Bu Yazıyı Yazdır

DÜŞ İLE GERÇEK ARASINDA
Bir kitap, bir düş… Düşler arasında sıkışan bir gerçeklik… Yıllar geçti bazen, bazen yüzyıllar… Ama ütopya, ütopya olmaktan kurtulamadı. Dünya umudunu yitirdikçe tekrar açıldı kitap sayfaları. Ve her bir cümle tekneden atılan bir can simidi oldu. Romanlara benzemeyen hayatın içinden romanın cümleleriyle yol almak gerekti. Ursula Le Guin geçmiş zaman büyücüsü ve umut taciri… “Buradayım çünkü bende vaadi, -yerine getirilen vaadi görüyorsunuz. Vaadi yerine getirdik biz, Anarrest’te. Özgürlüğümüz dışında hiçbir şeyimiz yok. Size kendi özgürlüğünüzden başka verecek bir şeyimiz yok. Bireyler arasında karşılıklı yardımlaşma dışında hiçbir yasamız yok. Hükümetimiz yok, yalnızca özgür birlik ilkemiz var. Devletlerimiz, uluslarımız, başkanlarımız, başbakanlarımız, şeflerimiz, generallerimiz, patronlarımız, mülk sahiplerimiz, ücretlerimiz, sadakalarımız, polislerimiz, askerlerimiz, savaşlarımız yok. Başka da pek fazla şeyimiz var sayılmaz. Biz paylaşırız, sahip olmayız. Varlıklı değiliz. Hiçbirimiz zengin değiliz. Hiçbirimiz iktidar sahibi değiliz. Eğer istediğiniz Anarres’se aradığınız gelecek oysa o zaman ona eli boş gelmeniz gerektiğini söylüyorum. Ona yalnız ve çıplak gelmeniz gerekiyor, tıpkı bir çocuğun dünyaya, hiçbir geçmişi olmadan, hiçbir malı mülkü olmadan, yaşamak için tümüyle başka insanlara dayanarak gelmesi gibi.” 1974 yılında yazılmış Mülksüzler kitabından alınan bu bölüm, ideolojiden arınmış ama ideolojinin ta kendisi… Tıpkı, “ Vermediğiniz şeyi alamazsınız Kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.” Sözleri gibi edebi bir itiraftır, slogana benzeyen ama slogandan öte olandır aynı zamanda.   Romanlardaki kurgu üzerinden dünya düzeni ile ilgili tasarımlara bakıldığında, aslında yüzlerce yıldır hiç bitmeyen hatta eksilmeyen bir düşün olduğu görülür. İşte bu nedenle, Le Guin zıtlıklardan yararlanarak, ikiz dünyalar olan “Anarres” ve “Urras”ı yarattı. Ve Odocuları… Bu iki dünya bir “ikili sistem” oluşturdu, birbirlerinin etrafında dönen. Her biri ötekinin “ay”ı... Hangisinin ay, hangisinin dünya olduğu, ne taraftan bakıldığına bağlı. Dünyalardan biri verimli, diğeri çorak; biri özgür, diğeri sınıflı ve sömürülü; biri “anarşist”, diğeri “arsist” (devletçi, yönetimci, hiyerarşik). Ve bunun üzerinden tanımlanan yeni bir dünya… Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemiz. Sevgi değil. Sevgi akla boyun eğmez, zorlandığında da nefrete dönüşür. Bizi birleştiren bağ, seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerde kardeşiz. Hepimizin tek başına çekmek zorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz, çünkü onu öğrenmek zorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. “Uzattığınız el de boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. Hiçbir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz. Sahip olduğunuz tek şey, ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir,” der Shevek… Kulağa hoş gelen, iç ısıtan bu sözcükler Le Guin’in deyimiyle “ikircikli bir ütopyanın” manifestosunu oluşturur. Sonuç itibarıyla yaşam düşle başlıyor. Ve düşle kendi yolunu buluyor. Ve dünyanın geldiği nokta; bir mülksüz bir ütopya daha yazmadan romanı hayata taşımak… Adı ne mi olur? “Mülksüz” umudunda herhangi bir kavram…

Bu Yazıyı Yazdır