“Herkesle iyi geçinmek için hava gibi olmak lazım. Renksiz, kokusuz… “ Elif Şafak’ın “” adlı romanında geçen bir cümle… Aynı zamanda romanı en iyi anlatan cümle de diyebiliriz. Yine gündemde olan din konusunun ele alındığı romanda mesafeleri koruyan bir anlayış, temkinli ve yüzeysel yaklaşım var.
Şirin, Mona ve Peri… Günahkâr, İnanan ve Şaşkın… Münkir, Mümin ve Mütereddit… Bu isimlerden oluşan bir üçgenle bir coğrafyanın siyasi ve sosyal analizi yapılan romanda; kendini Araf’ta hisseden kahraman üzerinden dine bakış verilmiş. Yazarın Münkir, Mümin ve Mütereddit’i aynı evde buluşturması bir yana inananın karşısına günahkârın konulması sorgulanması gereken bir bakış açısı.
Romana kısaca bakmak gerekirse eğer, Peri’nin ailesindeki bölünmenin hiçbir sahiciliği bulunmuyor. Çok fazla zorlama olmuş ve gerçeklik duygusu vermiyor. Örneğin Peri’nin annesi hurafelere inanacak ölçüde dindar, küçük ağabeyi faşistlik sınırlarını zorlayan bir milliyetçidir. Babası ise Atatürkçü bir laik, büyük ağabeyi de solcudur. Ancak ailedeki bu kişiler arasındaki çatışmalar birkaç didişme dışına çıkmaz. Yaşamları bu çatışmalardan dolayı değişmez. Peri daha çok babasına ve büyük ağabeyine yakınlık duysa da kendini arada kalmış duyumsar. Bu ‘arada kalmışlık’ Oxford Üniversitesi’ne gittiğinde de artarak sürer. Orada da Peri’yi ailesindekine benzer bir çelişkiler yumağı beklemektedir.
Peri’nin kafa karışıklığı aslında Türkiye’nin kafa karışıklığı, diyor Elif Şafak. Her tarafından bir yere çekilen, bu karmaşada kendisini, benliğini kaybetmek üzere olan Türkiye’nin karmaşıklığı, belirlemesine rağmen yazarın kafa karışıklığı romana hâkim olan temel duygu.
Romanın tam orta yerine Profesör Azur’la birlikte Tanrı dersinin konulması, kahramanın bir başka kaosa sürüklenmesine neden olur. Üstelik kitapta iki karakter olamayan kahraman arasındaki olay, roman boyunca bir sır olarak sürüklüyor okuyucu. Sonunda tam bir hayal kırıklığı… Bir türlü toparlanamamış düşünceler soru işaretleriyle romanı sona taşıyor.
Romanın nasıl bir mesaj verdiği net olarak anlaşılmasa da “Küçümseme, dışlama kimseyi; hiç olmazsa anlamaya gayret et; zira yalnızca Öteki’nin aynasında, görebilir insan Tanrı’yı… “ gibi cümleler umut veren yaklaşımlar olarak ele alınabilir.
Sonuç olarak yazar, aklına gelen her konuya değiniyor kitabında. Anne kız ilişkileri, bekâret konusu, bitmeyen yüzeysel din tartışmaları, AB’ye girme sorunu, ABD’de İkiz Kulelere terörist saldırı, İstanbul’da patlayan bombalar... Bu konular bir romana elbette konu olabilir. Ancak bu konuların ele alınış biçimi derinlikten bir hayli uzak, tahliller ise çelişkilerle yüklü.
Diğerlerinde olduğu gibi tatil kitabı olma özelliği taşıyan Havva’nın Üç Kızı; çelişkileriyle, yarım kalmışlıklarıyla, kafa karışıklığıyla, kavram karmaşalarıyla hakikaten ülke gerçeğinin bir yansıması.
” Yaz ve sil. İnanç ve şüphe… Cevaplar ve sorular. Hem bilgiyi önemse, hem bildiklerini sorgula. Asla bir yere demir atma. Adresin değil, sadece ayak izlerin olsun bu dünyada. ” diyerek romandan bir cümleyle noktalayalım yazıyı…
