Bu Yazıyı Yazdır

Akla ziyan bir dış politika
Devletin kapsayıcı kurumsal yapısının çökertilmesi ile birlikte bir toplum olarak geleceğimiz karardıkça kararıyor. Ortak aklı arayacağımız, geleceğimizi ilgilendiren meseleleri etraflıca ve özgürce tartışacağımız, birbirimizi ikna ederek geçmişteki hatalarımızı tekrarlamaktan kaçınabileceğimiz demokratik bir hukuk devletinde yaşamıyoruz artık. En hayati kararlar bile tek kişi tarafından alınıyor. O nedenle sık sık dostlarla düşmanlar, hainlerle vatanseverler, makbul olanlarla olmayanlar yer değiştiriyor. Düşman, hain ve makbul olmayan halkası genişledikçe genişliyor. Asıl korkutucu olan da bu. Bu halkaya Suudi Arabistan da eklendi. Önceki kralın ölümünün ardından üç günlük yas ilan ettiğimiz, yeni kralını uçağının kapısında karşıladığımız Suudilerle bugün ayrı yerlere düştük. Hem de ne düşme?! Suudilerin düşman ilan ettiği Katar’a, tüm muhalefet partilerinin itirazına rağmen, iktidar partisi oylarıyla apar topar asker yollama kararı verdik. Aynı zamanda cumhurbaşkanı olan AK Parti Genel Başkanı da, sabahı bile beklemeden gece yarısı bu kararı onayladı. Oysa Cumhurbaşkanı’nın kriz karşısındaki ilk tepkisi “arkasında kimlerin olduğunu çözemediğimiz büyük oyun” şeklinde olmuştu. Arkasında kimlerin olduğunu anlayamadığınız bir krize balıklama dalmak çılgınlık değil mi? Ortadoğu’da bizden habersiz yaprak kımıldamaz diyerek ve Sünnileri tek blok varsayarak, Suriye krizine balıklama atlamanın sonuçları ortada: Barışımızı, demokrasimizi, güvenliğimizi ve geleceğimizi ipotek altına soktuk… Krizin taraflarına baktığımızda, Ortadoğu’da istikrarı daha da bozacak zehirin tohumlarının ekildiğini görmeyen ve bu zehirli ortama zorla “ben de varım ben de!” diye atlayan bir akıl dışılıkla karşı karşıyayız. Petrolümüz yok, gazımız yok, yeşil yeşil dolarlarımız yok, ama galiba aklımız da yok. Mezhepçi politikaların, bu politikanın tüm taraflarını nasıl bir felakete sürüklediğinin onlarca örneği tarihte önümüzde dururken, İran ve Türkiye’yi de içine alarak bütün Ortadoğu’yu yakacak bir ateşin altına odun atmak ancak akıl dışılıkla açıklanabilir çünkü… Babasını darbeyle deviren mevcut emir Temim, bölgenin en büyük ABD üssünün ve Ortadoğu’nun kralları ve diktatörlerinin korkulu rüyası El-Cezire televizyonunun ev sahibi. Katar’ın İhvan’a ev sahipliği de, El-Cezire’nin “Arap Baharı”ndaki rolü de, Suriye’de vekâlet savaşlarına kalkışması da hep ABD’nin onayı ve teşvikiyle oldu. Ama sonunda, Trump’ın “onları bana terörist diye şikâyet ettiler” demesiyle kabak onun başına patladı. Suudiler, bölgede kendileriyle gizli bir çekişme içine girmiş olan Katar’dan epeydir soğumuşlardı. Bir türlü sonuç alınamayan Yemen krizi de buna eklenince Suudilerin soğukluğu kızgınlığa dönüştü. İhvan’ı darbeyle alt eden Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve nüfusunun üçte ikisi Şii olan Bahreyn de El-Cezire’den çok şikâyetçiydiler. Üstelik Irak’ta da işler istedikleri gibi gitmiyordu. Haşdi Şabi milisleri Irak’ta resmi bir hüviyet kazanmıştı. Lübnan’da da İran’a yakınlığıyla bilinen Mişel Aun cumhurbaşkanı seçilmişti. Suriye’de ise Halep’in muhaliflerin elinden alınmasıyla birlikte, denge İran’ın müttefiki Esad rejiminden yana dönmüştü. İran’ın ABD/Batı ile yaptığı nükleer enerji anlaşması sonrası petrol/doğalgaz piyasasına güçlü bir şekilde döneceğini ve gaz sahasını İran’la paylaşmak durumunda kalacağını öngören Katar Emir’i son zamanlarda İran ile yumuşama siyaseti izliyordu. Bunun Suudi Arabistan ile Trump ABD’sinin hoşuna gitmesi beklenmezdi tabii. Trump’ın İran düşmanlığını gündeme getirmesi Suudiler hatta Sisi için beklenen fırsattı. Amman’da gerçekleşen Arap Birliği toplantısında “Sünni blok” inşasının ilk ateşi yakıldı ve Sisi, Trump’dan da aldığı cesaretle “İran’ın nüfuzuna karşı şiddetle karşı koymalıyız” diyerek bu ateşi harladı. Şimdi Ortadoğu’da manzara çok daha karışık ve durum çok daha tehlikeli. Bir tarafta ABD-Suudi Arabistan-Mısır-Bahreyn-Arap Emirlikleri ve pek bir halleri kalmamış ama ateşi büyütecek Yemen-Libya gibi ülkeler, diğer tarafta Rusya-İran-Suriye-Katar-Türkiye-Pakistan hatta El-Kaide… Bir de İhvan ve IŞİD var. ABD İhvan’ı resmi olarak terör örgütü saymıyor ama Rusya İhvan’ı 2003’ten beri terör örgütü olarak niteliyor. Öte yandan İhvan ile IŞİD aynı değil, ancak IŞİD eylemlerini öven İhvan ideologları var. IŞİD’e gelince, herkes IŞİD’e karşı. Ve herkes IŞİD’le savaşanın asıl kendisi olduğunu, diğerinin IŞİD yancısı olduğunu söylüyor. Rusya ile ihvanı, Esad ve İran ile Türkiye’yi yan yana getiren, NATO ortaklarının arasına kara kedi sokan akla ziyan bir manzara bu… Terör suçlamasına gelince o da tam bir “tencere dibin kara, seninki benden kara” durumu… Aslında Müslüman ülkelerin kendilerine zarar vermek için ne ABD’ye ne Rusya’ya ihtiyaçları var. Hemen hepsi demokrasiye, hukuka, özgürlüklere, farklılıklara düşman krallar, emirler ya da diktatörlerin yönetiminde. Ülkelerinin tüm zenginliklerinin üstüne oturan bu diktatörler şeffaflıktan, hesap verme sorumluluğundan nefret ediyorlar. Yönetimleri altındaki insanların bir gün soru soracağı korkusuyla yaşıyorlar. Bu nedenle mezhep ayrılıklarını kışkırtıyor, silahlı çetelerle iş tutuyor, halklarını hep korku ve tehdit altında yaşamaya zorluyorlar. Bölgede demokrasimsi tek hareket İhvan. O da demokrasiyi sandıktan ibaret gören, seçimle işbaşına gelip, kendi Sünni anlayışını Müslümanlara dayatmayı hedefleyen bir hareket. Tunus hariç, İhvan’ın da çoğulculukla, insan haklarıyla, hukuk devletiyle alakası yok. Ama sadece seçim sandığı demesi bile, İhvan’ı bölgedeki gençler için cazip kılıyor. El Kaide, Nusra hepsi bu kaynaktan besleniyor. Bu da Suudileri, Mısır’ı, bölgedeki diğer emirlikleri ve diktatörleri kızdırıyor. Bölgeye ve dünyadaki dengelere baktığımızda bu krizin Katar’ın diz çökmesiyle sonuçlanacağını söylemek yanlış olmaz. Sonrası ise büyük bir kara delik… İhvan’ın karargâhını Katar’dan İstanbul’a taşıdığını düşününce, arkasında kimlerin olduğunu çözemediğiniz bu “büyük oyun”a, hem de asker göndererek dalmayı açıklayacak makul bir gerekçe bulmak ise çok zor. Kaldı ki, Ankara’nın Katar’a, ülkenin ihtiyacı olan derinlik ve genişlikte bir destek sağlaması uzun vadede mümkün değil. Zaten Katar’ı, adı artık “oyun bozucu” ya çıkmış olan Türkiye’nin eline bırakmaya da kimsenin niyeti yok. Ne var ki, iç barıştan ekonomiye giderek büyüyen sorunları yönetmekte artık zorlandığı iyice belirgin hale gelen AKP iktidarının da Katar Krizi’ni bırakmaya niyeti yok. Katar krizi iktidara  “dış tehdit, üst akıl, savaş koşullarında birlik ve beraberlik, bizler-onlar” söylemine sıkı sıkıya tutunacağı ve muhalefeti susturacağı yeni bir gerekçe sundu çünkü…   Sonunda korkarım hepimiz, Zeus’un lanetleyip 20 yıl savaşmaya mahkûm ettiği Odessea’ya, ölüler diyarında ziyaret ettiği Aşil’in dediği gibi  “sadece öldüm, hepsi bu… Ne şan vardı, ne şeref”   diyeceğimiz bir karanlıkta bulacağız kendimizi.

Bu Yazıyı Yazdır