Bu Yazıyı Yazdır

“Bilim üretmeye devam ediyorum...”
Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı'yken Barış Akademisyenleri Bildirisi sürecinden görevden alındı, daha sonra bir kararname ile birçok arkadaşıyla birlikte kamudan atıldı. Ancak bu değerli akademisyenin ilk soruşturması elbette bu değil. Dilovası'nda zehir saçan fabrikaları gündeme getirdiği süreçte de tehdit ve baskılara maruz kalmış, yine görevden ihraç edilmesine ramak kalmıştı. Onur Hamzaoğlu kolay pes edenlerden değil. Barış ve demokrasi mücadelesini şimdi de son kongrede eşsözcülüğüne seçildiği HDK saflarında sürdürüyor. Onur Hamzaoğlu ile buluştum ve kendisine barış ve Türkiye gündemi hakkında sorular sordum...   -Hocam söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Ayrıca yeni görevinizde de başarılar dilerim. Hayırlı uğurlu olsun.  Umarım sizin çabalarınızla bu ülkeye barış gelir. Siz bir barış insanısınız. Sizi öyle biliyoruz.  Onur Hamzaoğlu, siz bilimi halk için yapan bir bilim insanısınız. Bilim tarafsız olabiliyor mu Türkiye’de?   Hemen söyleyelim, hayır.  Başka hiçbir yerde de zaten bilimsel bilgi üretimi tarafsız olamaz. Bilimsel yöntem, iki boyutta incelenmelidir, iki aşamada... Bunlardan ilki tanımlama aşaması, ikincisi sınama aşamasıdır. Sınama aşaması diye ifade ettiğimiz ikinci aşamada hipotezleri sınamak için uygunaraştırma tekniğini seçersiniz, veri toplama tekniğini seçersiniz; verileri toplar ve bunu analiz edersiniz. Ve size bir sonuç grubu çıkar. Bu doğal bilimlerde de toplum bilimlerinde de böyledir. Burada bu yolu izleyen herkesin elde edilen verilerle benzer sonuca ulaşması beklenir. Yani bir bilim insanının tarafsız olması gereken aşama bilimsel yöntemin kullanıldığı sınama aşamasıdır. Onun öncesinde, hangi konuda çalışacaksınız ve konuyu hangi bağlamda alacaksınız ve hangi hipotezlerini kuracaksınız? Bu aşamada ise dünyanın her yerinde bilim insanı taraflıdır. Bunu, kendi ülkemiz için, bağımlı kapitalist bir ülke olarak Türkiye için düşünecek olursak; patronlardan yana bir hipotez grubunun içinde mi olacaksınız,yoksa toplumdan, sınıftan, halktan, halklardan yana hipotezleriniz mi olacak? Onlar adına mı bir şeyler yapacaksınız? İşte taraflılığın göbeği tam da burası... Dolayısıyla ben de bir bilim insanı olarak bilimsel yöntemi kullanırken tanımlama aşamasında her zaman tarafım. Toplumdan yana, halktan yana, emekten yana, sınıftan yana bir taraf olarak bu güne kadar bilimsel bilgi üretmeye çalıştım.  DSC_0504 -Dilovası’na gelelim. Dilovası’nda zehir saçan fabrikaları gündeme getirenlerdensiniz? O süreçte neler yaşandı.   Ben ve arkadaşlarımdan önce de Dilovası’nda yaşanan sorunları çalışan akademisyenler, araştırmacılar vardı. Ancak o çalışmalar bizdekilerden farklı olarak, bilgi üretildikten sonra akademik dosyalarda, akademik unvanlar için kalıyordu. Biz yapmış olduğumuz çalışmalarda elde ettiğimiz bilimsel bilgiyi, o bilginin sahipleri olan insanlarla, toplumla dolayısıyla Dilovası ve Kocaeli’nde yaşayan insanlarla birinci elden paylaştık. Olan da zaten o zaman oldu. Halk kendi yaşadığı koşulların ne olduğunu gördü. Bildiğini resmi bir biçimde verilere dönüştürmüş oldu ve onun üzerine bazı taleplerde bulundu. Taleplerin en önemlisi, Dilovası’ndaki hava kirliliğinin en kısa zamanda önlenmesi yönündeydi. Çünkü biliyoruz ki,  Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımlamasına göre hava kirliliği de sigara gibi akciğer kanserinin en bilinen nedenlerinden biri.  Dolayısıyla o riski yaşamak istemediklerini söylediler. Öyle başlayan bir serüven... Ve şöyle bir geliş oldu; biz 2000 yıllarının başından itibarenDilovası’nda çalışıyoruz. Neler olduğunu ve hava kirliliğinin hangi aşamada olduğunu, insanlara nasıl yaşadıklarını göstermeye çalışıyoruz ki, dikkat çekelim ve o soruna hiç olmazsa çözüm yönünde bazı girişimlerin yapılmasını sağlayalım diye... Bizim bu çalışmalarımızın en yoğunlaştığı 2009 yılı itibariyle Kocaeli’nde de, dördüncüDemirÇelik İşletmesi’nin kurulmasıfaaliyetivardı. Bu, Güney Koreli bir demir çelik devi, KOSKA adı altında... Daha önce Hindistan’da böyle bir fabrika kurmaya çalışmışlar ama oradaki halk onları istememiş ve vazgeçmek zorunda kalmışlar. Onun üzerine hükümet ve dönemin cumhurbaşkanının teklifi ile Kibar Holding’le ortaklık kurarakTürkiye’ye gelmek istemişlerdi. İşte bizim annelerin ilk sütünde, bebelerin ilk kakalarında bulduğumuz ağır metalleri araştırmanın detaylıları da o günlerde elimize geçmeye, o bilgi üretilmeye başlanmıştı. Ve bu fabrikanın kuruluşu ile ilgili toplumsal muhalefete de en azından bir katkı sunulunca ortalık karıştı. Özellikle Büyükşehir Belediye Başkanı ardından onunla dayanışmaya giren Kocaeli Üniversitesi, o dönemin rektörü Sezer Şener Hanım, Kocaeli Valisi; hep beraber, sanayi odasıyla beraber benim değişik alanlarda YÖK’e şikâyet edilmemi sağladılar.Mahkeme açılması, disiplin soruşturması, ceza soruşturması süreçlerini başlattılar. Ciddi bir taciz,tedirginlik ve baskı yaşamış olduk. Her şey 5 yıl sonra, bu yıl haziran ayında tamamlandı. Yapmış olduğum bütün işlemlerle ilgili olarak ‘Ceza ile ilgili bir mahkemeye gidilemeyeceği, bunlarla ilgili başlatılan girişimlerin haksız olduğu,’Danıştay Daireler Kurulu tarafından da tanımlanmış oldu. Ben yaptıklarımın karşılığında, en azından Dilovası halklarıyla beraber birlikte çalışmak gibi bir onuru yaşamış oldum. Büyükşehir Belediye Başkanı yapmış olduğu hakaretten dolayı para cezası aldı. Sezer Şener Hanım üniversitedeki rektörlük görevinin bitiminden sonra üniversitede kalmayı tercih edemedi, üniversite ve kentten ayrıldı. Ama biz Dilovası ve Kocaeli halkıyla, halklarıyla beraber yolumuzu yürümeye devam ediyoruz. DSC_0534 -Tehdit filan alıyor muydunuz o dönemde? Şöyle... Asistanlarımdâhil, kongrelere gidişlerimiz-kamusal fonlarla gitmemiz gerekiyordu üniversiteden-hiçbirgerekçe gösterilmeden bu fonlardan karşılanmıyordu. Bölümümüzün kadro gereksinimleri karşılanmıyordu. Benim sözlü olarak paylaştığım araştırma kapsamlarında hiçbir fon alamayacağım konusunda açık söylemlerde bulunabilecek kadar cesaretliydiler. Bu şekilde oluyordu. Onun dışında yalnızlaştırma vardı üniversite içinde olabildiğince... Ve benimle görüşen öğretim elemanları, doğrudan doğruya rektör tarafından birebir tehdit ediliyorlardı görüşmemeleri için. Onun dışında Kocaeli yerel basınındaki kalemşorlara özel yaşantımla ilgili bilgiler -yine yönetim tarafından- aktarılıp onlar üzerinden polemikler yaratılan süreçleri yaşadık. Beş yıl o anlamda ağır geçti...   -Barış Akademisyenleri sürecinde de size çok saldırdılar. O süreçte neler yaşadınız?   2015 Haziran genel seçimleri Türkiye’de on yılı aşkın süren, tek parti hükümetinin sonlanması anlamına geliyordu. Ama bu seçimler doğrudan doğruya muhatapları tarafından -kimuhataplarından biri o dönem hükümetin, o dönemin cumhurbaşkanı- yok sayıldı. Ama ben şunu da söylemek isterim, genellikle isimler üzerinden gidiyoruz. Biraz daha geniş bir pencereden baktığımız an göreceğiz ki, kapitalizm hem dünyada merkez kapitalist ülkelerde, hem bizim gibi bağımlı kapitalist ülkelerde bunalım içinde... Yapısal krizi devam ediyor ve derinleşiyor. Dolayısıyla bu dönemde sistemin yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Hepimiz biliriz, emperyalizmde bir kriz hali varsa,kapitalizm ile ilgili buhran derinleşiyorsa, siyasal olarak burjuva demokrasisinden çark edip kendini yeniden üretebilmek adına, yeni koşullarda iktidarı kaybetmemek adına faşizmi kullanırlar. İşte esasında 7 Haziran seçimleri Türkiye’de de böyle bir miladın tarihsel olarak belki başlangıcı kabul edilebilir.  Sonra şiddet ve baskı ortamları, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir seçimin yok sayılması süreci, bakanların bazı ilçelere girememesi gibi bir durumun olması, kente merkezlerindeki, başkentteki patlamalar... Bütün bunların bir korku duvarıyla beraber örüldüğünü görüyoruz ki, faşizm için entemel araçlardan bir tanesi korku duvarı yaratmak... Pek çok aracı kullanarak yaratmışlardı bunu. İşte tam o sırada da bir grup akademisyen tarafından “Bu suça ortak olmayacağız!” metni gündeme getirildi. O metne imza atanlar ne kadar farkında bilmiyorum ama o metnin tarihsel bir özelliği var. O da şudur; Türkiye akademik tarihinde benim bildiğim,  bir metin ilk defa muhatabının doğrudan doğruya devlet olarak tanımlamıştır. Biz o metinle beraber, devletten barış içinde yaşama hakkımızın koruyup sağlamasını talep ettik. Esasında bu metnin özü budur. Bunun gereğini ne şekilde yapacağı da söylendi kendilerine... Ama bu metnin içeriğinden çoko dönemde yaratmış olduğu atmosfer, doğrudan doğruya birilerini çok kızdırdı. Kızmalarının sebebi de bence korku duvarında yaratmış olduğu çatlak. O küçük çatlağın büyüyeceğini gördüler. Bizler oturduğumuz yerden –akademisyenler olarak söylüyorum- onlarca metne imza atıyoruz. Bugüne kadar duyduk mu hiç, herhangi bir metin nedeniyle akademisyenlere soruşturma açılmış, gözaltına alınmışlar, yok tutuklanmışlar! Toplu işlerde hiç böyle şeyler olmaz. Ama dediğim gibi devletin, devletin organlarının, sistemin krizi ve korku duvarını yükseltme çabaları var. Bunu gerekçeolarak gösterilmiş oldu ve 11 Ocak 2016’da açıklanan bu bildiriden hemen sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bildiğiniz gibi devlet geleneğiyle bağdaştıramayacağımız bir dil ve üslupla bizlere hakaretler etti. Öfkelerini dile getirdiler. Ve devletteki memurları da, üniversitedeki memurları da –örneğin Kocaeli ÜniversitesiSenatosu- hemen iki gün sonra 14 Ocak Perşembe gibi ‘Böyle bir metni imzalamanın teröre destek vermek olduğunu,terör örgütünü beslemekle aynı olduğu, bu nedenle de üniversitede buna imza atanlarla ilgili gerekli işlemin yapılacağını’ karar altına alıp bu kararı kamuoyuyla web sayfasından paylaştılar. Biz de -imzacı bütün öğretim elemanları- ertesi sabah evlerimizden derdest edilip gözaltına alındık. O süreçte gözaltı, toplumsal muhalefeti birden organize ettiKocaeli başta olmak üzere...  Gerçekten hiç tahmin etmeyeceğimiz bir şekilde bir yıllık bir süre içinde Kocaeli’nde görmediğimiz bir kitle oluştu. Birkaç bin kişinin hemen o gün, o saatlerde, üniversite elemanları ve öğrencilerimiz de dâhil, adliyenin önünde biriktiğini öğrendik. Sanıyorum, bunun da etkisiyle bizi geç saatlerde o gün gözaltından salıverdiler. Sordukları sorular hakikaten ipe sapa gelmez, akıl durduracak nitelikte sorulardı. Burada kimsenin kafasını karıştırıp canını sıkmayalım, “Hakikaten düzey bu mu?” demesin hiç kimse...  O gün akşam benim sorgumu yapansavcıya BM’nin 1978, 1984 Genel Kurulu Kararlarını numaralarıyla beraber anımsattım, kendisi bilmiyormuş. Onun dışında Uluslararası Yaşam Hakkı Kongresi’ninSantiago’da yapılan 2010 yılındaki toplantısında yayımlanan bildirgesinde yer alan 5. ve 3. maddenin Türkiye’de ne anlamda kullanılması gerektiğini kendilerine anlattım. O günü, öylece tamamladık. Ama bu bitmedi tabii ki... Hemen disiplin soruşturmaları açıldı bizim üniversitemizde. Ama şu ana kadar benim bildiğim kadarıyla Boğaziçi Üniversitesinde eski rektör döneminde, ODTÜ’de, 9 Eylül Üniversitesinde herhangi bir soruşturma açılmadı. Bizim üniversitemizde disiplin soruşturması açıldıktan hemen sonra bizler itiraz dilekçemizi verdik. Orada da en önemli gerekçemiz;Senato’da bizimhakkımızda karar alıp halka jurnalleyen, tetikçilere hedef gösteren senatörlerin bizim soruşturmamızın unsurları olduğu yönündeydi. Onun üzerine bu verdiğimiz dilekçeler bayağı dikkate alındı. Bu arada bir gazeteci arkadaşımın benimle yaptığı bir söyleşide, Kocaeli Üniversitesinde yaşananları da göze önüne alarak,“2016’da Türkiye dönük uygulamaların 1933’teki Almanya üniversitelerine çok benzediğini, Hitlerin iktidara geldikten sonra çıkarmış olduğu Üniversite Yasası’nın hemen sonrasında üniversite içinde Almanya’da çok korkanlar eliyle az korkanları, işte öncelikle Yahudileri, sonra komünistleri, sonra sosyal demokrat öğretim elemanlarını doğrudan doğruya üretime gönderdiklerini” anlatmış ve “o dönemde Almanya’da başkanlık sisteminin de bizim cumhurbaşkanımız tarafından örnek gösterildiğini” söylemiştim. Bunun basında da verileri var biliyorsunuz. -Evet... Onun üzerine Rektör Saadettin Hülagü bu röportajı gerekçe göstererek hakkımda disiplin soruşturması başlattı ve benden savunma istedi. Osavunmayı vermek için avukatımla beraber rektörlük binasına gittiğimizde avukatımı almadılar. Çok ilginçti bu... Daha önceki savunmalarda böyle bir tutumları olmamıştı. Ve onun üzerine Kocaeli Barosu avukatları bir grup halinde rektörlüğe geldiler, tutanaklar tutuldu ve avukatım Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü’nü Türkiye Barolar Birliği’ne şikâyet etti. Barolar Birliği bu şikâyet dilekçesiniişleme koymuş, YÖK’e göndermiş. YÖK bunun üzerine üniversiteye“Bu durumu açıklayınız, ne var?” diye soru sorduğunda, aynı rektör “Elimizdekibilgilere göre avukat ve söz konusu öğretim üyesi Onur Hamzaoğlu, şu saate kadar beklendiği halde savunma vermeye gelmemiştir” diye yalan yazacak kadar fütursuzlaştı. Aynı rektör ve ekibi bize soruşturmamıza yaptığımız itiraz nedeniyle –Ocak ayındaki- Ağustos ayında yeniden savunmavermemiziçin yazı gönderdiler. Disiplin soruşturmasını değiştirdiklerini anlattılar. Biz de onun üzerine yeniden itiraz dilekçelerimizi hazırlamaya gittik. 23 Ağustos’ta biz sözlü ve yazılı itirazlarımızı belirttik yeni bir heyete. Ve sonuçlarını beklerken bir baktık ki, 1 Eylül tarihli mükerrer sayılı resmi gazetede 657 sayılı kararnameyle Kocaeli Üniversitesinin imzacıları kamudan çıkartılmış. Sonra öğrendik ki, Kocaeli Üniversitesi Yönetim Kurulu -yani tıp fakültesi dekanı, rektör, rektör yardımcıları, fakültenin dekanlarının bir araya gelip oluşturdukları yönetim kurulu- bize savunma için yazı gönderdikleri tarihte, 12 Ağustos 2016’da -yani bizim savunmamızdan 11 gün önce- bir karar alarak bizim kamudan çıkartılmamızı YÖK’e teklif etmeye karar vermişler. Bu şuan web sayfasında var bir utanç belgesi olarak. Savunma istiyorsunuz ama siz o savunmadan önce, disiplin soruşturmasını tamamlamadan bizimle ilgili bir karar veriyorsunuz. Bu tabii, ilginç gelmedi ama bir hukuksal vahşet bu, hukuku olmayan bir ülkeyi tanımlaması adına... Biz bu süreçlerle ilgili olarak hemen imzacı arkadaşlar bir araya geldik. Kamuoyunda da bilindiği gibi Kocaeli Dayanışma Akademisi’ni kurduk. 28 Eylül’de alternatif bir açılış yaptık. Üniversitenin durumu Hitler döneminin Almanya’sıyla karşılaştıran bir açılış dersiyle başladık faaliyete. Şimdi her çarşamba günü Kocaeli’nde saat 17.00 ile 19.00 arasında dayanışma seminerlerimiz var“Toplum için, toplum içinde bir üniversite” yaklaşımıyla... Üniversitedeki öğrencilerimiz ve öğretim elemanları dışında, Kocaeli halkı bu derslerimize katılıyor. Biz de hem derslerimize devam ediyoruz hem Kocaeli’nden ayrılmamış durumdayız. Ama şunu da söyleyeyim, biz geri döneceğiz.  Hukuksal süreçleri başlattık. Kocaeli İdare Mahkemesi’ne hepimiz ayrı ayrı başvuruda bulunduk, yapılan işin hukuksuzluğunu dile getirdik. Bugün ya da yarın bu memlekete elbette ki hukuk gelecek. Bu dönemlerin de bizlerin çabalarıyla hep birlikte büyük bir dayanışmayla aşılacağını düşünenlerdenim. Bu anlamdabu ülkedehukuk yeniden kurulduğunda, kuvvetler ayrılığı yeniden sağlandığında bağımsız yargı kapsamında, var olan yazılı hukuk çerçevesinde, burjuva hukuku kapsamında bizler haklarımızı alacağız. DSC_0546 -Görevden alınmak bir akademisyen için neyi ifade eder? Şunu söyleyeyim, aldığınız maaşla akademisyen olunmuyor. Onlar benim ve arkadaşlarımın sadece ve sadece özlük haklarını engellerler, alacağımız maaşı engellerler.İşte benim 35 yıla yakın hizmetim var kamuda. Emekli olabilirim ama Sosyal Güvenlik Kurumu’ndaki işlemleri durdurmuşlar fiili olarak. Emekli olamıyorum, açlığa mahkûm etmek istiyorlar. Bu benim akademisyen olmamı engellemez. Ben hala akademisyen olmaya devam ediyorum. Çünkü bilimsel yöntemikullanıyorum. Bilimsel yöntemle bilgi üretmeye devam ediyorum. Sağlık Bakanlığı’nınsunmuş olduğu Sağlıklı Dönüşüm Programı’nın ne kadar güzel bir şey olduğu iddiasının çöküşünü gizlemek için 2013 yılında 3800, 2014 yılında 4900, 2015 yılında 3890 bebeğin ölümünü gizlediklerini ortaya çıkarttık. Daha bugün (Pazartesi) sizle röportajdan önce çalıştığım araştırma konum buydu. Şunu söylemeye çalışıyorum bu örnekle; akademisyen olmak bilimsel bilgi üretmekle oluyor. O yöntemi kullanmakla oluyor. Ben ve arkadaşlarım bu süreçlere devam ediyoruz. Onun dışında öğrencilerimizlebuluşmamızı da engelleyemiyorlar, engelleyemezler. Kocaeli Dayanışma Akademisi faaliyetlerine devam ediyor.   -HDK Kongresi’nde HDK Eş Sözcüsü olarak seçildiniz. HDK olarak Hedefleriniz nelerdir? Şöyle söyleyeyim; HDK bugüne kadar 2011 yılındaki genel seçimlerden sonra birçok siyasal yapının, derneğin, inanç gruplarının; onların derneklerinin,yapılarının bir araya gelmesiyle kuruldu. Türkiye’de insanca yaşamın koşullarını hep beraber sağlamak, doğuyu, batıyı kuzeyi, güneyi, işçiyi, köylüyü, yoksulu, orta sınıfı ayırmadan Türkiye halkları hep beraber sınıfsal kimliklerini veinanç kimliklerini de reddetmeden bir araya getirip ortak bir mücadele etrafında birleştirmeye çalışan bir yapı. Var olmasının bugün çok büyük yararlarını görüyoruz her türlü eksiye rağmen... Örneğin bir parti olarak HDP’yi üretti. HDP bu halkların umudu oldu ve ilk girdiği genel seçimlerde yüzde 13’ü aşan bir oy aldı ve mecliste kocaman bir grup kurdu. En önemlisi de 12 yıl tek başına yöneten olan bir parti iktidarını tuzla buz etti. Bu bile HDK’ninesasında alt yapısının yarattığı bir başarıdır; böyle görmek gerekir. Ama HDK kurulduktan sonra yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçim süreçleri art arda geldi. Bu sıkışıklık HDP’nin kendisini taban ve merkezde yapılandırmasına engel oldu. Bu süreçte en azından güçlü bir merkezi yapılandırıp -bunu insan gücü, emek gücü alt yapısal faaliyet olarak söylüyorum- hızlıca bileşenlerimizle olan ilişkilerimizi, kendi aralarındaki ilişkileri güçlendirmeyi, yeni bileşenlerle zenginleşmeyi vebu zenginliği tabana yaymayı, tabanda her mahallede her fabrikada, her hastanede, her okulda neredeyse insanlar oralarda, örgütlenmeyi hedefliyoruz.   -Barış konusuna dönelim... Barış masasının yeniden kurulacağı konusunda umudunuz var mı? Kim bunu reddederse etsin insanlık buna mahkûm, barışa mahkûm... Ve biz en azından ateşkes döneminde nelerin olduğunu hep birlikte gördük; Türkiye halkları dostluklarını pekiştirdiler. Herkes ama herkes annelerin ağlamaması, babaların ağlamaması konusunda hemfikir oldu. Ve bu işin bozulmasına, tekrar savaş açılmasına biliyorsunuz, resmi kıyafeti olan subaylar bile açıkça isyan etmişlerdi. Böyle bir durum var. Şu andaki savaş ortamı hem yurt içinde hem yurt dışında gerçekten insanlık adına kabul edilemez boyutlarda sürüyor. Yaşam hakkı ihlalleri, vahşetler, bodrum katlarındaki infazlar, sokakta kalan annelerin bebeklerin cenazeleri, insanlara yardıma gelen sağlıkçıların vurulması; bunlar kabul edilebilecek şeyler değil. Bunlar yakın dönemde de çok değişecek gibi gözükmüyor bana göre. Ama şunu söylemek isterim burada, nasıl bir barış, kimin için barışı’ da tabii ki beraberinde konuşmamız lazım. Bu çatışma ortamının bir şekilde sonlandırılması meselesininötesinde, Ortadoğu’da da bir barışa gereksinim var. Ki buradakiler de kalıcı olabilsin. DSC_0551 -Türkiye’nin geleceğine dair ne söyleyebilirsiniz? 20 Kasım Kartal Mitingi büyürse gelecek Türkiye halklarının, emekçilerinindir.   -Çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim.

Bu Yazıyı Yazdır