Sezai Temelli, Türkiye'nin önemli ekonomistlerinden. Ancak akademinin sırça köşkünde kalabilecek biri de değil. Geçen yıl KHK ile üniversiteden uzaklaştırılana kadar öğretim üyeliğinin yanı sıra önce ÖDP'de sonra HDP'de siyaset yaptı. Şimdi HDP'nin Ekonomiden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı.
Sezai Temelli ile buluştum ve kendisiyle Türkiye gündemini konuştum...
Bu yoğun gündemde söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Uzun zamandır sizinle bir söyleşi yapmak istiyordum. Bir türlü buluşamamıştık. Hem siyasetçi hem akademisyen olarak görüşlerinizin gazetemizde yer almasını isterim.
Evet. Ben de size teşekkür ederim.
Türkiye sizce nereye gidiyor?
Bu soru yıllar önce 12 Eylül öncesinde de sorulurdu, 12 Eylül'den sonra da soruldu, Özal ekonomisi döneminde de çok soruldu; 90'lara geldik, Çiller döneminde de soruldu. Çok da haklı bir soru. Gerçekten Türkiye nereye gidiyor? Türkiye neden bu soruyla muhatap oluyor? Bir zihniyetin devamlılığında görmek mümkün bunu. Hâlâ aynı zihniyetle ekonomi ve ülke yönetimi devam ettiği sürece, bu soruyu sormaya devam edeceğiz. Bu Türkiye'nin en temel yapısal sorunlarını çözmek yerine siyasiler kendi ikballeri için, sermaye de kendi dar kâr hesaplarıyla hareket ettiği sürece bu sorunun muhatabı olmaya devam edilir. Bugün de geldiğimiz nokta budur. Türkiye ekonomisi ciddi bir kırılganlık altındadır. Kırılganlığı en yüksek ekonomi, Türkiye ekonomisidir. Türkiye ekonomisine dair olumlu bütün konuşmaların aslında hiçbir karşılığı olmadığını bugün anlamış bulunuyoruz. Kısaca hatırlatmakta yarar var, dönüp baktığınızda 2002'den 2007'ye kadar gelen o yapay ekonomik büyüme döneminde -buna yapay diyorum- ekonomi büyüdü ama bu büyümenin bir karşılığı oluşmadı.
Bunu biraz açabilir miyiz? Nasıl yapay?
Şöyle büyüdü; özelleştirme dönemiydi. İkinci olarak, doğrudan yabancı sermayenin çok fazla ülkeye girdiği bir dönemdi. Bütün bu kaynak, fon bolluğuna rağmen ekonomide geliştirilmesi gereken yapısal reformlar gelişmediği gibi sosyalizasyon programları da hayata geçirilmedi. Dolayısıyla hem sosyal haklar alanında hem de ekonominin sağlıklı büyüme olanağına kavuşması anlamında doğru adım atılamadı. Ne oldu, bu kaynaklar çarçur edildi. O büyümeden geriye ne kaldı?İnşaat sektörüyle kat edeceğiniz yol, işte betonlaşmadır; daha çok yol, daha çok binadır. Daha çok yol yaptığınızda, daha çok bina yaptığınızda bir süre sonra ekonomi aslında kendi kısır döngüsüne dönüyor. Çünkü siz yeterli katma değer üretemiyorsunuz, bilim-teknoloji alanında atak yapamıyorsunuz ve dünya ekonomisinde gerçek anlamda söz sahibi olacak gelişmeler gösteremiyorsunuz. Bu işin iktisadi büyüme tarafı ama diğer taraftan sosyal program olarak baktığımızda da –ekonominin çünkü en önemli tarafı sosyal üretim alanıdır, sosyal programlar alanıdır- Türkiye ekonomisindeki bu kaynaklarla ne ciddi sağlık problemleri çözülmüş, ne eğitim problemi çözülmüş, ne işsizlik problemi çözülmüş... Deyim yerindeyse sağlık, eğitim, istihdam alanlarında hiçbir kalıcı ve sağlıklı çözüm yaratılamamış. Peki, bu kaynaklar ne oldu, nereye gitti? İşte gittiği yerin, ekonomi açısından ne kadar olumsuz bir yer olduğunu bugün siyaset sahnesinde görüyoruz. Ciddi bir iktisadi kriz yaşıyoruz, iktisadi krizin ötesinde politik ve toplumsal bir kriz yaşıyoruz. Ne toplumsal barış var, ne istikrar var, ne de geleceğe dair umut kalmış insanlarda. Deyim yerindeyse bu, topyekûn bir krizdir. Şimdi işte “Bu krizden nasıl çıkabiliriz?” sorusuna dair daha fazla yoğunlaşmamız, bu sorunun daha fazla üzerine düşmemiz, siyaseti de buraya odaklamamız gerekiyor.
Şu günlerde yeni anayasa ile TBMM kendini feshedecek. Bu durum alternatif bir meclisin yolunu açar mı? Siyasi partiler bu durumda halkı nasıl temsil edecek?
Gerçekten mecliste görüşülmekte olan anayasa değişikliği, meclisini siyasi iradesininsonlandırılmasıdır. Demokratikhiçbir ülkede bir meclis kendi eliyle kendi sonunu getirmez, getirmemiştir. Meclislilerinsonunu geçmişte darbeler getirirdi. Darbe yaparsınız, meclisi kapatırsınız. Dünyanın her yerinde böyle olmuştur. Arjantin’dede böyle olmuştur, Hitler dönemi Almanya’sında da böyle olmuştur. Farklı pek çok örneği var bunun. Türkiye’de 12 Eylül’de de böyle olmuştur; meclis darbe ile kapatılmıştır. Ama ne ironik bir şeydir, ne kara mizahtır ki, bugün mecliste AKP ve MHP’li vekiller, yaklaşık 340-342 vekil,-oylamadaki en yüksek rakam bu- kendi elleriyle meclisi feshediyorlar. Yani tek adamlık için, diktatöryal bir rejim için meclis iradesini yok sayıyorlar. Biz hep şunu söyledik, “Bugünkü parlamenter sistem yetersizdir. Türkiye’nin demokratikleşmesine zemin oluşturamıyor. Parlamenter demokrasiyi güçlendirmemiz gerekiyor. Parlamenter demokrasi ancak ve ancak taban demokrasisiyle, yerel demokrasi ile güçlenebilir. Bu sayede de meclis güçlenir, siyasi irade güçlenir. Halktın ihtiyaçlarına karşılık gelebilecek çözümler üretir, temsiliyet güçlenir,” dedik. Karşımızdakiler, AKP ve MHP bunu baş aşağı çevirerek bölücülükle ya da ülkenin parçalanmasıyla, devletin beka sorunuyla nitelendirip tümüyle parlamentoyu tasfiye etmektedirler şu anda. Bu Türkiye açısından geleceğin çok daha karanlık bir rejime sürüklenmesi anlamına gelir. Parlamentolar en karanlık dönemlerde bile ayakta kalıp mücadeleyi sürdürmüş, ortaklaşmayı sağlamaya çalışmış yerlerdedir. En karanlık dönemlerden daha karanlık bir proje, şu anda mecliste hayata geçirilmeye çalışılıyor. AKP’li ve MHP’li vekillerde bir akıl tutulmasının yaşandığını görüyoruz. Cumhurbaşkanının yetkilerinin artırılması, partili cumhurbaşkanlığının var edilmesi, buna Türk tipi diyorlar ama hiçbir sisteme benzemeyen atipik bir başkanlık sistemiyle karşı karşıya kalmamız aslında çok büyük ve ciddi sorunların önümüzdeki dönemlerde bizi beklediğini gösteriyor. Ama umutsuz muyuz, hayır. Bunu çevirebilir miyiz, evet... İşte referandum süreci bize bunu gösterecek.
Şu günlerde referandum çok tartışılıyor, konuşuluyor. OHAL döneminde bir referandum mümkün mü?
Evet, OHAL’de referandum yapmayı düşünüyorlar. OHAL’i üçüncü kez uzatmaları, aslında topyekûn sürüklendikleri aczi ve korkuyu gösteriyor. Referanduma giderken muhalefetin sesini kısmaya yönelik bir çaba içindeler. Biliyorsunuz, ilk HDP’ye yönelik operasyonlarla bu iş başladı. Yüzlerce yönetici arkadaşımız gözaltına alındı. Tutuklamalar gerçekleşiyor, il ve ilçe binalarımıza saldırılar gerçekleşiyor ama hepsinde öte cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yeni yaşam savunusunu yapan, meydanlarda halkla yeni yaşamı buluşturan eş genel başkanlarımız hukuk tanımaz,yasa tanımaz bir biçimde tutsak edildi. Bu aslında muhalefete olan tahammülsüzlüğün en önemli göstergesidir. OHAL koşullarında yapılacak olan, bir referandum bile değildir. Bu en basit açıklamasıyla bir plebisittir, bunun peşindedirler. Kendi rejimlerini halka onaylatma dertleri vardır. Ama bu halk bütün bu koşullara rağmen inanıyoruz ki, “hayır” diyecektir. Çünkü herkesin geleceğini tehdit eden bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bugüne kadar Kürt halkına yapılan saldırılara sessiz kalmış tüm Türkiye halklarına, tüm Türkiye toplumuna seslenmek gerekiyor. Bakın söylüyorum, sıranın her yere gelebileceğini faşizmin dur durak dinlemeyeceğini, tüm toplumun bütün hücrelerine kadar sirayet edeceğini ve özgürlük alanlarının tümünü imha edeceğini biliyoruz, işte bugün karşı karşıya olduğumuz durum budur. Artık meseleyi bir karşıtlık olarak görmemek, mücadeleyi ortaklaştırmak, ‘hayır’da buluşmak gerekiyor.
Türkiye’deki kutuplaşmadan ekonomi de etkileniyor. Sizce ekonomik gelişmeler ve kriz, siyasi sürece yansıyacak mı?
Kesinlikle yansıyacak. Bir kere Türkiye’deki iktisadi kriz, büyük bir dünya krizinin parçası değil; bunu hemen belirtmek lazım. Dünyada, evet, iktisadi anlamda olumsuz koşullar var; kırılgan ekonomiler, hareketli döviz piyasaları var, düşük büyüme oranları var ama dünyanın hiçbir ülkesinde‘kriz’ sözü yok. Düşük büyüme oranlarına dair bazı sıkıntılar var, işsizlik meselesi çeşitli ülkelerde var ama “Henüz dünya ekonomisi krize sürüklenmiştir,” denmiyor ama Türkiye ekonomisi için kriz tahlilî yapılmaktadır. Bunun nedeni politik krizdir. Politik kriz, iktisadi krizi derinleştirmektedir. İktisadi kriz de politik krizi derinleştirecektir. Bu ikisi arasındaki güçlü bağ, Türkiye’de bir yönetememe sorununu bize gösteriyor aslında... Bugün Türkiye’de siyasi iktidarın yönetme kabiliyeti olsaydı, Türkiye ekonomisi bu krize sürüklenmeyecekti. Siyasi iktidarın yönetme kabiliyeti olmadığı için krize karşı tedbir olarak söylenen şeyler bile artık krizi derinleştiriyor. Yani krize karşı mücadele edebilecek bir müdahale aracı, bir mücadele yöntemi ellerinde kalmamıştır. Merkez Bankası çok kötü durumda, Hazine yönetimi çok kötü durumda, ekonomiden sorumlu bakanlar artık mizah dergilerine konu olacak açıklamalarla günü geçiştirmeye çalışıyorlar, ekonomi kurmaylarının bir söyledikleri bir söylediklerini tutmuyor; bu da ciddi anlamda bir yönetim krizini gösteriyor.
Türkiye’nin ABD, AB, Ortadoğu ve Rusya arasında yalpalamasıTürkiye’yi nasıl bir konuma getirir?
Türkiye’nin Suriye krizinden bugüne kadar dışarda izlemiş olduğu politika, -ne kadar buna politika denir, tartışmalı- Türkiye’yi ciddi anlamda dünya siyaset sahnesinde itibarsızlaştırmıştır. Bu çok ciddi bir sorundur. Türkiye’nin bugünden yarına söylediği sözlerin hükmü yoktur artık. Fakat Türkiye’ye bu haliyle, bir tahammül toleransı vardır. Türkiye bu toleransı sonuna kadar zorlamaktadır. Birgün Rusya’yla, bir gün Esat’la, bir gün ABD’yle, bir gün İran’la iyi ya da kötü olarak, deyim yerindeyse “uyanıklığa” dayalı bir siyasetle önündeki sorunları aşabileceğini, krizi atlatabileceğini düşünmektedir. Bunundünya siyaset sahnesinde, dünya kamuoyunda geçerliliği yoktur. Türkiye itibarsızlaşmıştır. Bu itibarsızlık da iktisadi krizin bir parçasıdır. Jeo-politika ve jeo-ekonomi arasındaki ilişki o anlamda önemlidir. Türkiye’ninsözlerinin değersizleşmesi, siyasetinin değersizleşmesi Türkiye’nin masadaki konumunu da aslında değersizleştirmiştir. Bakın, Kıbrıs meselesi gündeme geliyor; tamKıbrıs meselesinin en temel sorunları masaya yatırılacağı zaman görüşmelerinrafa kaldırılma ihtimaliortaya çıkıyor. Çünkü güvenilir bir partner, güvenilir bir siyasi profil yok. Diğer taraftan Rusya ile ilişkileri iyileştirme çabaları, bütün ilişkileri düzeltmesi anlamına gelmiyor. Rusya artık her pozisyonda, her konumda bize hep şüphe ile yaklaşacaktır; bu alanda güvensizlik örülmüştür. İran’la da böyledir, ABD’yle de böyledir. Dış politikadaki bu gelişmeler,aslında iç politikadan kaynaklanmaktadır. İçeride iktidarını sürdürebilmek için her şeyin mubah olduğu gibi bir siyaset algısı,Türkiye’yi bu itibarsız konuma sokmaktadır. Dışarıda itibarsızlaştıkça içerideki baskı, şiddet ve faşizmi kurumsallaştırma çabaları artmaktadır.
Biraz da muhalefet partilerinden söz edelim; muhalefetin tavrını nasıl buluyorsunuz. Öncelikle CHP’den başlayalım.
CHP’nin içine düştüğü açmaz, muhalefet partileri içinde en sıkıntılı pozisyonda olduğunu gösteriyor. CHP meseleye yaklaşırken devletin beka sorunu üzerinden yaklaşıyor. Beka sorunu dediğimiz mesele CHP’nin kendi geçmişiyle, kendi bagajlarıyla çok alakalı bir mesele... Dolayısıyla CHP kendi siyasetiniulusalcı çizgiye sıkıştırıp hapsettikçe Türkiye halkalarıyla, Türkiye toplumuyla bir türlü buluşamıyor. Devletin bir beka sorunu yoktur. Devletin yönetememe sorunu vardır, demokratikleşme sorunu vardır;bürokrasisini demokratikleştirilmesi, ekonominin demokratikleştirilmesi sorunları vardır. Türkiye demokratikleştikçe devletin beka meselesi halledilmiş olacaktır. CHP bunu anlamak istemeyerek, bürokrasinin eski siyasi kontrol mekanizmalarına kendini sıkıştırarakbeka sorununu güvenlik politikalarıyla birlikte ele alıyor.Türkiye’deki güvenlik politikaları söz konusu olduğunda CHP’nin birkaç adım geriye düştüğünü, güvenlikçi politikalara yol verdiğini görüyoruz. Bakın, geçen gün yine CHP Genel Başkanı “Yenikapı ruhunu ben temsil ediyorum,” dedi. Yenikapı ruhunun ülkeyi ayrıştıran, ülkeyi bir bölünme riskiyle karşı karşıya bırakan bir ruh olduğunu biliyoruz. Çünkü o tablo yukarıdan örülmüştür ve orada olması gereken birçok siyaseti dışlamış, ayrıştırmıştır. Ne zamandan beri devam etmektedir bu?!Ta 7 Haziran sonuçlarına tahammül edemeyen bir noktadan beri gelmektedir. Katliamlar,savaş, ölümler, saldırılar, insanların işkence görmesi, işinden olması, haksız hukuksuz yere tutsak edilmesi, yoksullaşması vs. birçok sorunun açığa çıktığı bir durumda devletin bekası ve Yenikapı ruhu, muhalefetpartisinin içinedüştü açmazı gösteriyor. Toplumun talepleri vardır ve bu talepleri gören bir siyaset yapmadığı sürece, bu açmazın içinden çıkma şansınız da kalmıyor. Bugün parlamentoda karşı karşıya kaldığımız durum, bize tam da bunu gösteriyor. Parlamento buanayasa değişikliği ile kendini feshederken “Biz buraya nasıl geldik?”sorusunu bütünvekillerve onların bağlı olduğu kurumlar, siyasi partiler kendisine sormak zorundadır.
Ya HDP?
HDP’nin geçmişinden bugüne -tabii uzun bir geçmişi yok-,HDP’yi oluşturan yapıların geçmişinden bugüne baktığımızda Türkiye’de özgürlük ve eşitlik mücadelesini, Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesini sürdüren bir geleneği var. Bu konuda HDP, tabiibir buluşma adresiydi. Bu buluşma çağrısı çok önemli bir karşılık buldu Türkiye’de. Biraz önce de bahsettiğimiz gibi Gezi ruhunun aslında bir yerde yansıması da HDP’nin üzerine oldu. Tarihsel olarak sürdürdüğümüz mücadelelerin de yansıması oldu ama bugünün toplumunu anlayan bir şey de ortaya koydu HDP... ‘Radikal demokrasi’ dediği buydu zaten. Herkesi davet ettiğinizde yan yana gelemeyenlerin bile birlikte siyaset yapabilirliğini gösteren, bu olanağı sağlayan bir zemin sunduk biz. Bu zeminde anayasa yapılabilecekken, bu zemini yok sayarak yapılan bu anayasa çalışmasına tabii ki bir karşıyız, “hayır” diyoruz ve bu “hayır”ı toplumsallaştırmak, bu “hayır”ı var ederek bir umudu var etmeye çalışıyoruz. HDP’nin 7 Haziran başarısı aslında Türkiye’nin başarısıdır. Hangi partiye oy vermiş olursa olsun, 8 Haziran sabahı herkes umutla kalkmıştır bu ülkede. HDP devamını getirebilir miydi? Aslında getirdi... Bütün katliamlara,saldırılara, savaşa rağmen 1 Kasım’da barajı geçtik. Bütün hesap HDP’yi barajın altında bırakma hesabıydı. HDP’nin barajı geçmesi, aslında Türkiye siyasetinde turnusol kâğıdı rolü oynamaya devam ettiği anlamına da gelir. Bu anlamıyla Türkiye siyaseti artık çok daha belirginleşmiş; kimin ne dediği, neyin peşinde olduğu, nasıl siyaset yaptığı açığa çıkmıştır. Bugün CHP ve MHP üzerine konuştuğumuzda bunu zaten görüyoruz. Çabamız bu siyaseti, toplumsallaştırmak, toplumun her yapısında, her siyaset alanında var etmek.
Sizce bu ülkede toplumsal barış nasıl sağlanacak?
Türkiye siyaseti önemli bir eşikte. Referandumun sonucu bu açıdan da önemli olacak. Ama referandumun sonucu ne olursa olsun, artık Türkiye’de toplumsal barışın sağlanması toplumun kendi elindedir; bizatihi toplumun kendi elindedir. Yukarıdan devlet aklına tutsak olmuş siyasi partilerin öne koymuşolduğu siyasetle toplum daha fazla ayrışmakta, düşmanlaşmak, kamplaşmaktadır. Toplumun bizatihi kendisi, bu kamplaşmaya son vermelidir. Türk ile Kürdün, Ermeni ile Türkün; herkesin bir arada yaşayabileceği ve barışın olabileceği duygusu toplumun içinde hâkim olmalıdır. Gerçek ve hakikat buradadır ve siyaset de burada var olduğusürece, barışı var edebilir. Yukarıdan örülebilecek barış çabalarının aslında neden tıkandığının cevabı da burada saklıdır. Çözüm süreci önemliydi, masa önemliydi ve o çözümün o masada taçlanıp gerçek bir barışı var edebilmesi için toplumun o masaya sahip çıkması gerekirdi. Toplumunu büyük kesimi, çözüm sürecini bir ayrışma aracı olarak kullandı. HDP’ye karşı kullandılar. Kürt hareketine karşı kullandılar ama buayrışmacı akılla geldiğimiz nokta, toplumu çok daha büyük bir felakete sürükledi. İktisadi krize, politik krize, savaşa sürükledi. Oysa barışın kıymetini bilmeliydik. Çünkü orada var olabilecek barış, toplumsal barışı da getirecekti. Barışa insanlar bulunduğu her yerde sahip çıkabilirse, bu mümkün olabilir. Bu ortak vatanda beraber yaşıyoruz. Bu beraber yaşama iradesini siyasete taşımalıyız. Günlük hayattan koparılmış bir siyasetin anlamı yoktur. Siyaset tek adam için, siyaset bir parti için, siyaset birilerinin çıkarları için yapılamaz. Siyaset bizatihi daha iyi yaşamak, kendi geleceğimiz, çocuklarımızın geleceği, yaşadığımız sokağın, mahallenin, kentin geleceği için yapılır öncelikle. Siyasete müdahil olmak, siyasetin içinde olmaktan geçiyor. Toplum barışa sahip çıkmalı, barışı var etmelidir. Toplumsal barış da buna bağlı olarak gelişebilir ancak. Bundan yoksun kalmış bir anlayışla yol almamızın çok mümkün olmadığını, yakın geçmiş gösterdi. Bugünden yarına, emeğin, kadının, doğanın; bütün bu alanlarda siyasetin toplumsallaşması toplumun siyasallaşması barışı getirecektir.
Teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.