Korkuyu yenmeye bazen “Z”, bazen bir “Hayır” yeter!
Tam bir sinema tutkunuyum. Beğendiğim filmleri defalarca izleme gibi bir huyum var. Bazen bir replik, bazen bir sahne, bazen sadece sound-track beni benden alır götürür. Beni cezbeden şeyler filmden filme değişse de, bir şey hiç değişmez: Her filmin jeneriğinde dikkat kesilirim. Yapımcısından yönetmenine, şarkılarından sound track'ine dublörlerinden figüranlarına ve katkıda bulunanlara kadar hepsini büyük bir dikkatle ve saygıyla sonuna kadar izlerim.
Bir film var ki, jeneriği asla unutulmaz. O da Vassilis Vassilikos’un, barış aktivisti milletvekili Lambrakis’in öldürülmesini anlattığı aynı adlı romandan, senaryosunu Jorge Semprun ile birlikte Costa Gavras’ın yazdığı ve yönetmenliğini Gavras’ın, müziklerini Theodorakis’in yaptığı, başrollerini Yves Montand ve Irene Papas’ın oynadığı film “Z” dir. 1969 yapımı olan bu filmin jeneriğinde Gavras, emeği geçenler faslında Yunanistan’da Albaylar Cuntası’nın yasakladıklarını tek tek sayarak, bu yasaklara teşekkür eder. Uzun saçtan mini eteğe, Sokrates’ın eşcinselliğinden Tolstoy’a, Beatles’tan Çehov’a, ansiklopedilerden modern matematik ve modern sanata ve pek tabii ifade ve basın özgürlüğüne kadar uzanan kocaman bir teşekkür listesi filmde akar gider.
Barış aktivisti, doktor ve atlet sol parti milletvekili Gregorious Lambrakis’in Albaylar Cuntası’nın hüküm sürdüğü Yunanistan’da bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından, tüm yasaklara rağmen Lambrakis’in cenazesine 500 bin kişi katılır ve “Zeu” (o yaşıyor) diye haykırır. O günden sonra Atina’nın her yeri Z harfiyle donatılır ve Lambrakis’e atfedilen Z harfi baskı karşısında boyun eğmemeyi simgeler. Ve kuşkusuz “Z” harfi de yasaklanır. Ama tüm yasaklara rağmen duvarlardan Z harfi eksik olmaz. Z harfi önce direnişin sonra umudun harfi olur…
Memleketimden referandum manzaraları da Yunanistan’daki bu distopik dönemi hatırlatıyor. Referandum tarihi yaklaştıkça yasakların, zulmün, adaletsizliğin, baskının, tahammülsüzlüğün, tehditlerin, hakaretlerin, tüm toplumu boyun eğmeye zorlayan sansürün, izleme ve cezalandırma mekanizmalarının şiddeti de artıyor… Bu tehditler ve hakaretlerden herkes payına düşeni alıyor. En çok da tutuklu gazeteci ve yazarlar…Toplumun en az yüzde 50’si terörist olarak ilan edildiği için gazeteciler ve yazarları “terörist” olmakla suçlamak yetersiz bulunmuş olmalı ki, “terörist” yaftasına ayrıca “hırsız ve çocuk istismarcısı” olduklarını ekleme gereği duyuluyor.
Üstelik bu tehditler sadece Türkiye vatandaşları ile sınırlı da değil. Batılılar ama özellikle Avrupalılar da bu hakaretlerden paylarına düşeni alıyorlar. Hakaretler yetmiyor, Avrupalıları korkutarak istediklerimizi alabileceğimizi sanmak gibi gerçeklik algısının tamamen yitirildiğini ortaya koyan bir dille “Siz böyle devam ederseniz, dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir Batılı sokağa adım atamaz,” gibi tüyleri diken diken eden ve tüm Türkiyelilerin potansiyel terörist olarak görülmesine yol açacak tehditler savruluyor. Bunun üzerine Almanya’nın yeni Cumhurbaşkanı Steinmeier, “Erdoğan, Türkiye’nin inşa ettiği her şeyi tehlikeye atıyor” uyarısını yaparken, Avrupa Komisyonu Türkiye’nin daimi temsilcisini çağırıp bir açıklama istiyor.
Ülkeyi yöneten en üst akıl, bu kavgaları başlatır ve 3-5 oy uğruna içeriye ve dışarıya atarlanarak iç ve dış düşmanlara her gün yenilerini eklerken, gerçekler Türkiye’nin elini kolunu bağlıyor. Çünkü ihracatımız da, ithalatımız da Avrupa’ya bağımlı. Ülkede fabrika kuran, istihdam yaratan doğrudan yabancı yatırımcının yüzde 80’i Avrupalı. Üstelik Hazine’nin çarklarını döndürecek gerekli dış kaynağın yine yüzde 80-85’i Avrupa kaynaklı. Turizmde de Avrupa’ya bağımlıyız, askerimizin kullandığı silahlarda da…Ne yazık ki gidişatımız pek de hayırlı değil. Her şeyin kontrolden çıktığı, “haydut devlet” ilan edilmeye doğru sürüklendiğimiz distopik bir durumu yaşıyoruz. Bu distopik durumdan kurtulmak ve ülkede feci şekilde yanlış giden şeylere dur demek için “hayır”a tutunmak dışında bir seçeneğimiz yok. Hayır bizim “Z” harfimiz.
Tıpkı yasaklanan “Z” harfinin direnişin ve umudun harfi olarak her yerde görünür olması gibi, yasaklanan “Hayır” da dillerde, şarkılarda, resimlerde, sokaklarda, içtiğimiz kahvenin, giydiğimiz elbisenin renginde… Her yerde. Hayır pankartları yasaklandıkça, hayır diyenler polis baskısına maruz kaldıkça, insanlar yazabildikleri her araçla “hayır” yazmaya başladılar. Hatta bedenleriyle bile… Çok daha önemlisi ideolojik farklılıklarını, etnik kimliklerini, inançlarını bir tarafa bırakarak “Hayır”ı direnişin ve umudun simgesine dönüştürdüler. Her yaştan, her kesimden, her meslekten insan bu kötü gidişe dur demek, Türkiye’yi dünya sisteminin içinde tutmak ve yarınlara taşımak için belki de hayatında ilk kez bir siyasi mücadeleye kalkıştı. Bu çok önemli ve değerli. Çünkü aklımızı ve sağduyumuzu esir alan korkuyu, ancak birlikte ve çoğalarak yenebilirdik. Ve biz bunu başardık. Korkuyu yendik!