Bu Yazıyı Yazdır

Şu anda gördüğümüz örnekler gazetecilik değil
Banu Güven, Türkiye televizyonlarının en başarılı yüzlerinden. Ancak Banu Güven'i sadece böyle tarif edemeyiz. Gazeteciliğin etik ilkelerine her dönemde bağlı kalan Banu Güven, hak haberciliğini de ekranlara taşımış bir gazeteci. NTV'den başka televizyonlara ve sonunda IMC'ye geçtiğinde izleycilerini oraya da taşıdı ve zor zamanların seslerinden biri oldu. Banu Güven ile buluştum ve kendisine IMC kapatıldıktan sonra televizyonculuğunu nasıl sürdürdüğünü, gazetecilerin sorunlarını ve gündeme ilişkin düşüncelerini sordum: - Söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. - Ben teşekkür ederim. - Ülkemiz çok hassas bir süreçten geçiyor. Özellikle medya üzerinde baskılar çok artmış durumda. Bunlar konuşmak istiyorum sizinle. Biliyoruz, televizyonunuz İMC kapandı. Ama siz bir şekilde ekranda kaldınız. Şu anda nasıl bir yayıncılık yapıyorsunuz? - Aslında siz HaberSizsinizetkinliğinden bahsediyorsunuz herhalde. HaberSizsiniz aslında çok anonim olmakla beraber, fikir olarak bizim Ankara’daki arkadaşlarımızın-sadece İMC TV’de beraber alıştığımız arkadaşlarımızın değil-  daha ön ayak olduğu bir hareket, bir habercilik faaliyeti, yeni bir habercilik biçimi... Evet, araç olarak Periscope’u kullanıyorlar.  Başka canlı yayın yapılabilecek bütün kanallardan gidiyorlar. Biz aslında bugün gündemde, medyada yer almayan, hak ettiği yeri bulamayan birtakım konuları orada muhataplarıyla beraber ele alıyoruz, tartışıyoruz ve izleyenlere haberini veriyoruz. Başka yerlerde göremeyecekleri birtakım şeyleri, haberleri... Ama dediğim gibi bu organizasyonu yapanlar Ankara’daki muhabir arkadaşlarımız. -Peki... -Yani hareketle ilgili aslında onlarla konuşmak gerekiyor. İsimleri olsun isterler mi bilmiyorum ama benim İMC’den tanıdığım yönetmen arkadaşlarımız var. Arkalarında önemli bir güç oluşturdular ve heyecan yarattılar. İlk önce moderatörlüğü Ayşegül Doğan üstlenmişti. Sonra benden rica ettiler. Yani sordular bana herhangi bir görev üstlenebilir miyim, diye... Ben de “Tabi,” dedim seve seve... Çok da önemli olduğunu düşündüğüm bir dönemde, basının üzerindeki baskılar bu kadar pervasızcaartırılmışken, hiçbir hukuki dayanağı olmadan insanlar cezaevine atılmışken, böyle bir ortamda bu çalışmayı yaptık. Çok da izlendik yani... Çok izleyen oldu. - Herhalde yüzbinlerden bahsediyorsunuz. Tabii tabii... Sadece o gece, o yayın sırasında100 bindenfazla,belki ikiyüz binden fazla insanın yayını izlediğini söyleyebiliriz. Sadece bir kaynakta 99 bin, 100 bin izleyen vardı; onu gördük. Benim Periscope yayınımda 20 bin kadar izleyici oldu yayın sırasında. Sonradan izleyenleri hesaba katmadan 200 bini rahat bulduğunu söyleyebilirim. Sonradan izleyenlerle beraber daha da artmıştır. Ama tabii ki şöyle bir durum da var; internette o gece itibarıyla,Perşembe gecesi itibariyle getirilen kısıtlamalar var. Belki daha fazla kişiye ulaşmamızın önünü kapatmış olabilir bu. -Zaten internet ayrı bir dert. Bir tarafta operasyon yapıyorlar, diğer taraftan interneti ağırlaştırıyorlar. Anadolu Ajansı VPN üzerinden yayın yapıyor ve bu yayında VPN’nin kötü bir şey olduğunu söylüyor; bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani herhalde toplumun çok büyük bir kesiminin akli melekelerinin böyle bir şeyi görmeye yetmediğini düşünüyorlar. Ama yanılıyorlar tabii, herkesin alay konusu oluyorlar. Özgürlükleri Çin gibi, Kore gibi -yani buralarda bulunan rejimler gibi sürekli değil belki ama- istediği zaman kısıtlayabileceği bir düzen kurmaya çalışıyor iktidar. O düzenin araçlarını filan oluşturdu ve bunu yapıyor. Ama haber illa bir yolunu bulur, diyedüşünüyorum. Burada da bizlere çok önemli bir görev düşüyor. Yani en son operasyonlarla, dosyalarla filan 2500 kadar gazeteci işsiz kaldı. Bu sayı eskilere eklenmiş oldu. Bizlere de önemli görevler düşüyor. Ama şöyle bir şey var işte; bizler bir taraftanhayatımızı sürdürüp, hayatımızı kazanıp bir taraftan da nasıl haber vermeye devam edeceğiz? Konvansiyonel yollardan sapıp daha başka bir yere gidecek imkânlar bulabiliriz belki. Ama hayatımızı nasıl kazanacağız, burada da çok can alıcı bir soruyla karşı karşıyayız. DSC_0377   -Yüzlerce, binlerce gazeteci çalışamıyor. Evet evet... Bu kadar basın çalışanı ne yapacak, bilmiyorum. Bir kısmı başka sektörlerde iş bulsa,iyi tamam... Ama sadece gazetecilik yapmış olan ve bundan hayatını kazanan insanlar var; yani akademisyenlerde olduğu gibi, başka birtakım kamu görevlilerinde olduğu gibi... Çok hızlı bir şekilde açlığa mahkûm etmeye çalışıyorlar insanları. Ama bundan ne çıkar?! Selahattin Demirtaş “Korku gibi cesaret de bulaşıcıdır,” demiş son röportajlarından birinde, Ekspres Dergisinde... Bu laf çok önemsenmesi gereken bir laf. Tam da duyulmasına ihtiyaç duyulan bir laf bence.   -Türkiye’de gazeteci olmak şu günlerde neyi ifade ediyor? İşsiz olmayı... Türkiye’de bugünlerde gazeteci olmak, bir hikâyenin en hüzünlü bölümünü yaşıyor olmak gibi geliyor yani... Bir dizi olsa, dizi roman olsa gazeteci olmak, çok trajik durumların yaşandığı bir sürü bölümün olduğu bir roman olur. O bölümlerden birindeyiz yine... Ama buradan da çıkılacak ve kurgunun bundan sonra nasıl olacağını biraz da bizim duruşumuz belirleyecek. Çünkü çok kaba kuvvet kullanıyorlar. Yani mecazi anlamda da gerçek anlamda da kaba kuvvet kullanıyorlar. Ama bu kaba kuvvete karşı nasıl akılcı yollar, yöntemler belirleyeceğiz, nasıl duracağız; haber alma hakkı gasp edilen toplumsal kesimlere, aslında bütün topluma bunun önemini nasıl anlatacağız ve onları da bizimle beraber durmaya nasıl davet edeceğiz? Bunların formüllerini arıyoruz ve pes etmiyoruz yani... O anlamda teslim olmayacağız.   -Gazetecilerin kendilerini ve mesleklerini korumak için yapacakları şeyler nelerdir, ne yapabilirler?   Bence gazeteciliği onurlu bir şekilde yapma ısrarını sürdürmek gerekiyor her şeyden önce. Bir arkadaş telefonda,işsiz kalmanın benim için bir hayat şekli olduğunu söyledi ve bunu gülerek söyledi bana. Ama ben de üzerine şunu söyleyeyim, evet, işsiz kalmak var bu işin ucunda. Ama gazetecilik de şu an yapıldığı gibi yapılamaz. Şu anda gördüğümüz örnekler merkez medyada, gazetecilik değil yani... Hani kalkıp da dokuz cumhuriyet yazarı, yönetimden dokuz kişi  tutuklandığında Türkiye’nin en büyük gazetelerinden biri sadece “Silivri’deler...” diye bir başlık altına onların fotoğraflarını koyuyorsa, başlığa başka bir şey  yazmıyorsa, bu nasıl bir gazetecilik yani?!!!“İdare ediyoruz. Bizi anlayın diyorlar,” belki... Tamam, baskı çok büyük, anlıyoruz.  Bu kurumların da tamamen başka ellere geçmemesi çok önemli merkez medyada. Ama kimse kalkıp “Biz iyi gazetecilik yapıyoruz,” diyemez artık. Peki, ne yapmak gerekiyor meslek olarak? Dediğim gibi, çıkış yolları aramak gerekiyor.   -Ne olabilir? İyi soru... Bunun cevabını tek başına verebilmem çok zor.  Gazeteciler olarak bir araya gelip ne yapacağımızı konuşarak bunun cevabını bulacağız, bunu da yapıyoruz. Bir arada meslek dayanışması olarak var olmamızın da getireceği sonuçlar olabilir ama bu baskılar bitmeyecekse, internet siteleriyle devam edecekse vs. bir şey yapmamız lazım. Sürekli yeniden doğuyor olmamız lazım. Nasıl bir çalışma metodu olur, nasıl bir çalışma sözleşmesi olur? Ama bir taraftan da dediğim gibi hayatımızı kazanmamız lazım. Nasıl bir kaynak yaratabiliriz kendini besleyecek? Bütün bunlara bakıyoruz. Bu söylediklerim aslında bir şeyleri tarif ediyor.  Kooperatif mi olur? Ama bunun için de, toplumun haber alma hakkına sahip çıkması gerekiyor. DSC_0388   -Ben de onu diyecektim... Bu hakkı korumak için üzerine düşen katkıyı toplumun ortaya koyması gerekiyor. -Böyle bir kooperatif oluşması sizse mümkün mü? Onu bilmiyorum. Şöyle bir şey var; Gezi’den sonra yurttaş gazeteciliği biçiminde çalışan, bunun iyi örneklerini ortaya koyan arkadaşlar oldu. Onlar fon toplamaya, çağrıyla insanlardan bağış toplama çabasına girdiler. Ne oldu ama? Şöyle bir şey oldu; çok az destek gördüler. Düşündüklerinden çok daha az fon ve bağış toplanabildi.  Başka türlü bir model oluşturmak gerekiyor demek ki... Yaptığımız işin toplumdaki karşılığının ne olduğunu, toplumun yüzde kaçına hitap ettiğimizi, bu problemin toplumun ne kadarı için gerçekten problem olduğunu, şu an bilinçli olarak toplumun ne kadarının bunu ne kadar hissettiğini, hissetmesi gereken kesimlere de nasıl ulaşabileceğimizi; bütün bunları konuşmamız, araştırmamız gerekiyor.   -Birçok Kürt gazetesinin, özgür gündem, AzadiyeWelat gibi gazetelerin yanı sıra şimdi de Cumhuriyet gazetesine operasyon yapıldı. Bunun anlamı nedir? Nasıl anlamlandırabiliriz? Valla tabii, Cumhuriyet’i kapatmak demek toplumun özellikle haber alma hakkına sahip çıkmaya çalışan kesimine, Cumhuriyet okurlarına, onların ötesinde de Cumhuriyet’in ifade ettiği değerlere sahip çıkanlara ciddi bir mesaj vermek demek. Şu çizgiyi geçmeyeceksiniz, demek. Şimdi şöyle bir şey var; içi boş bir dosyayı önlerine itip tutukluyorlar oradaki arkadaşları.  PKK-FETÖ kıskacında her kurumun tepesine binmeye çalışıyorlar. Cumhuriyet’in bugünkü kadrolarını itibarsızlaştırarak devre dışı bırakmaya çalışıyorlar. Yani öyle bir şey yaptılar ki,  yönetimden herkesi aldılar neredeyse. Kolunu kanadını kırmaya çalıştılar gazetenin. Bu ne demektir? Yarın bir gün oranın yönetimine de kayyum atanmasını istemek demektir. Ama biliyoruz ki,  aklı bir kenara bıraktıklarında facialara yol açabilirler. Ama bunu eski yönetimden kişiler yapıyor. Yani çok utanmaları gerekiyor. Şimdi kendilerini bundan ayrıştırmaya çalışıyorlar ama çok geç yani. Kendi küçük iktidar oyunlarını böylesi mide bulandırıcı bir işe dönüştürdüler, Alev Coşkunlar vs... Cumhuriyet’i bu duruma sokarak toplum üzerindeki korkuyu daha da pekiştirmek istiyorlar. Cumhuriyet çok kuvvetli bir örnek çünkü. Çok kuvvetli bir kurum, köklü bir kurum. Oraya bile biz bu şekilde gireriz, diyorlar. Aynı zamanda da “Evet,” diyorlar ya, “Biz hukuku da tanımıyoruz, tamam  mı?! Bizi görüşümüz, bizim fikrimiz bu!!!” Hukukun ortadan kalktığı bir dönemde yaşıyoruz. Türkiye’de hukuk denen bir şey yok.   -Peki, sizce kayyum atanabilir mi Cumhuriyet’e? Artık atayamayacakları bir şey olmadıklarını düşünmüyorum. “Atadık!” derler, olur. - Birçok vakıf üniversitesine kayyum atadılar. Her şey olur yani... Yani biz ihtimali bile konuşmayalım burada. -Biraz da HDP’lileri konuşalım, HDP eş başkanlarının, milletvekillerinin tutuklanması ülkeyi nasıl etkiliyor? İnsanlar karakolda işkence görüyor; Örneğin Hüda Kaya’nın oğlu... Valla şöyle söyleyeyim, HDP’li vekillerinin bu şekilde pervasızca tutuklanması bir kere anayasaya filan aykırı; onu geç... Onları seçenlere de şunu diyorlar“Kardeşim istediğin kadar sen oyunu bu şekilde at, onları seç! ben onları alırım, içeri tıkarım, dağıtırım, kapatırım, yıkarım yakarım!!!” Neyse yani... Şimdi Selahattin Demirtaş’ın içerden verdiği ilk mesaj çok mühimdi. Çünkü demokrasi ve özgürlük mücadelesine devam etmek gerektiğini söylüyordu. Demokrasinin aracı olan seçimler bile bu kadar işlevsiz hale getirildiğinde yeni yöntemler aramak gerekiyor herhalde. Bu hükümetin yaptıkları, bütün memleketi şiddetin kollarına daha da fazla itiyor. İşte tam da bu sırada Selahattin Demirtaş’ın sözüne kulak verip yeni formüller aramak lazım. Zannediyorum, HDP’ içinde de bu yapılıyor şimdi. Meclis’ten çekilmeleri demek, yasama faaliyetlerine katılmamaları demek başka bir şeye “evet,” dedikleri anlamına gelmiyor, meydanı başka birtakım şeylere bırakacakları anlamına gelmiyor; şiddet gibi... Bence tam tersine işlevsiz hale getirilmiş bir meclisten çıkıp sokakta ve mahallelerde halkla birebir çalışmayı, vekillik işini bu şekildi yürütmeyi deneyecekler. Ama ben de merak ediyorum bu konuyu, ben de kendileriyle konuşmayı istiyorum. Keşke bu konuştuklarımızı yayınlayacak bir mecra olsaydı. Çok büyük tehlike görüyorum yani... Hakikaten Demirtaş’ın sözlerine kulak verilmeli. Başkanlık sistemi için yapılacak bir referandumun sağlıklı bir ortamda yapılabilmesi için elden gelenler yapılmalı ve katılım düşük olmamalı. Çünkü katılım düşük olduğunda daha güçlü bir biçimde referandumdan çıkabilir cumhurbaşkanı. DSC_0349 -Halkta bir korku da var. Bu korku meselesi referandumda nasıl halledilebilir? Valla çok gözaltılar oluyor, baskılar oluyor vs.. Yani çok karışık bir dönem bekliyor bizi. Provokasyonlardan da çok korkuyorum ben açıkçası. Yani bu sırf Kürt meselesine ilişkin nasyonalist bir takım politikaların ve şiddet politikalarının beslenmesi için birileri kötü niyetle birtakım provokatif girişimlerde bulunabilir. Yine hep karşımızda olan bir derin devlet oluyor ya,her dönemin derin devleti var;şu derin devlet orada da çalışabilir mi? Yani çok acayip, hassas bir zeminde yürüyoruz. Çatlak bir zeminde yürüyoruz. Onun kırılması, kendimizi boşlukta bulmamız bazen an meselesi gibi geliyor. Bu yüzden çok dikkatli olmamız gerekiyor. Ben Selahattin Demirtaş’ın Ekspres’te yayınlanan röportajını çok önemsiyorum. Cezaevinden gönderdiği mesaja çok odaklanmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü o demokratik siyasetin yolunda duran bir insan oldu hep; bir hak savunucusu... Onun gibi birçok başka arkadaşı da var. Ama bir parti eş genel başkanı olarak söyledikleri son derece önemli. Yani böyle bir baskıya uğrayan bir partinin eş genel başkanı olarak söyledikleri son derece önemli.   -Bütün bu konuştuklarımızdan sonra barış için bir umudunuz var mı? (Şarkı söyler gibi...)Benim hala umudum var. Umut aslında mücadeleyi bırakınca ortadan kaybolan bir şey. Mücadele ettiğiniz sürece umudunuz olmak zorunda. Yani bir arada durmak bile, bak “Dur-mak” diyorum,bir arada durmak bile artık mücadele şekli oldu ve bu gerekli bir şey... Bunu sürdürebildiğimiz sürece bizi gazeteciler, akademisyenler, samimiyetle barışı isteyenler, bu yüzden gerçeklere işaret edenler, bu yüzden dayak yiyenler, bu yüzden işinden atılanlar, bu yüzden hapse atılanlar; bizler samimiyetle barış istediğimiz için göstermeye devam ettiğimiz sürece, bir arada durduğumuz sürece umudumuz da olacak. Yok, dağılırsak dört bir yana, her şey bitiyor.   -Çok teşekkür ederim. Çok güzel bir röportaj hazırlamışsın İshak. Eline sağlık.                

Bu Yazıyı Yazdır