırakabilir. Ya da kurtarılmış bölgede oluşturduğu askeri ittifakı Şam yönetimine karşı yeni bir savaş cephesine dönüştürebilir.
Burada senaryoyu tersine çevirir de Suriye ordusunun ülkenin geri kalanında kontrolü sağladığını düşünürsek; Esad yönetimi yeni bir cephe açmamak için Kürtleri kazanmak isteyecektir. Bunun yegâne koşulu özerkliğin anayasada karşılık bulması. Arap milliyetçi damarı buna direnecektir. Ama Şam’ın fazla şansı da yok. Aksi halde savaş çıkar. Bu kadar yorgun bir ülkenin Kürtlerle de savaşması mantıklı değil. Bunun için Kürtlerin haklarını tanımaya yönelik bir tavırla müzakere sürecini başlatabilirler. Kürtlerin mevcut statülerini tanımak stratejik bir kart olarak da tercih edilebilir. Kime karşı? Tabii ki Kürtlerle savaşı tercih etmiş Türkiye’ye karşı. Özerkliğin tanınması Ankara için karabasan senaryosudur ve Esad son beş yılda silahlı grupları destekleyerek büyük bir yıkıma yol açmakla suçladığı Türkiye’ye misillemeyi buradan yapabilir. Rusya ve İran da Suriye’nin siyasi bütünlüğünün korunması açısından bunu teşvik edebilir.
Türkiye - Rusya ilişkisi nasıl gelişecek?
Rusya-Türkiye ilişkileri çatışmaya gebe bir zeminde ilerliyor. Putin’in fiyakası tam da küresel sahneye ihtişamlı bir şekilde dönmeye çalışırken çizildi. Bir misilleme yapmadan Putin’in öfkesinin geçeceğini sanmıyorum. Aynı şekilde Erdoğan da Ortadoğu hayallerini gömen Putin’e çok öfkeli. Ticari ilişkilerin hatırına Putin’le iyi geçiniyordu. Bir de Batı ve ABD ile ilişkiler limoni hale gelince Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girmek gibi olmayacak dualar için ellerini kaldırıyordu. Putin’in yaptırımları uzun vadede can acıtıcı hale geldikçe Erdoğan’ın da öfkesi artacak. Haliyle iki öfke küpünden ne çıkar kestirmek zor. Suriye’nin iki ülke arasında bir çatışma arenasına dönmesi riski mevcut. Erdoğan’ın bölgeye ilişkin yanlış politikalarda ısrarı komşu ülkelerle gerilimli sayfalar açmaya devam ediyor. Rusya Putin’in öfkeli ve kestirilemeyen bazı taraflarına rağmen stratejik aklın rehberliğinden sapmış bir ülke değil. Ankara’da ise kervan yolda dizilir mantığıyla hareket eden bir anlayış hakim. Şuursuzluk ve çapsızlık dizboyu. O yüzden Türkiye öngörülebilir bir ülke olmaktan çıktı. Türk-Rus ilişkilerine de belirsizlik hakim olmaya devam edecek. Ankara, Rusya ile gerilime NATO’yu sokmaya çalışıyor ama Trans-Atlantik İttifakı’nın oldukça temkinli ve dikkatli tavırlar sergilediğini söylemek mümkün.
Türkiye'de yeniden çözüm masasına dönmek ve kalıcı bir barış mümkün mü?
Bugünlerin en zor sorusu. Bunun yanıtı ne hükümet ne de Kürt hareketinde var. Bu savaşı Erdoğan başlattı ve başkanlık hırsları karşılık buluncaya kadar da gerilim ve çatışma siyasetini sürdürecek. Öyle sanıyorum ki anketlerde HDP’nin baraj altına indiğini gördüğü an baskın seçim yapıp mecliste anayasa değişikliği için gereken çoğunluğu yakalamak isteyecek. Çatışma bu toplumda iktidarın iktidarına güç katıyor. Şiddet toplumdaki öncelikleri değiştiriyor. Siyaseten olgunlaşmış bir toplum çatışmanın bedelini iktidara ödetir. Ama güce tapınan toplumlarda tersi oluyor. Kalıcı bir barış mümkün ama devletin ciddi bir şekilde dönüşmesi, bölünme korkularından kurtulması, çeşitliliği hazmetmesi, farklılıkları özümsemesi ile mümkün.