Bu Yazıyı Yazdır

“Cumhuriyet’i susturmak istiyorlar”
 -Aydın abi, ben sana “Abi” diyorum. Aaaa...Öyle zaten. -Öncelikle geçmiş olsun diyorum. -Sağ olasın. -Gözaltına alındınız... Gazeteniz bir haksızlığa maruz kaldı, iktidarın gazabına uğradı. - Evet... - Böylesi bir süreçte biz ne yapabiliriz, sizin sesinizi okurlarımıza belki duyurabiliriz, diye senin yanına geldik. Röportaj teklifimizi kabul ettiğin için de teşekkür ederim. -Rica ederim. - Sence Cumhuriyet’ten ne isteniyor? Niye bu kadar üstünüze geliyorlar? -Cumhuriyet’ten bir şey istenmiyor; Cumhuriyet’i susturmak istiyorlar. Bugünkü yayın çizgisi iktidara batan bir diken. O dikeni yok etmek istiyor. Cumhuriyet’e yapılan operasyon budur.  Sanıldığı gibi saldırdıkları gazeteciler değil, gazetenin kendisi. Cumhuriyet’i susturmak istiyorlar. İnsan haklarından, özgürlüklerden, demokrasiden Kürt sorununa kadar Türkiye’nin bütün kangren olmuş sorunları karşısındaCumhuriyet’induruşu,onları savunması tahammül edemedikleri bir şey. Medyanın büyük bir bölümünü kendi organları haline getirdiler; parti organı gibi çıkıyorlar. Geri kalan bir bölümünü de steril, suya sabuna dokunmayan, kestirmeden anlatacaksak ‘penguenmedya’sına çevirdiler. Aykırı ses çıkartan Evrensel var, BirGün var; bunlar parti organıolduğu için o kadar etkili olamayabiliyor ama içeride ve dışarıda Cumhuriyet hala etkili bir gazete. Cumhuriyet kulak verilen bir gazetede. O yüzden Cumhuriyet’i susturmak istiyorlar. Bu saldırının özü, özeti bundan ibaret. Bunu becerebilirler mi, bilmiyorum. Ama becermek için ellerinden geleni yapıyorlar. 2 -Senin de gözaltına alındığın süreç nasıl gelişti? Valla, bize bir şey yapılacağını biliyorduk, bekliyorduk ama ne yapılacağını bilmiyorduk, neyi nasıl yapacaklarını bilmiyorduk. Aramızda çok konuştuk, şakalaştık bazen; bizi bir yerden vuracaklar da, nereden vuracaklar, diye. Bunu tercih etmişler. Unutmayın ki, Aydın Engin’in, Kadri Gürsel’in, Turhan Günay’ın gözaltına alınması ve ardından da tutuklanması - biz tutuklanmadık ama tutuksuz yargılanacağız-  önemli ama esas Vakıf Yönetim Kurulu’nun altı yöneticisini aldılar.Böylece vakfı yöneticisiz bırakma hesabı yapıyorlar.   -Burada ne amaçlanıyor? -Şu amaçlanıyor; bu ayın 24’ünde Alev Coşkun ve Mustafa Balbay’ın da içinde olduğu birileri, bu gazetedekiyönetimden uzaklaştırılmış olanlar, bu gazetenin imkânlarını kullanan Alev Coşkun, bu gazetede milletvekilliğini, siyasi geleceğini sağlamış, bu gazeteyi tramplen kullanmak isteyen Mustafa Balbay gibileri dava açtılar; Yönetim Kurulu seçimi usule aykırı yapılmıştır, Vakıf Yönetimi Kurulu geçersizdir, diye...Bu konuda Vakıflar Genel Müdürlüğü bir müfettiş görevlendirdi. Bundan bir buçuk, iki yıl önce müfettiş tapu gibi bir rapor verdi; hiçbir usulsüzlük yoktur, bu yönetim kurulu geçerlidir, diye... Bu, dava dosyasına girdi. Ancak imzasız bir dilekçe ile cumhurbaşkanına başvurulmuş. Cumhuriyet Vakfı ile ilgili verilen rapor geçersizdir, bunu iptal edin, yeni bir rapor yaptırın; bu olmaz, denmiş gene aynı adamlar tarafından. Onların başvurusu cumhurbaşkanına... Yani düşün! Yeniden Cumhuriyet’e dönmek isteyenler, cumhurbaşkanından medet umuyorlar. O da, ah fırsat bu fırsat, demiş. Vakıflar GenelMüdürlüğü’ne bir talimat verildi, yeni bir müfettiş tayin ettiler. Bir yıl önce verdikleri raporu yuttular ama o dosyada duruyor. Mahkeme dosyasında “Hayır, bu yönetim kurulu yanlış seçilmiştir, Artık yöneticisi kalmamıştır -onlar da tutuklu- o yüzden Cumhuriyet Vakfı’na 12 yönetici tayin edin!” diye başvuruyor Vakıflar Genel Müdürlüğü. Bundan bir ay kadar önce bu davanın duruşması vardı; bir kadın hâkim bakıyordu. Bizim izlenimimiz, bilemeyiz tabi, bu kadın hâkim hukukçu gibi davranarak reddedecekti bu şikâyetleri. Ancak tam karar vereceği gün, Mustafa Balbay bu davaya müdahil olarak katılınca mecburen bir celse daha erteledi; bu ayın 24’üne... Bu ay da kadın hâkim emekliye ayrıldı. Emeklilik için kendisi başvurmuş görünüyor ama bana sorarsan;ayrıl ki biz seni almak zorunda kalmayalım buradan, denmiş;ispatlayamamtabii bunu... Onun yerine yeni mahkeme ve yargıç oluşuyor, o karar verecek ki, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yeni yazısını kabul ederse, bu vakıf tamamen gider, onun yerine mahkemenin tayin edeceği 12 vakıf yöneticisi gelir. Cumhuriyet’in patronu olurlar, ancak onlarla beraber çalışacak gazetecileriçalıştırırlar, yoksa kapının önüne koyarlar. Cumhuriyet’in yayın politikasını kendileri tespit ederler, şimdiki vakıftan farklı olarak... Hesap bu... Böylece; kayyum atarsak içerde dışarda çok gürültü kopar, kayyum atamayalım Cumhuriyet’e. Onun yerine mahkeme kararıyla vakıf yönetimini yeniden oluşturduk; diyerek kendi paralellerinde bir vakıf yönetim kurulu oluşturmaya çalışıyorlar. Balbay’ı, Alev Coşkun’u filan da koyarlar mı, yeni vakıf yönetim kuruluna, onu bilemem. Ama seni beni koymayacaklarını biliyorum. Dolayısıyla böyle susturacaklar; bu susması demektir Cumhuriyet’in,hiç tartışma yok. Bu da sökmezse, olabilir, kayyum atamayı da göze alabilirler. Ama amaçları Cumhuriyet’i susturmak.   -Söz konusu kişiler, Mustafa Balbay Cumhuriyet’le var oldular, biliyoruz. Kürtçede bizim bir deyimimiz var;  Ağacın kurdu ağaçtan olmazsa ağaç çürümez, derler. Neden böyle davranıyorlar?   Çok karışık bir cevabı yok bunun... Alev Coşkun gazeteci değil. Bu gazetede Vakıf Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı’ydı İlhan Selçuk’un döneminde. Buradan para alıyordu. Daha önemlisi siyasette var olmak için de Cumhuriyet’i kullanıyordu; muhtarlara cumhuriyet antetli kağıtlarla mektup yazmak falan gibi... Bir de Cumhuriyet’te üst düzey yönetici olmak toplumda itibar sağlar, bir sürü kapı açılır; o yüzden istiyor. Mustafa Balbay ise hem milletvekilliği yapmak hem yazarlık yapmak istiyordu. Kendisine, seç kardeşim, dendi. Ya siyaset yapacaksın, ya milletvekilliği yapacaksın, ya gazetecilik yapacaksın. Cumhuriyet’in ilkeleri çok nettir, bir partiye üye olan ve parti için çalışanlar Cumhuriyet’e çalışamazlar. Bizim çok eskiden, Nadir Nadi’den kalma ilkelerimiz var. O, ben hem onu hem bunu istiyorum, dedi. Olmaz, dediler. Milletvekili adayı oldu ve seçildi; biraz da Cumhuriyet sayesinde seçildi. Cumhuriyet’teniçeri alındı, bilmem ne oldu. Yoksa kim tanır Balbay’ı. Şimdi tekrar gazeteye yazar olarak dönüp daha sonra da milletvekili olmak gibi hesaplar yapmakta;bilemiyorum. ‘Ağacın kurdu’ meselesi değil, onlar buradaki pozisyonlarını elde etmek istiyorlar. Onların bunu elde etmesi demekse, şu anda gazetenin Akın Atalay yönetiminde sürdürmekte olduğu yayın çizgisini terk edip, daha ulusalcı bir çizgi izlemesi demek. Unutmayın ki şu anda FETÖ ile ya da Gülen Cemaati ile nikâhı bozdu, Tayyip Erdoğan; dövüşüyorlar.  Onun yerine yeni bir ortak buldu kendine. İster buna Vatan Partisi deyin,İster Aydınlık deyin, ister kendisine ‘ulusalcı’ diyen çevreler deyin. Okursanız Aydınlık’ı, okursanız sosyal medyayı göreceksiniz; tam bir nikâhhalindeler,beraber yürütüyorlar. Özellikle Vatan Partisi’ndekiistihbaratçılıktan gelme yüksek rütbeliler, generaller, albaylar; bunları televizyon ekranlarına bol bol çıkartılıyorlar, anlatıyorlar. El koymak isteyen çevreler bunlar Cumhuriyet’e. Bu koalisyonda Alev Coşkun çok yakın Aydınlık’a. Balbay’ı bilmiyorum ama Ulusal Kanal’da filan çıktığını biliyorum. Hani örnek olarak vereyim, bana teklif bile edemezler; Ulusal Kanal’da programa gelir misiniz, diye. Alacakları cevabı tahmin ederler. Balbay çıktı konuştu orada... Alev Coşkun çok konuştu. Yani bir el birliği etmiş durumda bana sorarsanız ulusalcı bile olmayan, faşizan eğilimler besleyen kanatla...  Çünkü AKP’nin de böyle bir sayıca değil ama ağırlığı olan bir desteğe ihtiyacı vardı Gülen’le kapıştığı için... Bu nikâhı yaşıyorlar; o nikâh da şu anda bizim üstümüze çullandı. 3   -Savcılıkta size yöneltilen suçlamalar neye işaret ediyordu? Türkiye’de yargının durumunu nasıl tarif edersiniz?    Bugün avukatlar Çağlayan’dan buraya cübbeleriyle yürüyüş yaptılar; siz gelmemiştiniz daha... Güzel bir dayanışmaydı, onurlandık. Ev sahibi olarak iki laf da benim etmemi istediler. Ben orada dedim ki; hukukçular her zaman bizim yanımızda oldu, gerçek hukukçular... Bundan şüphemiz yok, şaşırmadık, yürüyüp geldiğiniz için sağ olun. Ama şaşırmadık... Biz hukukçu aramıyoruz, o var... Biz hukuk arıyoruz, o yok... Yargının durumunu sordun... Şu anda özellikle Sulh Ceza Hâkimlikleri denen Sulh Ceza Mahkemeleri’ni tutuklama makinasına dönüştürmüş bir yargı erki var karşımızda. Yargıtay’a kadar uzanan çizgide de Tayyip Erdoğan’a teslim olmuş bir yargı var. Bu yüzdenTürkiye’de hukuk yok, derken laf olsun diye söylemiyorum. Bizi gözaltına aldıklarında sorduklarına gelince... Deli saçması şeyle sordular. Ben gece saat 2.00 sularında serbest bırakıldım, yurt dışı çıkış yasağı konarak... Hikmet Çetinkaya ile beraber... Herhalde yaşımızdan dolayı ya da “Biz adiliz. Bak bazılarını da bırakıyoruz,”diye bilmek için. Serbest bırakılınca gazeteye geldim. Benim evim burası, sonra uyumaya evime gittim. Orada bana kameralar döndü; ne diyorsunuz, dediler. Çok kısa bir cümle kurdum;ben kıdemli bir basın sanığıyım -kiöyleyim-, yani 47 yıldır bu meslekte nice yargıç nice savcı gördüm basın sanığı olarak. Önüme çok dosya, önüme çok iddianame geldi beni suçlayan. Bazıları ciddiydi. Hakikaten 141 değil de 142, komünizm propagandası yapmış olabilirim. Komünist Partisi üyesiydim. Bazıları ciddi iddianamelerdi, savunmakta zorlandık ama becerdik gene de. Bazıları ciddi değildi, içi boştu; ‘ya bundan dava açılmaz” diyebileceğimiz... Ama bu defaki öyle değildi. O yüzden içi boştu dosyanın, kof bir dosyaydı, demeyi yeterli bulmadım. Bu ‘ahlaksız bir dosyaydı,’ dedim. Bu güne kadar gördüğüm en ahlaksız dosyaydı, dedim. Bunda ısrar ediyorum. O gün bu laf kendiliğinden ağzımdan çıktı. Sonra bir daha düşündüğümde veya televizyondan dinlediğimde; aferin bana, dedim. Kendimi alnımdan öptüm. Doğru bir laf etmişim. Bu ahlaksız bir dosya. Hiçbir kanıt yok. Ya da ‘kanıt’ diye önüme çıkartılanlar, ayıp, utanç verici şeyler; gülünç... Gelecek yıllarda bu mizah değil,  kara mizah olacak, “Bir zamanlar Türkiye’de bir gazeteciye böyle bir soru soruldu!”  gibi... Savcının şahitliği biçim mesleğimizde biraz makbul bir şey değildir. Cumhuriyet sanıkları, savcının tanıklığı... Bu laf her şeyi anlatıyor. Orada Alev Coşkun tanıklık yapmış. Namık Kemal Boya diye Cumhuriyet’le ilgisi olmayan kendin kendini CUMOK’çu ilan etmiş tanıklık yapmış. Benim hapishane arkadaşım 71’de. O zaman da Deniz Gezmiş grubunun arkasında dolaşan ve onların da “Ulan bu herifte!Alllah Allah!” dedikleri... O mesela savcıda ifade vermiş. Balbay galiba Akşam gazetesinde yani havuz medyasında uzun bir konuşma yapmış. Twit’ler attı, “Bu gazetede FETÖ’cülere, PKK’lılara yer var; CHP milletvekillerine yer yok,” filan gibi... İhbar eden şeyler bunlar. Kim FETÖ’cü kim PKK’lı bu gazetede?! İsim söyle, derler adama. Savcılar bunu sormamışlar. Ben sordum; “İsim sormadınız mı?” dedim. “FETÖ’cüler gazetede” demiş. Bari onların adını söyleseydi de yakalasaydınız, hepsini yakalıyorsunuz; dedim. Ben soru soruyorum sadece Aydın Bey, dedi. Böyle tanıkların ifadelerini sayfa sayfa ekran ekran önümüzden akıttılar. Buna ne diyorsunuz, dediler. Buna cevap vermeyi züladdederiz, dedik; sadece ben değil, öbür arkadaşlarım da... Bir de kişisel olarak tuhaf sorular sordular. Uzun uzun anlatmayacağım, bir tane örnek vereyim, ben 10 Temmuz günü “Cihanda Sulh Yurtta Peki Ne?” başlıklı bir yazı yazmışım. Bu yazınız, dedi, gösterdi. Okumaya kalktı; Okumayın,ben biliyorum kendi yazdığımı, dedim. 10 Temmuz’da yazmışım. Siz burada ‘Cihanda Sulh, Yurtta Ne?’ diye sormuşsunuz, 5 gün sonra darbeciler yurtta Sulh Konseyi adıyla çıktılar. Siz onlara mesaj verdiniz; bunu veri kabul ediyorlar. Yani benim mesaj verdiğim kesin! Ben darbecilere; hadi bakalım, toplanın mesaj geldi, darbe yapın,demişim herhalde! Savcının merak ettiği bu da değil. Bu talimatı size kim verdi, diyor. Biri bana talimat vermiş olması lazım! Şimdi bu soruya cevap verilebilir mi? nasıl cevap verilebilir? Vallahi billahiben kimseden talimat almadım!!! Cihan sulhu anladık da yurtta savaş açtınız, kendi yurttaşlarınızı bombalıyorsunuz. Evlerini tahrip ediyorsunuz. Yurtta da sulh olması lazım, siz savaş açtınız, anlamında bir eleştirel yazıydı dedim savcıya. Dinlemedi bile... İfadeye geçti ama... Böyle sorular sordular, deli saçması sorular... Ondan sonra da Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevk ettiler gece yarısı. O da bizi fazla dinlemeden; şu şu ikisi serbest, yurt dışına çıkışı yasak. Şunlar tutuklandı, dedi. Arkadaşlarımızı içeri attılar. Akın Atalay sahiden yurt dışındaydı, çok önceden ayarlanmış bir toplantı için. Akın Atalay da evvelsigün döndü zaten. Tersini düşünmek mümkün değil. Arkadaşımı tanırım, bedel ödemekse bedel öderiz biz. 10 arkadaşımız Silivri’de. 4 -O günden sonra gazetenin önünde büyük bir dayanışma gerçekleşti. Bütün kesimlerin, özellikle sol kesimlerin dayanışması... Az önce söylerdiniz, avukatlar yürüyüş yapıtı.Bu gibi dayanışmalardan memnun musunuz?   Kuşkusuz çok memnunuz. Onurlandık. Burada da sizin sayenizde, sizin aracılığınızla söylemek isterim, bu tür dayanışma eylemlerinde gelen gruplar arasında slogan savaşı, pankart savaşı çok olur; eski tecrübelerime dayanarak söylüyorum. Bu defa bizim yanımıza gelen CHP’liler, HDP’liler inanmayacaksınız ama TGB’liler -şu ulusalcı çocuklar- arasında hiçbir, itiş kakış olmadı, ortak sloganlarda anlaştılar. Birbirleriyleslogan yarışına girmediler. Cumhuriyet’e sahip çıktılar. Bu çok uzun zamandır olmadı. Ayrıca Cumhuriyet önünde çok kitlesel dayanışma eylemleri oldu. Gezi ruhu canlandı adeta. Çünkü bir eşik aşılmış. Bunlar bizim çok değerli. Ancak bunlar sonucu ne kadar etkileyecek, bilmiyorum. Şu anda CHP’nin daha sıkı sarılmasıyla belki -ondan da emin değilim-  bu gazetenin kayyuma teslimi veyahut mahkemenin tayin edeceği bir vakıf yönetimine teslimi belki önlenebilir. Bu ‘belki’yi fazla söyledim, sık sık tekrarladım. Bizi karanlık günler bekliyor. Sen sormazsın belki, onu da söyleyeyim; Cumhuriyet susturulursa halkın haber alma hakkının son kertesi de yok edilmiş olur; bunu biliyorum. Ama gene de sonuçları ölümcül değildir. Halk çok çok, doğru haber alamaz; bundan mahrum olur. Daha önemli bir gelişme var; son HDP tutuklamalarıyla “Ey Kürtler! Size siyaseti yasakladım” dediler. Siyasetin yasaklanmasının bir tek anlamı vardır; savaş... Dolayısıyla önümüzde kanlı ve karanlık günler olduğu kanısındayım. Hükümet aldığı kararla savaşla çözmek istiyor Kürt sorununu. Dünyaya namlunun ucundan bakan şahinler diğer tarafta da var; onların da önü açıldı. Güvercinlerin, barışçıl çözümü, parlamenterçözümü savunanların sesi kısıldı şu anda. Sesleri kısık çıkıyor. Sadece tutuklananların değil, öyle düşünenlerin de.Baksana kardeşim! Adam savaş açmış sen hala parlamenter çözüm, barışçıl çözüm diyorsun; diyenlerin sesi yükseliyor. Bu yüzden kanlı ve karanlık günler var önümüzde. 5 -Tutuklu arkadaşlarınızım durum nasıl? İyiler orada. Ben tanığım, hiçbiri gözaltında iken ne titredi, ne korktu, ne ürktü, ne ağladı ‘benim başıma neler geldi’ diye... Dimdik durdular. Bunu laf olsun diye de söylemiyorum. Onurlandım çünkü.Muhasebedeki gencecik kadın arkadaşımızGünseli’nin siyasetle alakası yoktu; bile aslan gibi dimdik durdu. İki yıl önce istifa etmiş mali işler müdürümüzü de getirdiler, ta Dikili’den.  O da aslan gibi durdu. Bunların siyasi bir tarafı yok. Diğerarkadaşlarımızo kadar sağlam durdu ki, nezarethanenin müdürü bir baş komiser var,bana “ Engin Bey böylesini de hiç görmedik, kahkahalarınız sokaktan duyuluyor,” dedi. Rahattık, keyifliydik. Silivri’de de aynı şeyi sürdürdüklerine eminim. Ne kadar kalacaklar, bilmiyorum. AKP’nin yaptığı değişikliklerde savcıların ne zaman iddianame yazmaları gerektiğine ilişkin bir kısıtlama yok; iki ay da sürer, on gün de sürer, bir yıl da sürer, iki yıl da...  Hiçbir yasal engel yok. Cezalandırmak için iddianameyi geç yazabilirler. Hadi iddianameyi yazıldı, ya tamam içi boş bir dosya, ağır ceza mahkemesine çıktılar diyelim, Ağır Ceza Mahkemesi ilk duruşmada tahliye edebilir, etmeyip 3 ay sonraya gün de verebilir. Bütün bunları bilmiyoruz,  falcılık yapamayalım ama arkadaşlarımız bir süre orada yatacaklar. -Bunun yanı sıra HDP eş başkanları ve milletvekilleri tutuklandı. Bunu nasıl değerlendiriyorsun Aydın Abi? Eh, söyledim onu... -Tamam, geçiyorum... Yaşanan bunca şeyden sonra barış umudun var mı?   Çok zayıfladı... Barışı savunmaya inatla devam etmemiz lazım. Kürt sorununda barışçıl çözümün yollarını, yöntemlerini ısrarla ve inatla söylememiz lazım. Ama bugün geldiğimiz aşamada hiç kimseye de kof ümitler dağıtmayalım. Çok zayıfladı barışçıl çözüm... Bunun yerine hükümet açık seçik askeri yöntemlerle, 35 yıldır yaptıkları gibi askeri yöntemlerle Kürt sorunun çözmek istiyor. Çözemeyecekleri belli... Hayat bunu gösteriyor, sadece Türkiye’dedeğil; Güney Afrika’da da çözemediler, Kolombiya’da da çözemediler, Venezuela’da da çözemediler,Kuzey İrlanda’da da çözemediler. Bu mümkün değildir. Ama dar kafalı siyasetçiler ve dar kafalı apoletliler hala bunda ısrar ediyorlar. Bugün artık savaş PKK’yla savaşın çok ötesine taşındı, Kürt halkına karşı savaşa dönüştü. Bu yüzden sorunuza üzülerek söylüyorum ama olumlu bir cevap veremiyorum. Barış umudu çok zayıfladı. Çabalayacağız, uğraşacağız; dilimizin döndüğü, aklımızın erdiği kadar... Ama sesimiz çok duyulmayacak. 6 -Peki, eklemek istediğin bir şey var. Bir şey, yok ben söyleyeceklerimi söyledim zaten. -Çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim.  

Bu Yazıyı Yazdır