Tarihin en önemli kavşaklarından birindeyiz
16 Nisan referandumunun resmi olmayan sonuçlarını açıklamak için kameralar karşısına geçen Yüksek Seçim Kurulu Başkanı’nın, çok açık yasa hükmüne rağmen, “imzasız ve mühürsüz oy pusulaları geçerlidir” dediğini duyduğumda, hayatımın belki de en büyük şokunu yaşamıştım. Derin bir umutsuzluk ve karamsarlık kaplamıştı içimi… Çünkü demokrasiden elimizde kalan son araç seçim sandığıydı ve o da elimizden alınmıştı. Kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim. Nice cehennemlerden ve araflardan geçmek zorunda kalacağımız yeni bir durum, yeni bir dönem başlıyordu…
Yine de barışa, çoğulculuğa, demokrasiye, özgürlüğe, hukuka ve adalete içtenlikle inanan insanların bir araya gelerek her şeye yeniden başlayacaklarını biliyordum. Yeter ki, Shakespeare’in dediği gibi “Zamana bizi aradığı yerde rastlayalım.”
Kılıçdaroğlu’nun öncülüğünde başlayan “Adalet Yürüyüşü” de böyle oldu. Tam da umutlar tükendi denilen bir anda, çoğulcu demokratik bir hukuk devletinde özgürce ve farklılıklarıyla barış içinde yaşamak isteyen insanları yanına alarak, “Herkes için Adalet” talebiyle zamanın onu aradığı yerde umuda ses verdi. Bu yürüyüşün mucizevi bir şekilde Türkiye’yi dönüştüreceğini, iktidarı “tarafsız ve adil” olmaya zorlayacağını düşünmüyorum, ama bu yürüyüşün muhalefete ahlaki bir üstünlük sağlayarak büyük bir özgüven kazandıracağına ve çoğunluğun “adalet” arayışının haklılığına daha güçlü bir biçimde inanmasına yol açacağına eminim. İktidar, Cumhurbaşkanı’ndan Başbakana, bakanlarından yandaş gazetecilerine kadar hemen her gün “Adalet Yürüyüşü”ne katılanları terörist olmakla, vatana ihanet etmekle suçluyor. “Biz yolları teröristler yürüsün diye yapmadık” diyen bakan, “Maltepe’ye sizi kimse yaklaştırmayacak, mal mal bakacaksınız” diyen gazetecisi, “Teröristler ve onlara yardım edenler için dünyayı ayağa kaldırıyorlar… Rüzgâr eken fırtına biçer” diyen aynı zamanda Cumhurbaşkanı olan AKP Genel Başkanı ve daha birçok iktidar çevresi ısrarla barışçıl bir yürüyüşten duydukları rahatsızlığı ve huzursuzluğu dile getiriyorlar. Adalet yürüyüşçüleri İstanbul’a yaklaştıkça eleştiriler de biçim değiştiriyor ve “halkı sokağa dökmeye çağırarak, meşru iktidarı yıpratmaya çalışmak” ve “halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek” suçlamalarına dönüşerek daha tehditkâr bir hal alıyor.
Adalet Yürüyüşü’ne katılımlar arttıkça ve çeşitlendikçe, AKP yöneticileri de biliyorlar ki, bu yürüyüş referandumda evet oyu verenleri de düşünmeye sevk edecek, onların bir kısmının da vicdanını harekete geçirecek. Bu nedenle, iktidar AKP seçmenlerini steril bir ortamda tutmak için bir yandan, “Adalet Yürüyüşü” nü terörle eş tutan söyleminin dozunu, diğer yandan medya gözetimini artırdıkça artırıyor…
Yürüyüşe yapılan sözlü saldırıların, milli duygulara abanarak kitleleri kışkırtan söylemlerin, sanki 14 yıldır ülkeyi Kılıçdaroğlu yönetiyormuş gibi Türkiye’nin içine düşürüldüğü ateş çemberinin tüm öfkesinin ona yönlendirilmesinin pek bir önemi yok. Bu çıkışların hepsi iktidarın çaresiz kaldığının itirafı aslında… Çünkü yağmur, çamur, sıcak demeden günlerce yürüyen bu insanların, onları ahlaken üstün kılan çok haklı bir talepleri var. Adalet.
Tarihte disiplinli bir yaşam biçimini özgürlük ve adalet ilkelerinden daha üstün tutan, sonsuz bir düzen kurmak için hak ve adalet sistemini yok eden hiçbir baskı dönemi ilanihaye sürmemiş ki, bu sürsün. Sadece tarihin, akılsızlığımızı yüzümüze vururcasına tekerrür ettiğine bir kez daha tanıklık etmenin derin hüznü kalacak geride.
Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarına ve hazırlıklara bakılırsa, Suriye’de bir savaş kapıda. İçeride zaten son iki yıldır savaşı aratmayan koşullar altında yaşıyoruz. Her gün ölüm haberlerine uyanıyoruz. Tabutların sayısı arttıkça “kutlu mücadele” nutuklarının, “yüz yıllık davayı önlemek isteyen üst aklın yönlendirdiği iç ve dış düşmanlarla etrafı çevrilen Türkiye” masallarının dozu da artıyor. İktidar, Türkiye’nin hapsedildiği tehlikeli yalnızlığın ve acziyetin hesabını vermemek için, şiddet içermeyen, barışçıl ve inatla her türlü provokasyona direnen bu kitlesel yürüyüşe terör gömleği giydirme çabasında.
Kutuplaşmaların artık açık bir düşmanlığa dönüştüğü bir ortamda başımıza daha neler geleceğini anlamak için yakın tarihimize bakmak yeterli. Savaştan başka topluma anlatacak bir hikâyesi kalmayan AKP, tıpkı 1950 sonrasında zorlanmaya başlayan Demokrat Parti gibi, çareyi muhalefete baskıyı artırmakta arıyor. Ayşe Hür, “Dersimiz: Demokrat Parti Dönemi” adlı makalesinde (30 Mayıs 2010, Taraf Gazetesi) DP’nin ikinci dönemini ve baskıcı yöntemlerini ayrıntılı bir şekilde anlatır.
Ekonomideki kötü gidişi durduramayan ve Amerika’dan istediği yardımı alamayan Demokrat Parti iktidarı, muhalefeti susturmak için 1953 yılında CHP’nin bütün taşınmaz mallarına ve mali kaynaklarına el koyan bir kanun çıkarır ve bu çerçevede Ulus Gazetesi’ni de hazineye devreder. Bu da yetmez. Muhalefetin eleştirilerinden bunalan Menderes iktidarı basını susturmak için 1954’te Basın Kanunu’nu değiştirerek yeni suç tanımları ve ağır cezalar getirir.
Susturulmuş bir basın ve köşeye sıkıştırılan bir muhalefetle gidilen 1954 seçimlerinde DP 488 sandalye kazanır ama ekonomideki kötü gidişi bir türlü durduramaz. 6-7 Eylül felaketi ve yağması işte böyle bir ortamda gelir. DP, bununla da yetinmez ve 1956’da yeni bir yasayla tüm açık hava toplantılarını, protestoları yasaklar, kapalı toplantıları izne bağlar hatta güvenlik güçlerine toplantıların dağıtılması için hedef gözetmeksizin ateş açma yetkisi verir. Bu da yetmez. DP, muhalefeti tamamen susturmak için Meclis içtüzüğünü değiştirir, basit bir suçlamayla bile milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasını mümkün hale getirir. Ancak ne yaparsa yapsın, ekonomideki kötü gidişi ve karaborsayı önleyemeyen DP iktidarı, “vatan cephesi” girişiminden de sonuç alamayınca, son çare olarak doğrudan fiziki saldırıya başvurarak İnönü’yü susturmaya çalışır. Uşak’ta, İstanbul Topkapı’da, Ankara’da, Konya’da, Kayseri’de İnönü DP’lilerin fiziki saldırısına uğrar. CHP’lilerin de ortamı sertleştiren tutumuyla, İnönü’nün birçok yurt gezisi grupların birbiriyle ve polisle çatıştığı meydan muharebesine dönüşür. İnönü’ye “Bu yolda devam ederseniz sizi ben bile kurtaramam” dedirten, CHP’yi kapatmanın yolunu açacak “Sancar Komisyonu” olarak bilinen tahkikat komisyonu bu ortamda kurulur.
Ve şimdi tarihimizin en önemli kavşaklarından birindeyiz. Tarih tekerrürden mi ibaret, yoksa ders alanlar tekerrürü önleyebilir mi? Bunu göreceğiz.