Bu Yazıyı Yazdır

“Barıştan daha güçlü söz etmemiz gereken günlerdeyiz...”
 Canan Kaftancıoğlu bir tıp doktoru. Aynı zamanda bir aktivist. Toplumsal Bellek Platformu'nun kurucularından. CHP Parti Meclisi üyesi. Haziran Hareketi içinde de siyaset yapıyor. 1980 yılında öldürülen Ümit Kaftancıoğlu'nun gelini olan Canan Kaftancıoğlu'nun 'Benim Babam Bir Kahramandı' adlı bir derleme kitabı bulunuyor. Canan Kaftancıoğlu ile buluştum ve kendisine barış ve Türkiye gündemi hakkında sorular sordum...   Canan Hanım... Sizi buraya kadar yorduk, özür dilerim. Ben hasta olduğum için sizin mekânınıza gelemedim.  Söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için de çok teşekkür ederim.  Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Saldırılar oluyor.  Bunlar kanıksandı artık. Sizce Türkiye nereye gidiyor? Ben teşekkür ederim. Öncelikle şunubelirteyim, bu yorulmak değil. Hep denir ya “Doktor iyi olacak hastanın ayağına gelir,” diye... Bunu böyle düşünüp en azından sevdiğim bir mekânda bir arada olmanın keyfini yaşadığımı ifade edeyim. “Türkiye nerelere gidiyor?” sorusunun cevabını vermeden önce nerelerden geldiğine dair birkaç cümle etmek gerektiğini düşünüyorum. Sonrasında belki Türkiye’nin nerelere gideceğini, gittiğini ya da gitmesi gerektiğini birlikte değerlendiririz. Çok fazla geçmişe gitmeden AKP iktidarının ilkgününden başlayarak yavaş yavaş sözde ‘demokrasi’ diyerek bütün demokratik hakları, kazanımların yavaş yavaş yok edildiği, sözde ‘insan hakları’ diyerek kadın cinayetlerinin hergeçen gün arttığı, kadınlarının daha bir evlerine kapatıldığı, yine sözde ‘eğitim’diyerek laik demokratik çağdaş eğitimden uzaklaştırılıp daha dinsel birtakım verilerin baz alınarak eğitim sisteminin dönüştürüldüğü -bunların her biri ayrı ayrı açılabilir ama ana başlıklarını böyle söyleyecek olursak- bir süreç içine girdik memleketçe... Sonrasında yine AKP’nin, iktidarının yolundaki yapı taşlarını düzenlemeye; işte eğitim, hukuk, seçimler ve referandumdaki sonraki düzenlemelerle tamamen gayrı yasal bir nizam haline getirip rejimi değiştirmeye yönelik niyetleri vardı zaten. Ben Canan Kaftancıoğlu olarak AKP iktidarının ilk geldiği günden itibaren -geçmişteki bağlarına da baktığımızda- asıl niyetinin mağduriyetler üzerinden beslenerek mevcut değişiklikleri yapmak olduğunu söyleyenlerdendim. Bugün de ne yazık ki yanılmadığımızı görüyoruz. Başa dönecek olursam, bu söylediklerimle birlikte bugün geldiğimiz noktada bir tek adamın, kendisi başkanlık hırsı uğruna bütün haklarımızı kine, nefrete sürüklediği ve bunu yaparken de dönem dönem herkesle işbirliği yapmaktan çekinmediği karanlık bir dönemdeyiz. Bir kere bu tespiti yapmak lazım. Bunun farklı dönemlerde, farklı oluş şekilleri var. Ama şunu biliyorum ki, nihai amaçlarına, rejim değişikliği amaçlarına ulaşmak için yoldaki taşları döşüyorlar. Hatta kaçak kat yapacak kadar fütursuzlaştılar.  “Bundan sonra nereye gidecek?” sorusu daha önem kazanıyor. Şunu net bir şekilde ifade etmek istiyorum...Biz bu memlekette yaşayan, bu memleketin halklarını, insanlarını sevmenin ötesinde, gelecekte hak ettikleri yaşama ulaşması için hak ve emek mücadelesi verenler artık bu gidişata hep birlikte gür bir sesle dur demezsek ne yazık ki bu ülke çok iyi bir noktaya gitmiyor. Bu sık söylenen bir şeydir belki “son çıkış, son şans!”diye. Ama ben ülkenin yaşadığı şu karanlık günleri,belki de yıllardır yaşadığı en karanlık dönemlerden biri olarak görüyorum. Ve burada bizlerin yapacağı bir şey bu memleketin bütün ezilen halklarını ya uçurumdan kurtaracak ya da ne yazık ki bu memleket birinin hırsı uğruna feda edilecek. Böyle bir dönemdeyiz, diye düşünüyorum. 2   Şiddet sarmalındayken barıştan söz etmek nasıl mümkün olur? Aslında barıştan daha güçlü söz etmemiz gereken günlerdeyiz.  Çünkügördük ki siyasi iktidar geçmişte hep kutuplaştırarak, hep kendince kindar ve tırnak içinde dindar nesil yetiştirerek, savaştan beslenerek prim yaptı ve iktidarını koruyabildi. Ve onlar kendi iktidarlarını güçlendirirken bu ülkenin ezilenleri, yoksulları, işçisi, emekçisi her geçen daha da mağdur oldu. Hergeçen gün onlar öldü, biz öldük; yani her anlamda öldük. Bu nefret dilini baz alan,  nefret söylemleriyle kan ve şiddet ortamında iktidarını koruyan, var olma sebebini buna dayandıran iktidar karşısında tam da bu nedenle barış söylemini ve barış dilini çok daha güçlü, birtakım farklılıklarımızı şu dönemde bir kenara bırakarakçok daha yan yana söylemeliyiz. Zor ama hiçbir şey imkânsız değil. Aslında Türkiye’nin bu konuda çok deneyimleri oldu. Cumhuriyet tarihinden bugüne baktığımızda toplumsal barış ne zaman sağlanacak gibi olmuşsa eğitimde de bir adım ileri gitmeye başlamışızekonomide de... Ne zamanki barışın önüne savaşla çıkıldığında ya da toplumsal barışın önüne bombalar atıldığında biz her anlamda, eğitimden tutun ekonomiye kadar yaşamın her alanında memleketçe geriye gittiğimizi görmüşüz. Dolayısıyla toplumsal barışı biz neden bu kadar önemsiyoruz?! Bunu zaten her bireyin, her vatandaşın önemsemesi gerekiyor. Çünkü insanca yaşamın ön koşuludur toplumsal barış.  Çünkü her anlamda barışık olmadığınız bir toplumda, hiçbir şekilde var olamazsınız, var edemezsiniz. Gelecek kuşaklara da aydınlık bir memleket bırakamazsınız. Geçmişte bunun mücadelesi hep olmuş. Bunun sekteye uğradığı dönemlerde, işte 80 dönemi, yine öncesine gittiğimiz diğer dönemlerde de toplum olarak kaybetmişiz. Ha, yine bu savaşın o dönem için bir kazananı da olmuş ama toplumsal barış,o bir kazanandan çok daha kıymetli. O yüzden toplumsal barış mücadelesini her şeyin üstünde tutmak lazım. Özellikle insanların etnik, dinsel, mezhepsel olarak iyice ayrıştırılmaya başlandığı, iyice birbirilerine düşmanlaştırılmaya başlandığı bu günlerde barışı çok daha güçlü ifade etmeliyiz, diye düşünüyorum.   Parlamento böyle bir süreçte yapmalı? Bir beklentiniz var mı?   Valla şöyle... Bunu geçen bir yerde de söylemiştim. Şimdi bir futbol maçı düşünelim. Futboldan çok anlamam ama meramımı daha kolay anlatabilmek için bu örneği vereceğim. Oyunun birtakım kuralları var ve oyuncular -doğru veya yanlış- o kurallara uyarak maçı tamamlarlar. Şimdi şu tespiti yapmak lazım; hukuk devleti olduğunu düşündüğümüz, birtakım kuralların olduğu, devletin kendi içinde mekanizmaların işlediği -doğru ya da yanlış- bir sistemde parlamento da diğer kurumlar da işe yarar, yaramalı da...Geçmişte bilemiyorum bu kadar karanlık bir dönem var mıydı?  Ya da farklı farklı karanlıklar vardı ama bu derece hukuksuzluğun yaşandığı, kendi pozisyonlarına göre kuralların değiştirildiği, iktidarın çıkarları uğruna yeni kuralların icat edildiği, işine geldiğinde bir kişinin aniden terörist ilan edilebildiği –ki o kişinin dünyanın en kıymetli insanı ilan edilebiliyor- bir dönem yoktu sanırım.  Parlamento da bu yozlaşmadan nasibini alıyor. Parlamento elbette ki işe yarar ama demokratik olarak güçlendirilmiş bir parlamento... Siz şimdi parlamentonun kurallarını dahi hiçe sayar, bu kurallara uygun davranmazsanız parlamento da etkisiz hale geliyor. Mesela parlamentonun kendi yasası denen iç tüzük yasası vardır. Mecliste iç tüzük yasaklarınadahi uyulmadığına her gün tanıklık ediyoruz. Ya da “Sırf muhalefet partisi verdi,” diye toplumun her kesimini ilgilendiren çok hayati konulardaki soru önergelerinin kabul edilmediğini görüyoruz.  Bu durumda işlevsel olması gereken parlamento ne kadar etkili olabilir? Ya da parlamentoda sadece parmak sayısının dikkate alındığı, muhalefetin sesinin hiç çıkamadığı bir sistem midir?  Şu anda ne yazık ki benim kanımca parlamentoçalıştırılmayan, askıya alınmış bir yapı haline dönüşmüş durumda. Ama gerçek anlamda öyle olmaması gerektiğini biliyoruz ve bunun mücadelesini de veriyoruz. Parlamentodaki arkadaşlarımı seviyorum ama nasıl ki“Her birey için hukuk!” diyorsak, parlamentoda da hukuksal, demokratik bir işleyişin sağlanması gerektiğini düşünüyoruz. Şu andaki uygulamada parlamento işlevsizleştirilmiş durumda. 3   Siz fail meçhul cinayete kurban vermiş bir aileden geliyorsunuz. Bu ölümler sizin için ne ifade ediyor? Ne hissediyorsunuz? Valla şöyle... Benkatledilmiş bir aydının geliniyim. Ümit Kaftancıoğlu’nun gelini olmadan önce de açıkçası bu ölümler bana, bu topraklarda doğmuş ve bir sürü sıkıntılarla büyümüş bir Anadolu çocuğu olarak çok şey hissettiriyordu. İlkokula giderken okuyacak kitap bulamayıp kütüphaneye üye olmak için gitmiştim.Hatta kütüphane memuru “Veli olmadan yapmıyoruz,”dedi ama bana acımış, üye yapmıştı. İlk okuduğum kitap Ümit Kaftancıoğlu’nun Dönemeç’iydi. Ümit Kaftancıoğlu’nun Dönemeç’ini okuduğumda açıkçası yalnız olmadığımı gördüm. Dönemeç hikâyesi benim çektiklerimin kat be kat fazlasını çekip, o zorlukları aşıp onun bulunduğu yere ulaşmasının hikâyesiydi. Ben de bu kitapta kendimi görmüştüm ve umudum artmış o hikâye ile... Şimdi Ümit Kaftancıoğlu ailesi ile tanışıklıktan sonra ve devamında da diğer katledilen ailelerle 2009 yılında gerçekleştirdiğimiz “Benim babam bir kahramandı” etkinliğinde bir araya geldiğimizde şunu gördüm;   -ismini veremediklerime haksızlık etmemek için isim vermeyeceğim ama-  ülkesi için,  vatanı içinhakça emek savunusu yapan, sırf bu ülkenin geleceğini karartmak için katledilen bu insanlar hakikaten bu ülkenin bu günlere gelmesinin öncüleriydi. Yani katledilen insanların her biri...  Sabahattin Ali’den ’ye kadar...  Umarım Tahir Elçi son olur ama ne yazık ki böyle giderse son olmayacağını görüyoruz. Bu insanlar katledilerek bu ülke bu hale getirildi. Dolayısıyla bu konuda hislerden ziyade gerçeklere bakmak gerekir. Bugünlerde en sık konuşmamız gereken şeyin şu olduğunu düşünüyorum;  kinden, nefretten beslenen bir toplum olduk. Bu katledilen aydınlarımızın aileleri ile bir araya geldiğimde her birinin çocuğunun yaşadıkları onca travmaya, onca acıya, çektikleri onca sıkıntıya rağmen hiç kimseye karşı bir kin, nefret ve öfke barındırmadığını her şeye rağmen, en sevdikleri ellerinden alınmasına rağmen hala barış dilini kullandıklarını, hala bu memleketin her bir canlısına aynı sevgi, aynı saf duyguyla yaklaştıklarını gördüm. Bu ailelerin bu duygusunun açıkçası bugünün iktidara, ağzından nefret cümleleri fışkıran bütün siyasetçilere örnek olmasını diliyorum. Yani bu yıpranmışlıklara rağmen umudu, sevgiyi büyütmek amacımız olmalı. Ben bu konuda bu ailelerin sözlerinin, yaptıklarının,  yaşardıklarının örnek alınması gerektiğini düşünüyorum.   Sizbu ailelerin niye sesi duyulmuyor? Şimdi şöyle... Aslında bizim 2009’da bir araya gelmemizin amacı da birazcık buydu.Bir araya gelip düşünmek istedik. İşte Ümit Kaftancıoğlu bu topraklarda, bu topraklar için mücadele eder ve onların hakkını savunurken katledildi. Yine keza Uğur Mumcu gerçekleri söylediği için katledildi. Cavit Orhan Tütengil, işte bir profesörümüz... Ülkenin en iyi psikologlarından biri... Öğrencilerini bir adım daha ileriye taşımak isterken katledildi. Bu insanları bizim hatırlatmamız lazım. Yani bu insanlar, senin mücadeleni verirken katledildi. Sadece bunlar değil tabi... O kadar çok insanımız var ki... Ailesiyle bir arada olmayı tercih etmek yerine senin mücadelen için ölmeyi bile göze aldı.  Bizim Anadolu insanımız bu insanları hatırlamaya o kadar meyilli ki... Ama-bunu da açıkçası ben bir devlet politikası olarak görüyorum- belleksizleştirme politikası ya da sistematiği nedeniyle bu insanlar hatırlanmıyor şimdi.  Bu günümüzün rol modelleri denilen tipler Türkiye’nin hiçbir derdine çare olamaz. Örneğin Abdi İpekçi katledilmemiş olsaydı,  o barış köprüsünün yanına bir sürü barış köprüsü yapmaya vesile olsaydı, gazetecilik yapmaya devam etseydi  -sizin mesleğiniz olduğu için söylüyorum- gazeteciliğin kendisi, sendikası bu kadar zayıf mı olurdu?! Gazeteci bile diyemeyeceğimiz birtakım insanlar gazeteci diye karşımıza çıkabilir miydi? Aynı şey katledilen yazarlarımız, öğretmenlerimiz için de geçerli. DoğanÖz, katledilen savcımız... Bugünkü hukuk sisteminde Doğan Öz neden hatırlatılmak istensin.Hatırlatıldığında, bizim insanımız hatırlıyor... Ama Doğan Öz’ün hatırlandığı yerde bugünkü savcılarınesamisi okunmaz. Buinsanların hatırlanmaması için özel bir çaba var. İşte bizim 2009’daki etkinliğimiz Abdi İpekçi’den Hrant Dink’e, Sabahattin Ali’den Ümit Kaftancıoğlu’na binlercesini bir araya getirip “Ey toplum! Sizin için öldüler. Bu insanlar ölmemesi gereken insanlardı. Bir hatırlayın!” demek için yapılmış bir etkinlikti. Şunu gördük, bu hatırlatıldığında insanımız gerçekten sahip çıkıyor. Ama her gün değişen bir gündemde, işte televizyonlarda rol model yapılan dizilerdeki insanlarla toplumsal bellek siliniyor. Ne diyeyim buna?! Bilinçli bir hatırlanmama süreci... Devletin sistemi bu hatırlanmalardan memnun değil. Ne ders kitaplarında ne gazetelerde, hiçbir yerde bu insanlara yer yok. Olan yerde detoplum,gerçek dışı ve yanlış bilgilendiriliyor. Toplumun o kişiyle ilgili yanlış fikirlere sahip olmasınayol açan, bir yanlış bilgilendirme... 4 Son olarak, medyanın bu süreçte görevi ne olmalı sizce? Medya var mı sizce! Medya emekçileri, gazeteciler elbette var.  Ama onlar çalışma imkânı bulamadıkları için şu anda görünen havuz medyası... Ama şunu söyleyeyim, bir kere medyanın mevcut haline ben ‘havuz medyası’ değil,‘bataklık medyası’ diyorum. Benim onlardan hiçbir beklentim yok. Hani gölge etmesinler, yeter. Çünkü onlar medya değil. Onlar gerçekleri topluma anlatmak değil, muktedirlerin yaptıklarını bir şekilde topluma kabul ettirmekle meşguller.  Bu insanları bir kenara bırakalım... Ama her şeye rağmen geçmişte olduğu gibi bugün de işsiz kalmasına rağmen gerçeği, sadece gerçeği insanlara anlatmaya çalışan basın mensupları elbette var. Biz gerçeklere ancak onların üzerindenulaşabiliriz.   Benim unuttuğum, sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı? Az önce parlamentodan söz etmiştik. HDP’nin eş başkanları ve milletvekillerinin tutuklanması bu ülkede toplumsal barışa zarar vermenin yanı sıra parlamentonun işlevsizleşmesinde de etkili olacaktır. Demokratik siyasetin önünün kapatılması, ülkedeki şiddet sarmalının engellenmesini zorlaştırır. Ayrıca bu yapılan, y

Bu Yazıyı Yazdır