Bu Yazıyı Yazdır

Hukuka ve politikaya yeniden alan açmak
  ABD’nin ikinci başkanı John Adams, ABD’nin bağımsızlık savaşına finansman bulmak için Fransa’ya gider. Fransız imparatoru ve aristokrasisi tarafından ağırlanan Adams, çok yoğun geçen bir kaç günün ardından, bir klasik müzik dinletisi izlemek için Saray’a davet edilir. Yorgun Adams, konserin ortasında uyuyakalır. Adams’ın konserden hoşlanmadığı için uyuyakaldığını düşünen ev sahibi, Adams’ı dürterek uyandırır ve  “ABD’de müzikten, sanattan hoşlanılmaz mı?” diye sorar. Adams cevap olarak “benim neslim politika ve hukukta çok iyi olmalı ki, çocuklarımız tıp ve mühendislik okuyabilsin, onların çocukları da sanatçı olabilsin” der. ABD, “Özgürlük bir kez yitirildi mi, sonsuza kadar kaybedilir” diyen Adams’ın hayal ettiği ve arkadaşlarıyla birlikte çizdiği bu yolda ilerler. Özgürlüklere ayağını basan bir Anayasa ve insanların mutluluğu kovalama hakkı olduğunu yazan Bağımsızlık Bildirgesi’ni (Declaration of Independence) esas alan bir hukuki altyapı üzerinde yükselir ve dünyanın tüm yaratıcı beyinlerini bir mıknatıs gibi çekerek hem tıpta hem mühendislikte hem de sanatta dünyanın liderliğine oturur. O gün atılan sağlam hukuki temeller sayesinde Trump ve onun gibi tehlikeli popülistlerle mücadele edecek araçlara sahip olur… 16 Nisan referandumu ve sonrasında yaşadıklarımızı, verilen demeçleri, yapılan benzetmeleri, dış dünyanın eleştirilerini,  bizim eleştiriler karşısındaki hırçınlığımızı düşünürken, aklım “biz politika ve hukukta iyi olmalıyız ki…” diyen Adams’ın sözlerindeydi… Hele, OECD’nin yaşam memnuniyeti araştırmasında 48 ülke arasında en mutsuzu olan 15 yaş grubu çocuklarımızı, iş bulmaktan umudunu kesmiş, önlerine ölmek ya da öldürmekten başka hedef koymadığımız gençlerimizi, Diriliş Ertuğrul dizisi ile Osmanlı’yı yeniden kurmaya öykünürken 800 yıl geriye sıçrayan ve herkes için mutlu ve güvenli bir geleceğin tek teminatı olan demokrasi ve hukuka sırtını dönen bir Türkiye’yi düşününce John Adams’ın “politika ve hukukta iyi olmalıyız ki…” vurgusu daha bir anlam kazandı… Sizi bilmem ama ben 16 Nisan akşamı Yüksek Seçim Kurulu Başkanı’nın 80 milyon insanın gözünün içine bakarak, kanunda açık bir hükmün çiğnenebileceği açıklamasının vahametini tam kavrayamadığımızı düşünüyorum. O nedenle, kesin sonuçları açıklarken YSK Başkanı’nın “tam kanunsuzluk hali oluşmamıştır” izahına “vahim” dahi diyemiyorum. Artık, Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığının, Parlamento’nun hiçbir hükmünün kalmadığının ve seçim sandığının da istenen sonucu vermeye ayarlı bir seçim aracı olacağının en açık ilanı bu oldu galiba… Dahası YSK’nın bu tutumu referandumun meşruiyetinin tüm dış dünyada sorgulanmasında AGİT’in ön tespitlerinden de, Hayır ve Ötesi’nin raporundan da daha büyük bir rol oynadı. Hangi yabancı gazeteyi açsanız, hangi yabancı televizyonun düğmesini çevirseniz referandum sonucundan “küçük bir farkla evet’in kazandığı iddia edilen şaibeli referandum” diye başlıyorlar söze… YSK’nın, referandum sürecindeki adaletsizlikleri ve oy sayımında yapılan usulsüzlükleri dahi üzerinde konuşulmayacak kadar önemsizleştiren ve sıradan bir kanun devletinde dahi olması beklenmeyecek bu tutumu haliyle, pamuk ipliğiyle bağlı olsak da, hala bir parçası olduğumuz demokratik dünyanın tepkisini çekti. AGİT, yayınladığı ön raporla referandum sonuçlarını güvenilir bulmadığını açıkladı. İkinci tepki de Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nden (AKPM) geldi. AKPM, tam 13 yıl önce denetimden çıkardığı Türkiye’yi, yeniden denetime aldı.   Türkiyeli yetkililer, bu karara karşı verdikleri fevri ve gerçeklerden kopuk tepkileriyle, kurucu üyesi olduğumuz AKPM’nin ne kadar uzağına düştüğümüzü kanıtlama yarışına girdiler. Bazı bakanlarımız bu kararı “siyasi olmakla” ve “terör örgütlerine hizmet etmekle” itham ederken, bazı bakanlarımız, “OHAL’i kaldırın, Meclis’i bypass eden KHK’ları olağan hale getirmeyin, basın özgürlüğünü, düşünce ve ifade özgürlüğünü çiğnemeyin, yargılanmayı bekleyen tüm milletvekilleri ve eşbaşkanları serbest bırakın, işkenceyi önleyin, savunma hakkını yok etmeyin” diyen AKPM’ne  “demokrasi yolunda ilerlemekten bizi alıkoyamayacaksınız!” cevabını verdi. Bu tartışmaya bir katkı da Maliye Bakanı’ndan geldi. AKPM Kararı’nın ve meşruiyeti tartışmalı referandumun ekonomi üzerindeki olası etkilerini yabancı yatırımcılara anlatan Bakan, “hukukun iyi işlediği ülkelerde iş yapmanın daha kolay olduğunu, ancak bu ülkelerde de kar marjlarının diğer ülkeler kadar yüksek olmadığını”  söyleyerek, tek karar alıcıya bağlı ‘rant ve avanta’ düzeninin sunacağı fırsatlara dikkat çekti. Galiba Bakan, yabancıların “Türkiye ekonomisi orta dönemde durgunluğa girecek, dışsal ve finansal kırılganlığı daha da artacak, dinamizmini ve mecalini yitirecek” diyen IMF’nin (Uluslararası Para Fonu), son raporunu okumayacağını varsayıyor… Kaldı ki, hukukun ve kurumsallığın olmadığı ülkelerde yerli yabancı ayrımı olmadan yatırım olmayacağı gerçeğini bir kenara bıraksak bile, bilgiye sırtını dönen ve yaratıcılığın yeşereceği özgür ortamı dışlayan, temel bilim mezunlarının işsizler ordusunun doğal adayı olduğu bir ülkeyi kimse yönetemez… Yeryüzü standartlarında bir demokrasiye sahip olma mücadelesinin o kadar uzağına düştük ki, bugün önceliğimiz, birazcık nefes alabilmek için dahi, sadece hukuku ve yasaları savunmak ve siyasete yeniden alan açmak olmalı. Yani John Adams’ın 1770’lerde bir devlet projesinde olmazsa olmaz gördüğü yol haritasını hayata geçirmek için güçlerimizi birleştirmekten başka çıkış yolumuz yok. Tıpkı Hayır kampanyasında yaptığımız gibi! Tek zenginlik kaynağı insan olan bir ülkenin yargısıyla, polisiyle, ordusuyla, eğitim kadrolarıyla bir parti devletine dönüştürülerek devletsizleştirilmesinin yıkıcılığını önlemek ancak böyle mümkün.

Bu Yazıyı Yazdır