Guernica ile ilk karşılaşmamız 80’li yıllarda olmuştu. Her yılbaşında adet olduğu üzere İngilizce dersinde isimlerimizi yazıp bir kavanozun içine atar ve sonrasında kura çekerdik. Kurada kimi çekmiş isek, ona alt ve üst fiyat sınırı belirlenmiş bir yeni yıl hediyesi alırdık. Bu çekilişlerin en eğlenceli tarafı, kime çıktığını tahmin edememekti. Nasıl bir hediye geleceği, kime çıktığına bağlıydı elbette. Kızlara kolye, küpe, oje; erkeklere kitap, çorap, kırtasiye gibi çok da yaratıcılık gerektirmeyen standart hediyeler çıkardı paketlerden.
Bir sonraki derste elimizde hediyeler, dersin de arada kaynayacak olmasının mutluluğu ile sınıfa girerdik. O sene hediyemi açtığımda ufak bir hayal kırıklığı yaşadığımı utanarak itiraf etmeliyim. Çok renkli kâğıt ile paketlenmiş hediyenin içinden, ambalajının aksine siyah beyaz bir
puzzle çıkmıştı. Kapağında bitmiş halinin resmi vardı, boğalar, atlar ve hiç anlam veremediğim figürler. Sanki hediye benim için değil de babam için seçilmiş gibiydi. O gece yemek masasının üstünde babamdan hem sanat tarihi dersi almış, hem de hiç sevmediğim bu
puzzle’ı yapmak zorunda kalmıştım.
Guernica ile Madrid’de Reina Sofia Müzesi’nde ikinci ve gerçek buluşmamız ilkinden çok farklıydı; ilerleyen yıllarda resme olan ilgim arttıkça bu kez buluşma dileği benden gelmişti. Devasa boyuttaki tablonun önünde, kendimi yine çocuk yaşlarımda hissetmiştİm. O yıllarda bana hiçbir şey ifade etmeyen tablo, şimdi o kadar çok şey söylüyordu ki. Çığlıklar, parçalanmış cesetler, acı çeken hayvanlar, bebeğini kucaklayan bir anne... Savaş altında bir can pazarı... Galiba en zoru da savaşta anne olmaktı. Tablonun yapıldığı 1937 senesinden bugüne kadar değişen hiçbir şey olmaması ne kadar acıklıydı. 80’li yıllarda Guernica ile ilk buluşmamızda da Türkiye’de gözü yaşlı anneler vardı 2016 yılında da.
Picasso’ya sorduklarında “Nesneleri oldukları gibi çiziyorum” dese de savaşın acımasızlığını, dehşetini anlatan bu başyapıt, beni hüznü ile sarıp sarmalamıştı. Ben nedense hüzünlü şeylerin bana daha çok hitap ettiğini düşünmüşümdür. Picasso’nun mavi dönemindeki hüznün bir başka şekli, ölüm ve çaresizlik olarak karşımdaydı. Resmin siyah beyaz oluşu, dönemin siyah beyaz gazete haberleri gibiydi adeta.
Dünyadaki savaş karşıtı eserlerin belki de en ünlüsü olan Guernica’nın gurbetten vatanına 1981 yılında dönüşü, yakından tanıyabilme şansına eriştiğim gazeteci Özgen Acar’ın “Eserler ait oldukları topraklarda bulunmalı” sözünün doğruluğunu hatırlatmıştı bana. 2003 senesinde Colin Powell ve Negroponte’nin bir basın toplantısı sırasında, tablonun mavi bir örtü ile kapatılmasındaki garip tesadüfü ise hala düşünürüm. Müzenin de, günün de sonuna gelmiştik. Müze mağazalarının ayrı bir yeri vardır bende. Esasen alışverişin demem galiba daha doğru bir cümle olacak. Benim için bir müze gezisi mağazasından başlar, çünkü aklım mağazada satılanlarda iken, içeride huzurlu dolaşmam pek mümkün olmamaktadır. Bu sefer ilk kez tam tersini yapıp alıverişi sona bırakmıştım. Hiç oyalanmadan Guernicalı objelerin olduğu bölüme gittim ve kendime orta boy bir
puzzle aldım. Öyle yazılıp söylendiği gibi bana savaşın dehşetini unutturmasın diye değil, bana çocukluğumu hatırlatsın diye. Cahit Zarifoğlu dizeleri geldi aklıma:
Burası dünya! Ne çok kıymetlendirdik.
Oysa bir tarla idi; ekip, biçip gidecektik.
Yeni yılın bu ilk haftasında herkese sağlıklı, huzurlu ve mutlu yıllar diliyorum .
