Bu Yazıyı Yazdır

Öyle bir yolculuk ki...
Ahmet Tulgar, İshak Karakaş’la birlikte büyük bir özveriyle çıkardıkları Halkın Nabzı Gazetesi'nin 200. sayısı için bir yazı istediğinde, o 200 hafta gözlerimin önünden bir film şeridi gibi aktı geçti. Bu 200 haftada neler yaşamadık ki? Özgürlüklerin asıl, sınırlamaların istisna olduğu yeryüzü standartlarında demokratik bir hukuk devleti talep ederken kendimizi olağanüstü bir rejimin karanlığında bulduk. Hem de ne olağanüstü bir hal! Mevcut anayasamızda dahi tanımlanmış olağanüstü hal ile arasında hiçbir ilişki bulunmayan, sınırları olmayan, tüm hakların askıya alındığı bir olağanüstü hal bu... Hukuk devleti olmayı bekler ve umarken kanun devleti dahi olmaktan çıktığımız, kararnamelerle yönetildiğimiz "yeni" dedikleri bir Türkiye bu! Parlamentonun sadece görüntüde var olduğu, tüm yasama ve denetleme yetkisinin elinden alındığı, yargının bir partiye bağlandığı, seçimlerin fiilen işlevini yitirdiği, plebisitin seçimlerin yerini aldığı bir rejimin inşası bu 200 haftada tamamlandı. Ve anayasaya göre tarafsızlık yemini ederek cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Erdoğan, bugün AKP'nin genel başkanı olarak partisinin grup toplantısına katıldı ve devletin başı olmanın verdiği güç ve ihtişamla, bir kez dahi rakip siyasi partilere oy verenlerin de cumhurbaşkanı olduğunu aklına getirmeden, siyasi rakiplerini eleştiri yağmuruna tuttu. Adını koyalım: Bu rejimin adı otokrasidir. Ve bundan sonra “Devlet bir partinin emrindedir!” Yani; devlet partisi yoktur. Partinin devleti vardır! Parti devletinde adalet ve hukuk yok, bağlılık ve biat vardır. Bu nedenle kimse adaletsizlikten ve zulümden şikâyet edemez. Zulme uğramamanın yolu bellidir çünkü... Türkiye, dünyadaki tek örnek değildir. Dünyanın değiştiğini anlamakta ve sorunlara çözüm üretmekte yetersiz kalan siyasetçiler, değişimi yönetemeyeceklerini anladıklarında, baskıyı iktidarlarını sürdürmenin tek yolu olarak görüyorlar.   İç düşman, dış düşman, beka sorunu söylemleriyle korkutularak, akıl dışı davranmaya itilen toplumlar ne yazık ki bu tuzağa düşüyor ve otoriteye razı oluyorlar. Korkunun esiri haline getirilerek alternatif bir gerçeklikte yaşamaya zorlanan toplumlar, ne yazık ki çok ağır bedeller ödemek zorunda kalıyorlar. Stefan Zweig, hayatını yazarken "tarihin akışı içinde aklın yenik düşmesine, şiddetin en vahşi zaferine tanıklık etmek zorunda kaldım... Böylesine bir ahlaki  çöküntü içine düşmek başka hiçbir kuşağın başına gelmemiştir, bunu övünçle değil, utançla kaydediyorum" der. Çocuklarımızın bizden utanç duymaması için, bırakın demokrasiyi ve hukuku, vicdanımızın en derinlerinde bir yerlere tıkıştırdığımız insanlığımıza tutunmanın vakti gelmedi mi hala?

Bu Yazıyı Yazdır