Biliyorsunuz, Türkiye'de hasta tutukluların hali pür melali yıllardır kanayan yara. Cezaevi koşullarında tedavisi mümkün olmayan hastalar, siyasal nedenlerle cezaevinde tutulmaya devam ediyor. Ama geçen günlerde, mahkeme çok tartışılan bir karara imza attı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın Ömer Faruk Kavurmacı, geçmişte özel hastaneden alınmış epilepsi ve uyku apsesi raporuna dayanarak serbest bırakıldı. Bu, durum çok daha ağır hastalıklardan yıllarca cezaevinde tutulan hasta tutukluların durumunu yeniden aklımıza getiriyor haliyle... Çünkü kronik hale gelen bu mesele, hukuki olduğu kadar vicdani de bir mesele. Adalet Bakanlığı verilerine göre Son beş senede ağır hasta olduğu Adli Tıp Kurulunca belirlenmesine karşın, ceza tehir işlemleri gerçekleştirilmeden hayatını kaybeden mahpus sayısı 451 çünkü. 2017 yılı Şubat ayı itibarıyla, Adli Tıp Kurumu raporuyla ağır ve sürekli hastalığı belgelenen mahpus sayısı ise 841... Ürpertici rakamlar bunlar.
Tutuklama tedbiri, kişinin özgürlüğüne yapılan bir müdahaledir. Demokratik ülkelerde tutuklama kararı hukuken bazı istisnai hallerle gündeme gelir. Tutuklama tedbirine, suçlu olduğuna ilişkin kuvvetli şüphe bulunan bir kişinin kaçmasını veya delilleri karartmasını engellemek için ve de son çare olarak başvurulmaktadır. Antidemokratik sistemlerde tutuklama tedbiri, suçla mücadele adı altında siyasal muhalefetin bastırılması ve iktidarın pekiştirilmesi amacıyla kullanılıyor. Kuşkusuz bu durumda, tutukluluğun hukuksal amacı siyasal nedenlerle saptırılmış oluyor.
Konuya ilişkin en önemli düzenleyici sözleşme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 'nin (AİHS) 18. maddesi. Bu maddeye göre "Sözü edilen hak ve özgürlüklere bu sözleşmeyle getirilen sınırlamalar, öngörüldükleri amaç dışında kullanılmazlar." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin şimdiye kadar ki pratiğine bakıldığında; bu konunun tutuklularla ilgili olan "kişi özgürlüğü" (AİHS) md.5) yönünde tartışıldığı görülüyor.
Ceza İnfaz Kanunun 16. maddesinde, hükümlünün hastalığının hayatı için kesin tehlike teşkile ettiğine Adlî Tıp Kurumu'nca düzenlenen ya da Adalet Bakanlığı'nca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenip Adlî Tıp Kurumu'nca onaylanan rapor gereği karar veriliyor. Bu madde hasta kişilerin infazlarının ertelenebileceği düzenleniyor olsa da Ceza İnfaz Kanunu’nun 116. maddesine rağmen hasta tutuklulara çoğu kez uygulanmıyor. Dahası, hasta tutuklu ve hükümlülerin Adli Tıp Kurumu’ndan onay alması ise başlı başına yıldırıcı nitelikte.
5 Mart 2013 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Gülay Çetin/Türkiye kararı ile ağır hastalığı olan tutukluların korunmasına yönelik mevcut düzenlemelerin yeterince açık, öngörülebilir ve etkili olmadığını hüküm altına alındı. Tutuklu ve hükümlülerin Adli Tıp Kurumu tarafından heyet raporlarına rağmen tekrar muayeneye çağırılması ve bu durumun gecikmeye neden olması eleştirildi ve Türkiye işkence yasağını ihlal ettiği için mahkûm edildi. Yine, 24 Ocak 2013 tarihinde kabul edilen 6411 sayılı kanunla, hasta hükümlülerin infazının ertelenmesi açısından olumlu bir düzenleme getirilmiş gibi sunulan koşullar, hükümlünün “maruz kaldığı ağır hastalık veya sakatlık nedeniyle hayatını yalnız idame ettirememesi” ve “toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmayacağının değerlendirilmesi” şeklindedir. Düzenleme, devletin güvenliğini kişilerin sağlık hakkına erişiminden öncelikli kabul eden siyasal tutumun bir ifadesi olarak değerlendirilebilir.
Türkiye'deki cezaevlerinde 303'ü ağır 925 tutuklu ve hükümlü var. Bunların 31'i epilepsi hastası...

Siirt E Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan epilepsi hastası Aydın Tırpan'ın, cezaevine girdikten sonra ilaçları değiştirildi. Hem bu nedenle hem de cezaevinin fiziki ve psikolojik ortamı nedeniyle sık sık nöbet geçiriyor. Tırpan’ın tedavisi, raporu olmasına rağmen cezaevi idaresi tarafından engelleniyor. Üstelik, sağlık durumu dikkate alınmadan 5 yıl 7 ay hapis cezası veriliyor.
“Tespih taneleri ile sayıyorum içeride yılları/Ve bir de bu çağın şu illet hastalığını sezdirmeden dostlara, yoldaşlara/Geçiyorum zulüm kapılarında/Acı eşiklerini/Bir güzel tutuyorum işte/Gözler önünde...” dizelerinin yazarı Halil Güneş, Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi’nde... Halil Güneş hapse girdikten sonra kemik kanseri ve uyku apsesi hastalığına yakalandı. İHD’nin 121 kişilik, ‘ağır hastalık nedeniyle derhal tahliye edilmesi gereken hasta mahpuslar’ listesinde de yer almasına rağmen halen cezaevinde Halil Güneş.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın damadı Ömer Faruk Kavurmacı Fetö üyesi olduğu gerekçesiyle 15 Temmuz sonrasında tutuklanmıştı. Mahkeme onu "uyku apsesi" ve "epilepsi" hastalığı gerekçesiyle tahliye etti. Üstelik mahkemeye sunduğu hastalık raporu geçmiş yıllarda İstanbul'da "Özel Acıbadem Hastanesi tarafından düzenlenmiş! Mahkemeler Adli Tıp'dan defalarca alınan raporları kabul etmezken, geçmiş yıllara ait özel hastane raporunu kabul etti. Bu karar emsal olacak nitelikte bir karar olabilir mi ? Yoksa AKP'li bir belediye başkanın yakını olduğundan kaynaklı mı? Eğer bu karar emsal kabul edilip diğer hasta tutuklular tahliye edilmezse hukukun bir kez daha siyasal nüfuzla zapt u rapt altına alındığını gösteren bir örnek daha yaşanmış olacak.
Söz konusu başkaları olunca Hainler Mezarlığı önerisinde bulunanlar, sıra kendi yakınlarına gelince, "...adaletin tecelli etmesi, hukuka ve yargıya olan inancım..." sözlerini dillerinden düşürmüyorlar.
Sormak gerekiyor, geçmişte alınan özel hastane raporunu doğru kabul ederek bırakılan Ömer Faruk Kavurmacı'nın diğer hastalardan farkı ne? Neden diğer hasta tutuklular da aynı gerekçe ile bırakılmıyorlar? Bu çifte standardın hukuktaki yeri ne?
Devlet otoritesi karşısında hukuk bağımsız bir kurumdur. Güçler ayrılığı ve demokrasinin evrensel kriteridir bu. Hukukun üstünlüğü, devleti, diğer güç odaklarından ayıran ve meşruiyetini sağlayan bir işleyiştir ve hukuk siyasi müdahaleden bağımsız ve tarafsızlık karinesine sahip olduğunda hukuktur.