SİYAH BEYAZ
Evlenmek isteyen adama sormuşlar, ”Nasıl bir kadın arıyorsun?”
Adam cevap vermiş, “Çocukluk fotoğrafları siyah beyaz olmasın.”
Bunu bir arkadaşımın Instagram hesabına koyduğu siyah beyaz çocukluk fotoğrafının altında okudum. Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim ama ben de yaşıtım hemcinslerimi savunmak adına anında şöyle bir şey buldum.
Evlenmek isteyen kadına sormuşlar, “Nasıl bir koca arıyorsun?” Kadın cevap vermiş, “Kolunda Casio hesap makineli saati ile çekilmiş sünnet fotoğrafı olmasın.”
Bu cümleden sonra eşime, “Sana sünnetinde gelen saatin markasını hatırlıyor musun?” diye sormak geldi aklıma. Sormaz olaydım, cevabı çok yıkıcı oldu. ”Bana Hislon kardeşime Atomik marka saat alınmıştı demez mi. Beterin beteri varmış, sözüm meclisten dışarı...
O güne damgasını eski fotoğraflar vurdu. Ben eski fotoğraflara bakmayı pek sevmem ama o gün şeytan dürttü ve çocukluk fotoğraflarıma uzun uzun baktım.
Ankara’da 70’li yıllarda çocuk olmuş çok kişinin çekmecesinde “Pinokyo Çocuk Fotoğrafları” stüdyosunda çekilmiş siyah beyaz fotoğraflar vardır.
Benimkilerin çoğu Kasım ayında çekilmiş, muhtemelen doğum günü hatırası olsun diye düşünülmüş fotoğraflardan oluşuyor. Bir sürü poz vermişim, birinde kocaman bir oyuncak ayıya sarılmışken, bir diğerinde keman çalmış, öbüründe kırmızı başlıklı kız olmuşum.
Fotoğraf albümünün arka kapağında şöyle yazıyordu:
“Sayın Müşterilerimiz,
Yavrunuzun en tabii ve en güzel fotoğraflarını sizlere ve istikbalde de kendisine Pinokyo hatıra bırakacaktır.”
Eski fotoğraflara daldıkça hatıralar teker teker su yüzüne çıkmaya başladı.
Kışın çekilmiş fotoğrafların çoğunda üstümde Shetland denilen baklava dilimi desenli kazaklar vardı. Bunlar tüylü ve havalı kazaklardı ama ne hikmetse üç beş yıkamadan sonra küçücük kalır sizden sonra gelen kardeşin üstüne de zıbın gibi olurdu. Sonradan hatırladığım bir ayrıntı ise bu kazakların iddia konusu olduğudur. Lades tutuştuğumuz ya da bir konuda iddialaştığımız zaman “Nesine?” sorusunun cevabı genelde Shetland kazağına olurdu.
Shetland kazaklı fotoğraflarıma bakarken, onun üstüne giydiğim ve adına çok güldüğüm “Gocuk” denen haki yeşili renkli, içi tüylü sıcacık tutan kabanımı hatırladım. Sömestre tatilinde Uludağ’a gidenlere özenilirdi o yıllarda.
Fotoğrafları sakladığım, bordo kadife kutunun diplerinden bir kaç kartpostal bana göz kırptı. Bunları annem saklamıştı. Yanı başımdaki anneme yılbaşı kartı yazmışım, gerisini siz düşünün artık. Her bayram ve yılbaşı öncesi neresi kalabalıksa orada kartpostal satanlar olurdu. Bende Finlandiya’da ki mektup arkadaşıma oralardan kartlar alır ve onun Noel’ini kutlardım.
Bit Pazarlarında tomarlar halinde eski fotoğraflara ve kartpostallara denk geliyorum. Belli ki biri ölünce, geride kalanlar ilk olarak çekmeceleri boşaltıyorlar. Fotoğrafların, kartpostalların arkasında, o kadar naif cümleler, dilekler yazılı oluyor ki, sanki duygular dilekler bile zamandan nasibini alıyor.
Artık çekmeceyi kapatma vakti gelmişti. Uzun bir sürede açmak isteyeceğimi zannetmiyorum...
Edip Cansever’in şiirin de dediği gibi;
“Zamanlar geçtikçe neden mutluluk, mahzunluk oluyor fotoğraflarda?”