Bu Yazıyı Yazdır

Yıldız İmrek: Anayasa mahkemesi denge mekanizmasıdır
Yıldız İmrek, bir hukuçu. Ama avukatlığıyla yetinecek b iri değil. Çeyrek asırlık meslek hayatı boyunca hem Emek Partisi'nde yöneticilik yapmış hem de İnsan Hakları Derneği  bünyesinde şube başkanlığı ve genel merkez yöneticisi olarak mücadele vermiş. Halkların Demokratik Kongresi'nde de yer alan Yıldız İmrek, Barış için Hukukçular kampanyasına ve Özgür Hukukçular örgütlenmesine de katılmış. Yıldız İmrek'le buluştum ve kendisine Türkiye'de hukukun durumunu ve Anayasa Mahkemesi tartışmalarını nasıl değerlendirdiğini sordum: DSC_0303 Sayın Yıldız İmrek kendinizi okurlarımıza tanıtır mısınız? Ben 26-27 yıldır avukatlık yapıyorum. Barış İçin Kadın Girişimi, Türkiye Barış Meclisi gibi barış örgütlerinde çalışmalar yürüttüm. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) kadın meclisi çalışması yaptım. Öncesinde tabii İnsan Hakları Derneği (İHD), 90'lı yıllardan bu yana İHD Malatya şube başkanlığı ve genel merkez yöneticiliği yaptım Akın Birdal beylerle aynı dönemde. Emek Partisi il başkanlığı yaptım. Böyle bir süreç devam ediyor, şimdi de avukat olarak Demokrasi İçin Hukukçular, Demokrat Avukatlar... Kaç yıl Malatya'da kaldınız? 20 yıl. İstanbul'daki yaşantınızda herhalde bir 10 yıl vardır? Yok. Benim öğrenciliğim İstanbul'da geçti tabii, üniversite buradaydı, o zaman bir 5 yıl İstanbul'daydım. 1983-1987 arası. 1989'a kadar da sayabiliriz. Şimdi 2009'dan bu yana İstanbul'da çalışıyorum. Onun öncesi ara şey tamamen Malatya. Sizce Türkiye'nin en önemli hukuk meselesi nedir? En önemli deyince hemen bir insanın aklına şey gelmiyor ama çok önemli sorunları var aslına bakarsanız. Şu an Türkiye'de bir yargı bağımsızlığı diye bir şeyin kalmadığı bir dönemdeyiz ve hem bir taraftan Fetullah Cemaati olarak bilinen kesimin müdahaleleri, hem AKP hükümetinin müdahaleleri ve yargı bağımsızlığı her zaman sorunluydu ama şimdi artık yargı bağımsızlığından söz etmemiz mümkün değil. Nitelik kaybı var ayrıca yani... Fetullah Gülen taraftarlarının çoğunlukta olduğu söyleniyor. Bu doğru mudur? Kuşkusuz ama biz sadece bir tahminde bulunuyoruz yazılan ve çizilenlerden. Doğrudan orada yer alamadığımız için. En son HSYK seçimleri sebebiyle bir güç yarışı oldu biliyorsunuz, son derecede güçlü olduğu belli. Eğer AKP'ye bakanlık veya bir kesim ittifak yapmasaydı Fetullah Gülen'e bağlı olan yargıçların çoğunluğu alacağı ortadaydı, bu anlamıyla elbette bir gücü var. Fakat sadece bundan ibaret değil yargıdaki sorunlar. Avukatlık örgütleri olarak değerlendirebileceğimiz barolar açısından baktığımızda çok sıkıntılar var aslında. Baroların bağımsızlığı, avukat bağımsızlığı, avukatlar temel hak ve özgürlüklere bakışı açısından da bir erozyon olduğunu da söylemek lazım. Bölge baroları dışında batıdaki baroların çok büyük çoğunluğu temel hak ve özgürlüklerden, bunlara taraf olmaktan uzaklaşmış devlet partisi gibi ya da devletin o günkü konjönktürel siyaseti neyse ona tabi olarak hareket eder ve Barolar Birliği başkanı Metin Feyzioğlu'nun yakın dönemde bildiğiniz gibi beyanları oldu, İstanbul Barosu aynı şekilde bizim bakımımızdan çok ciddi bir sorun halinde. Özgürlüklerden uzaklaşıp devlet siyasetinin, iktidarın güncel politikalarının peşine takılan bir anlayış var. Bunları en önemli sorunlar olarak değerlendirebiliriz. DSC_0296 Kürt meselesinde en önemli hukuk ihlalleri nelerdir? Şimdi bir süre olağanüstü hal yargılamaları vardı, ben olağanüstü hal bölgesinde uzun süre avukatlık yaptım ve DGM'lerde, olağanüstü hal rejiminde Diyarbakır'da, Malatya'da yargılamalara katılmış oldum. O zaman bir çifte hukuktan söz ediyorduk fakat şimdi ki zamanda DGM'ler kapatıldıktan sonra Özel Yetkili Mahkelemeler olarak devam etti, ondan sonrasında da yine TMK 10. madde ile yetkili mahkemeler ve şimdi Özel yetkili mahkemeler kalktı ama Terörle Mücadele Kanunu devam ettiği müddetçe bu özel yargılamalar, çifte hukuk devam ediyor ve çifte hukuku da aşan bir biçimde bir aslında fiili infazlarla, yargısız infazlarla ve savaş siyasetiyle devam eden yargıyı kör-topal haliyle hani çifte hukuk uygulayan haliyle de yargıyı devre dışı bırakarak doğrudan doğruya iç güvenlik yasasıyla bir taraftan bugün açısından sokağa çıkma yasaklarıyla beraber bölgede Kürt il ve ilçelerinde uygulanan fiili abluka ve fiili infazlar da bu yargısal durumu da aşan bir fecaat halinde. Ağır insan hakları ihlalleri var ve sistemli insan hakları ihlalleri var. Bu ihlallerin ne olduğuna baktığımız zaman bölgede olağanüstü hal, olağanüstü rejim çerçevesinde baktığımızda bir kere yaşam hakkı yok. Kimyasal silahların da kullanıldığı ya da yakarak imha edildiği Cizre'deki cenazelerden işte 137'sinin DNA teşhisi gerektirecek şekilde teşhis edilemeyecek halde olması, birçoğu bakımından kimyasal silah endişesinin bulunması ve bu tür ihlallerde, yani devlet kaynaklı ihlallerde Minnesota Protokolü dediğimiz bir protokol var. Uluslararası sözleşmelere göre bu soruşturmaların bağımsız heyetlerce yapılması gerekiyor ve belirli cenazelerin olduğu, cesetlerin olduğu yerlerin açılması, onların delil tespitinin yapılması yani ceset hangi pozisyonda, yanında neler var, bunların bağımsız heyetlerce saptanması ve yine DNA eşleşmeleri yapıldıktan sonrada belirli şekilde eğer teşhis yapılamamışsa sıkıntılıysa onun da yine belirli kurallara göre defin işleminin yapılması, sonraki soruşturmalara esas olacak şekilde delil tespiti yapıldıktan sonra Cizre'de ve diğer yerlerde tabii ki bu koşulların hiçbirinin olmadığını görüyoruz.  Şebnem Korur Fincancı da oradaki çalışmalarında... Adli Tıp uzmanı ? Adli Tıp uzmanı  belirtti, özellikle Minnesota Sözleşmesi'ne aykırı işlemler yapıldığını, yine orada birçok avukat arkadaşımız şu anda delil tespiti ve raporlama yapıyor, adli tıp süreçlerinde vardılar,  bu adli tıptaki uygulamalar bakımından da tamamen cenazeleri ailelerden kaçıracak şekilde işlemler yapıldı, otopsi işlemlerine avukatlar, ailenin yakınları ve bağımsız bilirkişilerin, hekimlerin girmesi engellendi, tüm işlemleri savcılık ve hekimlik yerine doğrudan doğruya polisin yaptığı, güvenlik güçlerinin yaptığı işlemler şeklinde gerçekleşti. Bunların tamamı sözleşmelere aykırı gelişmeler. Kürt sorununun bugün açısından yargısal boyutunda bunlar en önemli ihlaller, bir taraftan insanlık suçları söz konusu, bir taraftan soykırım olarak da nitelendirilebilecek şekilde sivil yerleşim yerlerini topyekun imhası, özellikle binaların da mimari açıdan, mimarisini de farklılaştıracak şekilde tamamen yokedilmesi ve bundan sonraki yerleşim politikalarının nasıl olacağına dair de ciddi şüphelerimiz var. Örneğin Sur'da sivillerin bir kısmı çıkarıldı, yaşam koridoru açılarak çıkarıldı ama buradan 7 çocuğun örneğin yurda, çocuk yuvasına gönderildiğini görüyoruz, diğerleri de gözaltına alındı bu çocukların. Bu politikalara baktığımız zaman 1938 Dersim kıyımına çok benziyor. Dersim'in kayıp kızları vardır, çocukların doğrudan asimilasyonu vardır örneğin. Burada da çocukların yuvaya gönderilmesinden itibaren değerlendirebileceğimiz bu uygulamalar devam ederse şayet tıpkı Dersim'dekine benzer bir şekilde bir asimilasyon süreciyle aynı zamanda ilerleyeceğini görüyoruz. Bunlarda soykırımın ya da insanlığa karşı suç olarak değerlendireceğimiz eylemlerin belirtileri. Hem insanlığa karşı suç da hem soykırım da birkaç unsura bakılıyor. Planlı ve sistemli uygulamaların olması. Planlı ve sistemli bir uygulama var mı? Evet, var. 7 ilde pekçok ilçe merkezinde ve yüzlerce güne ulaşan sokağa çıkma yasakları var. Bunların tamamında ağır silahlar kullanılıyor, sivillerin imhası sözkonusu ve bunlarda da gözetilen şeye baktığımızda etnik amaçlı ve siyasal amaçlı Kürt il ve ilçelerinde gerçekleşiyor bu ihlaller. Siyaseten baktığımızda da bir siyasi partinin, HDP'nin en çok oy aldığı, %98'lere varan oy aldığı yerleşim yerleri buralar. Dolayısıyla hem etnik amaçlı hem siyasal amaçlı bir imha ve zorla göç ettirme politikası olduğunu görüyoruz. Bu nedenle hem insanlığa karşı suç hem de soykırım suçu açısından değerlendirebilecek, Cenevre-2 sözleşmesine aykırı olan, Roma sözleşmesine aykırı olan uygulamalar bunlar. Peki Barış İçin Hukukçular neler yapıyor ve neler yapabilir? Aslında şöyle; Barış İçin Hukukçular olarak tanımlanmıyor tam olarak. Böylesi bir hukukçu grubu diyemeyeceğiz ama Barış için Hukukçular adı altında imza toplandı, imza kampanyası yürütüldü, özellikle sokağa çıkma yasakları ile ilgili ve bölgedeki ihlallerle ilgili bir tavır belirledi bu isim altında. Barış İçin Akademisyenlere de destek için de binlerce hukukçu yine böylesi bir eylem ve etkinlik içerisinde oldu. Şimdi ne yaptığımızı söylemek gerekirse birkaç gün önce bir toplantı yaptık ve özellikle bu ağır ihlallere karşı avukatlar olarak, her kesimden hukukçular olarak ciddi bir dayanışma içerisinde sürecin hukuki gerekçelerini yerine getirmek anlamında çalışmalar yapmaya karar verdik. Bunların bir kısmı şimdi Cizre'de, diğer sokağa çıkma yasağı olan bölgelerde, buralara giderek suç delillerinin tespit edilmesi, başvuruların alınması, yakınların başvurusu, tanıkların dinlenmesi ve olay yerlerinin görüntülerinin tespit edilmesi, delilllerin tespit edilmesi, bunlar üzerinden bir raporlama çalışması yapılarak Birleşmiş Milletler, Lahey Adalet Divanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi çeşitli uluslararası mekanizmalar da dahil olmak üzere suç duyurularının, başvurularının yapılması ayrıca yerel başvuruların yapılması, gerek Cizre gerek Sur'da da savcılıklara doğrudan başvuru yapılmasında da bir yaklaşımımız olacak. Maddi olarak dayanışma noktasında da bir çabamız olacak çünkü dayanışma tüm ezilenlerin dayanabileceği bir yan aynı zamanda. Hem hukuki anlamda hem de maddi anlamda bir dayanışma. Bir diğer şey, yıkılan yerlerle ilgili yine bir etnik arındırma, siyasal arındırma, ideolojik arındırma, sosyolojik değişim çalışması olarak görüyoruz bunu. 8 mahallede yanılmıyorsam Cizre'de TOKİ'ye devredilmesi konusunda bir karar alındı, yeni bir karar. TOKİ ile buraların ideolojik olarak yeniden inşası hedefleniyor. Bizim yaklaşımımız şu; yerel yönetimlerin ve yerel halkın talepleri doğrultusunda ve onların belirleyeceği projeler kapsamında, onların iradesine uygun olarak yeniden inşanın yapılması ama burada devletin, merkezi yönetimin belirleyici olmaktan çıkarılması. Merkezi yönetim zararları karşılamalıdır, tazmin etmelidir, bu yeniden inşanın finansmanını sağlamak zorundadır çünkü kendisi neden olmuştur. Orada belirleyici olma ve mimari katkılaştırma gibi asimilasyon süreçlerine katkıda bulunacak yaklaşımlardan kesinlikle uzak durmalıdır ve bununla ilgili de hukuken yapılması gerekenleri yapmayı düşünüyoruz. Ayrıca da mimarlar odası gibi, diğer siyasi partiler gibi ve yerel yönetimlerle birlikte ortaklaşa dayanışma içerisinde bu yeniden inşa çalışmasına katılmayı düşünüyoruz. Cumhurbaşkanının şu anda gündemde olan Anayasa Mahkemesi'ne ilişki açıklamalarını ve ardından gelen tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Anayasa Mahkemesi ile ilgili olarak cumhurbaşkanı paralelci ilan etti onları da. Erdem Gül ve Can Dündar kararı nedeniyle bu tartışma ortaya çıktı. Şimdi Anayasa Mahkemesi aslında Roboski kararında ya da sokağa çıkma yasakları ile ilgili Cizre sürecinden başlayarak yapılan bütün başvuruları reddetti ve devletin valiliğinin açıklamalarını eksen alarak reddetti. Bu aslında Anayasa Mahkemesi bakımından da Kürt sorunu sözkonusu olduğunda, tırnak içinde söylüyorum milli mesele gibi ele aldığını ve aslında etnik ayrımcı bir pozisyonda kaldığını görmek gerekir. Hani bu anlamıyla Anayasa Mahkemesi'nin kararları elbette ki eleştirilemez değil, bu özellikle Roboski, sokağa çıkma yasakları ile ilgili tedbir başvurularının tamamında açıkça milli ayrımcı bir noktada yer almıştır ama bu kararları verirken hem Erdoğan hem AKP hükümeti Anayasa Mahkemesi'nden memnundular ve diğer kararlarda diyelim ki herhangi yargının bütün kararları açısından tek hakimle bir karar veriyor, tek hakim örneğin kayyum kararı verdi, son derecede önemli bir yayın organının veya herhangi bir şirketin tüm malvarlığını ve yayın politikasını varlığını ortadan kaldıracak kararlar bunlar ve tek hakimle verilen kararlar olmasına rağmen hem cumhurbaşkanı hem Bekir Bozdağ hem hükümet yargıya güvenin diyorlar ama ne zaman ki hükümetin çizdiği rotanın dışından başka bir karar ortaya çıkarsa adli karar, o zaman hemen bir paralelci suçlaması yahut yandaş suçlaması yahut dış etkenler gibi garip iddialarla itibarsızlaştıma ve hemen o yargı organını dağıtma çalışması ortaya çıkıyor. Anayasa Mahkemesi'nin Erdem Gül ve Can Dündar kararı hukuka uygun bir karar ve aslına bakarsanız bence gecikmiş bir karar çünkü basın özgürlüğünün bu tür hapis cezaları ve davalar yoluyla susturulmaya çalışılması son derecede ağır bir ihlal ve bu tür ağır ihlallerin demokratik bir toplumda, demokratik düzen ve yargıya güven açısından hızla çözümlenmesi gerekir ama Anayasa Mahkemesi biraz bana göre denge politikası izledi ve geç bir karar verdi ve genel kurul yoluyla karar verdi hatta, daire kararı değil. Bu da iktidarın baskısının ne kadar yoğun olduğunu gösteriyor, cesaret edemediler ve genel kurula havale ettiler. Buna rağmen verilen karar hem güvenlik hakkı bakımından ve hem de basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğü bakımından bugüne kadar Anayasa Mahkemesi'nin diğer kararlarla uyumlu olan bir karar. Yani yeni bir karar ve farklılaştıran, ana doğrultuyu farklılaştıran bir karar değil. Tam tersi tekil kararlarla uyumlu, Avrupa İnsan hakları Mahkemesi kararlarıyla uyumlu ancak bildiğiniz gibi Recep Tayyip Erdoğan kendi iktidar gücünün hiçbir şeyle sınırlanmasını hazmedemiyor ve zaten talep ettiği başkanlık rejimi de böyle sınırlanmamış yetki kullanımı talebi. Halbuki demokratik düzenin en önemli ilkesi kuvvetler ayrılığı ilkesi ve denge denetleme mekanizmaları. Yargı ayrı bir kuvvet, yasama ayrı bir kuvvet, yürütme ayrı bir kuvvet. Bugün pratikte yasama organının işlevini yitirdiğine ve tamamen Recep Tayyip Erdoğan'ın ya da hükümetin etkisiyle kararlar veren toplanması, dağılması, herhangi bir karar vermesi iktidarın doğrudan denetiminde olan bir organ haline dönüştü. Yargı da aslında 17-25 Aralık ile birlikte tamamen değiştirilen ve yeniden dizayn edilen HSYK seçimleri ile de aynı şekilde yeniden dizayn edilen bir yargı organı var. Yüksek yargı organları ile ilgili de bu şekilde yeni operasyonlar var. Danıştay'da örneğin neredeyse bir seneye yaklaştı başkan seçilemiyor, Yargıtay da aynı şekilde. Yargıtay'ın birçok daireleri dizayn edildi. Örneğin, cumhurbaşkanına hakaret davalarıyla ilgili verilen kararlarda onun ceza haline dönüşbilmesi için Yargıtay'da özel düzenlemeler yapıldı. Anayasa Mahkemesi'nde yine özel düzenlemeler yapıldı ve Anayasa Mahkemesi'nin bugün karar veren hakimlerinin büyük çoğunluğu aslında iktidarla çok büyük sorunları olmayan üyeler durumunda ama önceki atamalardan kalan daha bağımsızca karar verebilme durumunda olan birtakım hakimler var. Bunları da değiştirecek şekilde Anayasa Mahkemesi'ni hepten kapatacak şekilde birtakım söylemler ileri sürülüyor. Bu doğru değil. Anayasa Mahkemesi'nin işte 1961 darbe anayasasıyla hukukumuza sokulan ve milli iradeye karşı diye karşı bir organ olduğu söyleniyor mesela, en önemli argüman bu gibi. Oysa İsviçre'de de mesela, Almanya'da da Anayasa mahkemeleri var, Anayasa mahkemeleri birçok demokratik ülkede olan mahkemeler ve önemli yargı alanları. Temel hak ve özgürlüklerle esas olarak da karar veren, bir de bildiğiniz gibi yasaların anayasaya aykırılığını denetleyen bir organ ve Türkiye açısından da Anayasa Mahkemesi'nin bu anlamda gereksizliğini ileri sürebileceğimiz bir durum sözkonusu değil, tam tersine hele hele yürütmenin bu denli her şeye hakim olduğu süreçte anayasa yargısı sınırlı, çok sınırlı ama bir denge mekanizması olacaktır. Çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim.

Bu Yazıyı Yazdır