Bu Yazıyı Yazdır

Aladağ'a Adalet Gelecek mi?
Geçen hafta, akıllara "Adana- Aladağ yangını " olarak kazınan cinayetin ilk duruşması görüldü. Cinayet diyorum, çünkü olayın vahameti başka türlü adlandırmama izin vermiyor. Süleymancılara ait tarikat yurdunda yaşanan yangında 11 çocuk ve 1 eğitmen yanarak ölmüştü. Bu ve buna benzer olayların gösterdiği şey şu;  toplum ve devlet olarak çocuklara yükümlülüğümüz konusunda oldukça travmatik haldeyiz. Türkiye Cumhuriyeti, ulus-üstü hukuka ve iç hukuka bağlı bir devlet. Anayasasında eğitim hakkını vurguluyor. Her toplum ihtiyaç duyduğu insan gücünü yetiştirmek ister. Cumhuriyetin ilk ciddi devrim hamlesi olan 3 Mart 1924 tarihli Tevhidi Tedrisat Kanunu ile eğitim kurumlarının tümü Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Mektep-medrese ikiliği ortadan kaldırılarak, eğitim laik ve karma hale getirildi. Hemen sonrasında kabul edilen 1924 Anayasası ile devletin sunduğu eğitim hizmetlerinden tüm vatandaşların yararlanabilmesi için, eğitimin her kademede ücretsiz olması ilkesi kabul edildi. Benzer olarak, 1939 sayılı Milli Eğitim Temel Yasası’nda ve 1982 Anayasası’nda eğitimin temel işlevi “Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” ilkesini, Cumhuriyetin felsefesini, temel ilke ve değerlerini benimsemiş, laik yaşam biçimini özümsemiş, yaratıcı ve üretici kişiler ile iyi ve erdemli yurttaşlar yetiştirmek” olarak tanımlanıyor. Anayasada geçen "eğitim hakkı", “fırsat eşitliği” olarak tanımlanıyor. Yine ulus-üstü bağlı olduğumuz, BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi'nde (md.9) "Çocuklar, kendi yararları aksini gerektirmedikçe anne-babasından ayrılmamalıdır," diyor. Ayrıca çocuğun ailesi dışında korunması da devletin görevleri arasında. Uluslararası sözleşmelerde izah edildiği gibi iç hukukta da böyledir. Devletin iki yükümlülüğü bulunur: Çocuğun ailesinin yanında korunması için desteklenmesi ve gözetimi gerçekleştirilmeyen çocuğun korunması... AKP hükümetinin iktidara geldiği Kasım 2002 seçimlerinden bu yana, özel eğitim kurumlarının ve dershanelerin önünün açılması, sosyal devletin eğitim alanındaki sorumluluklarının piyasaya, sivil toplum örgütlerine ve özellikle de cemaatlere devredilmesi benimsedi.  Bu yaklaşım, eğitim hakkı başta olmak üzere birçok sosyal hakkın aşınmasına da yol açtı. Ayrıca, eğitim kurumlarında zaman içinde gerçekleştirilen atamalarla siyaseten kayırmacı bir tutum sergilendi, niteliğe önem verilmedi ve Cumhuriyet felsefesine karşı olmak geçerli ölçüt olarak öne çıkarıldı. Sonuç ne peki??? Aladağ cinayetinde, siyasallaşmış ve nesnel normlarını yitirmiş bir eğitim anlayışından kaynaklanan ihmaller zincirinin ağır sonuçlarını yaşadık. Aladağ'daki yurt yangınını araştırmak amacıyla kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’nda konuşan Başbakanlık Vakıflar Genel Müdür Yardımcısı Burhan Ersoy, vakıflara bağlı yurtların denetiminin yapıldığını fakat kimin hangi vakfı nasıl kuracağına ilişkin bir Genel Tarama Sisteminin olmadığını söylüyor. "Özel Öğrenci Barınma Hizmetleri Yönetmeliği" adıyla hazırlanan metinle artık 2018 itibariyle ortaokul öğrencileri için de özel yurt açılabilecek. Bu kanundan sonra, eğitim amaçlı barın koşullarının iyileştirilmesi, Aladağ gibi cinayetlerin önüne geçilmesi pek mümkün gözükmüyor. Çünkü etkin tedbirler geliştiren anlayış yok ortada. Böyle bir katliamdan sonra bile dünkü işleyiş benzer şekilde pek çok yerde devam ediyor. Ayrıca davanın gidişinde de birçok hukuksuzluk var. İlk duruşmada sanıkların, yangında hayatını kaybeden çocukların ailelerine baskı yaptığı, davadan vazgeçmeleri için para teklif ettikleri ortaya çıkıyor. Duruşma sonrasında sanık yakınları, mağdur ailelere saldırıyor. Siyasi irade bu saldırılar karşısında etkin önlem alıyor mu peki? Din ve vicdan özgürlüğünün tesisi ve din istismarcılığının devlet üzerinde vesayet kurmasını engellemek için, “Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” ilkesini hayata geçirmenin bir kez daha elzem olduğunu görüyoruz. Göz görmez, kulak duymaz ama unutmayalım, vicdan titrer.

Bu Yazıyı Yazdır