Bu Yazıyı Yazdır

Bir 'konuşmalı ve şarkılı metin': Yonca Lana Feride
İshak Karakaş Vivet Kanetti önemli bir romancı ve yazar. Edebiyat çalışmalarının yanı sıra uzun yıllar gazetecilik ve köşe yazarlığı yaptı. Bütün bu yoğun üretimi sürdürürken bir yandan da bir entelektüel ve yurttaş olarak ülkedeki el yakıcı meselelere dair söz aldı. Vivet Kanetti, Şubat ayında yayımlanan son kurgu yapıtı 'Yonca Lana Feride' hakkında şimdiye kadar hiç söyleşi vermemeye tercih etmişti. Ve kitabına ilişkin suskunluğunu Halkın Nabzı için bozdu. Vivet Kanetti ile buluştum ve kendisine hem yeni yapıtı hakkında hem de Türkiye gündemine ilişkin sorular sordum:   Önce son kitabınız 'Yonca Lana Feride'den başlayalım. Günümüzün en temel sorunlarını edebiyatın diliyle anlatmayı başardığınız, sadece konuşmalarla ilerleyen bir roman bu. Tiyatro oyunu da diyebiliriz ama siz kitabın türüyle alakalı bir muallaklığı beslemek istercesine “konuşmalı ve şarkılı metin” demişsiniz. Muallaklığı korumak istercesine derken yanılıyor muyum? Ve güncel meseleler edebiyatınızı ne ölçüde etkiliyor?   Hiç yanılmıyorsunuz. Evet tiyatroda hareketlenme potansiyeli olan bir metin bu aynı zamanda ve bir arkadaşım onu sahneye koymaya çok kararlı görünüyor. Prodüksiyon ciddi bir bütçe gerektirse de. Neticede, elimizdeki kurgusal bir çalışma. İster roman, ister tiyatro, ister yazınsal kategoriler karşısında bir mesafe ve iztihzayı beslemek istercesine “konuşmalı ve şarkılı metin” deyin, bu bir kurgu. Yaşadığımız güncel olay ve felaketlerin birçok izdüşümünü taşıyor; çalışmaya otururken benim için itici güç bu kez kuşkusuz onlar oldu. Bizi sarsan, hırpalayan, manen de olsa sakat bırakan olayları bir kurgusal dilde yeniden düşünme, üzerine uzun uzun düşünme ihtiyacı duyuyordum. Bu düşünme nasıl olacaktı, nasıl olmalıydı? İçinden geçtiğimiz  trajedileri belleğimde yeniden yaşatırken beni ağlamaktan, ahlakçı, alışılmış, sürprizsiz ifade tiklerine, sıradanlıklara düşmekten koruyacak bir yöntem olarak, yazarın bilincinin, gözünün dolaylı yollardan dahi olsa devreye girmeyeceği, baştan aşağı “konuşmalı” bu kurguya sarıldım. Prenslerin Adası kitabımda da denediğim bir yöntemdi, oradaki konuya trajik diyemesek de, gene aynı kaygılarla, okurun ensesine, sırtına çöken genel geçer ahlaki yorumlardan kendimi mümkün olduğunca korumak ve böylece okurun kabuğunu daha iyi kırabilmek için seçmiş olduğum bir yöntem. Bir ülkede etrafta çok kötü şeyler meydana geldiğinde, yazar gayri ihtiyari okura “ama ben iyi bir insanım, hatta çok iyi bir insanım”  deme ihtiyacını duyuyor sanki, ve bela ülkelerde edebiyatçıyı bekleyen en büyük tuzaklardan biri de bu belki. Hakiki bir arayışın, yol almanın önündeki dev engel. Bir şeyler yaşarken bir yandan da sürekli “acaba nasıl görünüyorum” diye aynaya bakmak gibi bir şey. Ki aynanın içinden sizi dikizleyen elbette kendiniz değil, sizi sevmesini, beğenmesini çok istediğiniz biridir hep     Uzun süre bu son kitabınızla alakalı söyleşi vermek istemediniz. Tam olarak niçin?   Yazdıklarımı gerçekten merak eden okurlara (sayıları sınırlı da olsa), ve elbette metne izi, bazen sadece gölgesi düşen trajedilere saygı gereği… Saygıdan da öte neredeyse midesel olarak kendimi “işte şu oldu, efendime söyliiim, sonra da bu oldu” diye anlatırken düşünemedim. Kitap matbaadan bile çıkmadan okurda iştah uyandıralım gerekçesiyle basının bizden talep ettiği bu “kendin pişir kendin servis et” mizansenine bu kez katlanamayacağımı anladım. Bu neredeyse fiziksel bir tepkiydi. Metni hem kendim hazmetmeli hem içindeki tek tük sürprizi uluorta saçmamalıydım. Okura bir nefes alma payı, bir kendi kendine yol alma şansı tanımak gerek. Giriştiği tüm işlerde müthiş tutkulu, kendisi de yazar, eleştirmen, keskin bir göze sahip bu kitaptaki yayıncım Ayşegül Sönmez’in gösterdiği anlayış bana büyük destek oldu. Bu tür bir destek ne kadar önemli, siz de yazarsınız, çok iyi anlarsınız. Ne iyi ki Ayşegül’ün güzel yayınevi Sanatatak’tan çıktı bu tuhaf kitap. Şimdi Yonca Lana Feride çıkalı 8 ay olmuş (Şubat ürünüydü), artık ufak ufak onunla alakalı azıcık konuşma hakkını kendimde buluyorum, bunu da ilk kez de sizinle yapmış oluyoruz. Eski dostluğumuzun, meslektaşlığımızın, aramızdaki güven duygusunun da bunda azımsanmayacak bir payı var.   20170904_191525 (1)Kürtler'in yaşadıkları Türkiye'de, göçmenlerin çektikleri ise dünya edebiyatı ve sanatında yeteri kadar yer buluyor mu?   Bu önemli bir soru: “yer bulma” sorusu. Mesela gazetecinin kamusal bir görevi vardır, dünyadaki trajedilere “yer vermek”, yer bulmak zorundadır o. Edebiyat daha farklı. Bir kamusal görevi yok edebiyatın. Eğer bir gün o görevi görürse, daha çok kazara oluyor. Yani ben öyle görmüyorum edebiyatı, bugünün birçok edebiyatçısı gibi. Tarihte öyle görerek yazanları olmadı mı? Evet, oldu… Onlarca komünist Bulgar romancı tercüme edilmiştir bir zamanlar Türkiye’de de. Birçoğundan bugün hiçbir iz kalmış değil. Edebiyat, bizi sarsan edebiyat, bir yazarın münkün olduğunca cesaretle kendi kendisiyle yüzleşmesidir bir bakıma, neredeyse geceleri rüyalarına dalan bilinçaltının çılgın cesaretiyle. Eğer yazar bunu başarabiliyorsa, o yüzleşme yankısını bulur ve sonra belki bir kamusal görev de görür. Veya görmez. Sakince saatini bekler. Çalacak veya hiç çalmayacak saatini (gülme). Bu da işimizin kumarı… Kürtler’in yaşadıklarının izi Türkçe edebiyata düşmüyor denilemez bence. Birçok yazarın önemli bir sorunsalı, yükü, sırtını büken kamburu hatta diyebiliriz, bunu yadsıyamayız, her yıl çıkan yeni romanlarda, öykülerde, şiirlerde izlerini buluyorsunuz. Ancak bu izdüşümlerinin kaçı kalıpları kırarak yeni ve şahsi, dolayısıyla okurda sarsıntı yaratabilecek güçte bir ses, bir ritimle çıkıyor, bunlar yanıtlanması zor sorular. “Denemiyorlar” demek haksızlık olur. Türkçe yazan edebiyatçıların omuzlarından tüm o trajedinin yükünü gayet açık hissediyorsunuz. Ne ki bazen yük fazla ağır oldu mu, insan altında kalabilir de… Edebiyat ve sanattaki bir büyük tehlike de bu. Bazen ben de, sanki art arda hep aynı kitap aynı tonda yazılıyormuş gibi bir duyguya  kapılıyorum… Bu aynılık bazen kapaklara kadar yansıyor.   Ama tabii genelleştirmemeye dikkat etmeli. Öte yandan bugün kimileri Türkçe yazan, kimileri önce Kürtçe yazıp daha sonra metni Türkçeye çevrilen Kürt yazarların ortaya koyduğu çok çarpıcı metinleri var. Konuya hakimiyetleri, yani konuya dışarıdan bir objeye bakar gibi bakmayıp o meselenin, o derdin ta içinden gelmiş olmaları,  yaşanmışlık ve çok yakından tanıklık üzerine yükselecek yeni ve edebi dille alakalı çokça çaba sarfetmiş olmaları, bu metinlerin bazılarına büyük bir güç kazandırıyor.   Cesedi buzdolabında bekletilen bir çocuk. Kitabınızın en çarpıcı bölümlerinden biri. Yaşadığımız toplum bu acıların ne kadar farkında? Ya da entelektüeller farkında mı?     Farkındalık da her şeyi çözmez ki. Akan bir hayat var. Gailesiyle, küçük dertleri, küçük zevkleriyle, dikkat dağıtan onlarca, yüzlerce ayrıntısıyla bir hayatı var insanların ve bu ayrıntılar arasında büyük bir trajedi, değil kilometrelerce uzakta meydana geldiğinde, burnunuzun ucunda vuku bulduğunda dahi yanınızdan kayıp gidebilir ve gidiyor. O sahile vurmuş çocuğun cesedine, buzlukta günlerce bekletilmiş kız çocuğuna ne kadar sarılabilirsiniz? Hayatınızdaki kaç faaliyeti onlar için iptal edebilirsiniz? Hiç de berbat bir insan olmasanız dahi, ne kadar? Bu bence kolay yanıtlanabilecek bir soru değil. O nedenle de bana ilginç gelen bir soru. Galiba tam da “oraya” bakmaya çalıştım Yonca Lana Feride’de. Kimileri, giderek solda da daha fazla insan, “vicdan” sayesinde o acılara merhem olunabileceğini iddia ediyor. Bu bana epeyce dini gelen bir yaklaşım. Rahibe Tereza çizgisi. Kendimi adarım, koşarım ve ben o acıları dindiririm. Dini yaklaşıma mümkün olduğunca uzak durmaya çalışan biriyim, o nedenle çok başka yöne bakıyorum. Kitabımın çıkışından birkaç ay sonra, Haneke’nin son filmi “Happy End”in mülteciler trajedisini varlıklarıyla değil “yoklukları” ile anlattığı için Yonca Lana Feride’yi andırdığını söyleyen okurlarım oldu. Fİlmi görmek için sabırsızlanıyorum… Bakalım onu mu daha etkileyici bulacağım, yoksa sadece “varlıkları”na ağırlık veren Ai Weiwei’nin belgeselini mi? Böyle şeyleri önceden kestirebilmek dünyanın en zor işi. Yeri gelmişken, pek konuşmadığımız (hakikaten bizi yakan konular biliyorsunuz bu coğrafyalarda kolay tartışılamaz, daha çok halı altına süpürülür) bir kopukluğa da değinmek istiyorum: Kürt olmayan, konuya ister istemez belli bir mesafeden bakan yazarlarla, içeriden yazan Kürt edebiyatçılar arasındaki küçük ama eritilmesi güç buz dağından söz etmek... Kürt yazar ve entelektüeller Batıdaki meslektaşlarını “körlük”le suçlar çokça, öte yandan yaklaşıp bakmaya çalışanlara karşı da gene tuhaf bir kırgınlıkla doludurlar: “Sen kim ki, sen turist ki, üç- beş gün gelip de ne anladın ki…”  Uzun süredir, nesillerden beri haksızlığa uğramış bir grubun veya azınlığın, dokunduğun yerden kanamasıdır bu. Nereye bassan kanayacaktır. Basmadığında da öyle: kanar. Oysa Batı’nın “uzaklık”ı, “turist”liği Kürt yarasının tam da delilidir bir bakıma. Var olan bir mesafe yokmuş gibi, başka türlüymüş gibi yapabilir misiniz? Kürt olmayan edebiyatçı, eğer masalcı değilse, elbette yakınlığını değil, uzaklığını yazacaktır… Neyi gerçekten biliyorsa, onu. Uzaklığını yazması, yazabilmesi, sahte bir yakınlığı yazmasından dahi iyidir, bana sorarsanız. Söz konusu kırgınlık, alınganlık ve burun kıvırmaları sürekli biriktireceğimize bunları birlikte tartışmak, yüz yüze biraz hem diğerini suçlamak hem kendi suçluluk duygularını konuşmak (sadece Batı’daki yazarların değil, Kürt yazarların da suçluluk duyguları yok mu?) değerli olabilirdi. Ama yapılmadı, yapılmıyor. Herkes kendi köşesinde bir şeyleri kurmaya devam ediyor. 20170904_191728_001     Siz politik bir yazarsınız. Bir yazar ve yurttaş olarak dayanışma eylemlerinin hep içindesiniz. Haftaya Cumhuriyet yazar ve yöneticilerinin duruşması olacak. Bu davayı nasıl değerlendiriyorsunuz?   Aslında tam manasıyla politik bir yazar olarak görmüyorum kendimi. Yazarlık faaliyetimle bire bir örtüşen bir tanım değil. Ama insan, hele 1-1,5 yüzyıldır, bir bütünden çok, parça parça bir varlık… Belki ezelden beri böyleydi, Uzak Doğu insanı asırlar öncesinden bunun farkına varıp parçaparçalığını bilgelikle taşımayı öğrenmişti de Batılı ve az çok çeperindeki kültürlerde bu nispeten çok yeni bir kabul. Sosyal medyanın gündelik hayatımıza girmesiyle, yurttaş olarak tepkilerini sık sık ifade eden biriyim diyelim… Günümüzde yurttaş tepkisini önemsiyorum. Hatta herhangi bir siyasinin sözünden çok fazla. Dayanışma eylemlerinin maalesef istediğimin çok azındayım, ama Cumhuriyet gazetesinin son duruşmalarında açılış günü de kapanış günü de Çağlayan’daydım, 11 Eylül günü de Silivri’ye gitmeye karararlıyım. Bir kere içeride aylardan beri yatan hakiki gazetecilere yönelik suçlamaların hiçbirinde elle tutulur bir şey olmadığı ayan beyan ortada olduğu için. 4’ünden 2’siyle yani Kadri Gürsel ve Murat Sabuncu’yla farklı gazete ve yayın organlarında çalıştım, en gençleri Ahmet Şık’ın gazeteci dürüstlüğü, cesareti ise hepimizin malumu ve o ayrıca çok sevdiğim bir tivitdaşım. Dört pırıl pırıl gazetecinin bugün içeride olması hakiki bir hukuk skandalıdır, tepkimi açıkça ve mahkeme önünde vermeyi elbette görev sayıyor ve yüzde yüz suçsuz bu insanların özgürlüğüne kavuşmasını bekliyorum.   Türkiye için bir toplumsal barış umudu taşıyor musunuz?   Aşksız dahi yaşanabilir, belki çok da iyi, çok da tatlı yaşanabilir. Ama umutsuz, mümkün değil. Umutsuzluk duvara toslamak demek. Kolombiya gibi dünyanın çok sert bir bölgesinde insanların akıl seviyesi herkesin haysisetini koruyacak, geleceğe yeni pencereler açabilecek bir barış için radikal adımlar attırma noktasına varabilmişse, bu akıl elbette burada da galip gelecektir.   HDP ve CHP'nin bu süreçteki tavırlarını nasıl buluyorsunuz?   Daha önce dediğim gibi, yurttaşların, seçmenlerin tavırlarını parti sözcülerinin tavırlarından çok daha önemsediğim bir dönemdeyim. Biz HDP seçmenleri (ki ben sadece son seçimde ve 7 Haziran’da değil, kurulduğundan beri her seçimde oyumu HDP’nin adaylarından yana kullandım) muazzam bir düş kırıklığı ve kırgınlık içindeyiz, açıkçası… 6 milyon seçmenin oy verdiği, seçim barajlarını sel gibi yıkmış bir partinin bugün getirildiği nokta, biri Cumhurbaşkanı adayı da olmuş iki eşbaşkanının, birçok milletvekilinin, birçok belediye başkanının tutuklanması, yerlerine kayyumlar atanması, bu süreçte birçok aktörün ayrı ayrı oynadığı roller, tüm bu süreçte en az kaale alınan aktörlerin seçmenler, o 6 milyon kişi oluşu, kabul edersiniz ki kolay hazmedilir bir durum, az buz bir travma değil. Siyasetçi değilim ve izin verin, şu noktadaki hissiyatımı ben de böyle sözcüklerle ifade edeyim.     Sık sık muhalefetin birliğinden söz ediliyor. Bu hangi şartlarda ve nasıl mümkün olur?   Beni seçmen olarak ilgilendiren ve heyecanlandıracak şey HDP’nin kendi çizgilerini netlikle belirlemesi ve bir kez daha ifade etmesidir. Seçmenler onun bugün tam nerede durduğunu iyi bilmeli, ilerisiyle alakalı belleğini tazelemeli, hapisteki lider figürlerine sahip çıkmalıdır. Büyük yara almış bir partinin bence bu olmalıdır önceliği. Kendisine gayet yukarıdan bakmaya devam eden, başkan ve milletvekillerinin içeride oluşunda ciddi rol oynamış sağındaki bir partiye sürekli işbirliği teklif etmesine açıkçası ben mana veremiyorum. Anladığım kadarıyla HDP’de kimi yöneticiler CHP kadrosunun milliyetçi fertlerinden arınacağı günü bekliyor hasretle… Ben bunu boş bir beklenti olarak görüyorum. Solda hakiki bir muhalefet cephesinden söz edebilmek için milliyetçilikten arınmış, Batı’daki muadillerine benzer hakiki bir sosyal demokrat parti kurulması gerekir öncelikle. CHP’den böyle bir metamorfoz beklemek eşyanın tabiatına aykırı bir hayal…  Neticede Türkiye’de bir şeyleri zorlayacaksa, toplumun kendisi, özellikle soldaki seçmenler, Kürtler, kadınlar, etnik ve cinsel azınlıklar, demokrasiye ve kimliklerine saygıya hava gibi su gibi önem veren kesimler zorlayacak… Partilerin kadrolarından çok, umudum onlarda   Kitaptan bir bölüm;  Yonca: Feride’yi götürdüler. Dâhiyane fikrin sahibi Fırat’ı götürdüler. Aşçıyı götürdüler... Savaş peşlerinden gitti. Avukatlarını, tanıdık tanımadık herkesi ayağa kaldırmıştır o şimdi. Haber bekliyoruz. Ahmet: Ne tanıdığı Yonca? Olağanüstü Hal’de tanıdıklar da korkudan altına eder. Gözaltı süresi otuz güne çıkarılmış, beş gün boyunca avukatla görüştürmeyebiliyorlar. Lana:: Minik cesedi buzluğa kaldırmak. Nereden esmiş garsonun aklına bu çılgınlık. Tüyler ürpertici. Yonca: Evet tüyler ürpertici, ama duyulmamış şey değil ki buralarda. Buralarda diyorsam Suriye’ye ve Irak’a yakın bölgelerde... Bit yıl önce keskin nişancılar tanklar tomalar kuşattı oraları, abluka aylarca sürdü. Kasabalar yerle bir oldu. Evleri yıkılanlar başka yerlere göç etmedi, kasabalarının civarına çadırlar kurdular, şimdi orada yaşıyorlar. Mahallelere tanklarla girildiğinde apartmanların bodrumlarında gençler, muhtemelen de aileler vardı. Ağır silahlarla evlere, o evlerin bitişindeki başka evlere ateş açıldı. Serin avlularda, küçük balkonlarda, bahçedeki tuvaletin, kümesin önünde çocuklar, nineler, hamile kadınlar öldü. Ambulanslar cenazeleri alamadı ve cesetler evlerin on adım ötesinde kaldırımda bekletildi. Uzaktan görüyorsun, terastan ağaçların salınmasını izler gibi, şu farkla ki o manzarada salınan bir şey yok, yakının bir ölü var, yaklaşamadığın, kaldıramadığın, gömülemeyen ceset... Hayvanlar başına üşüşür diye uyumuyorsun. Uzaktan gözetliyorsun, uzaktan mezarsız ölünün nöbetini tutuyorsun. Sonradan, bölgede yeni doğan kimi Kürt kızlarına Antigone adı verilmiş. Çocuk sokakta değil de evin bahçesinde balkonunda oynarken ölmüşse, anne defin iznin beklerken küçük bedeni yıkıyor, saçlarını tarıyor, ellerine kınalar yakıyor, kefenliyor ve derin dondurucuda bekletiyor. Ölülerini böyle korudular, üç gün beş gün... Garson Fırat bu bilgilere vakıf. Buzlarla sarmalanıp bekletilen cesetlerden biri belki akrabasıydı; güvenlik güçlerine hemen oraları çağrıştırıyormuş bu saklama yöntemi. Gece partiyi hoyratça basmaları muhtemelen bundan. Gazeteler yazmasa da o haberler, o ceset fotoları dönüp duruyor Facebook’ta, İnstagram da dolunay, yakamoz, diğer mavi yolculuk fotoları arasında. Ahmet: İki şezlong arasında bir küçük ceset. Lana: Roman adı gibi oldu. Yonca: Bozulamasın diye küçük ölüsünü evdeki buzdolabına, derin dondurucuya kaldıran uzaktaki ailelerden hepimiz haberdardık. Feride’ye fikri veren Fırat acaba örgüt üyesi miydi? Uykuda, yarı uykuda, her an harekete geçmeye hazır bir hücrenin üyesi mi, örgütün bir önemli elemanı mı... Jandarmalara haber uçuran muhbir muhtemelen bu sorularla harekete geçti. Bir teröristin maskesini düşürmekte olduğunu, ödüllendirileceğini umdu. Fırat oysa öğrenci. Hukuk 3’te. Tek gayesi mezun olmak. Ahmet, Fırat’a sence ne yaparlar Ahmet: Bence hırpalarlar. Yonca: Ortada bir şey yok ki! Kıyıya vuran talihsiz bir mülteci çocuğun cesedi birkaç saatliğine buzluğa kaldırılmış. Keşfettiğin an bildirsen, gelip alsalar, yapılacak işlem gene bu olacak. Cenazeyi morga kaldırmak. Ahmet: Bende isterim, Fırat salıverilsin bu gece. Yonca: Her şeyin başı şu uğursuz parti. Kim bu saçmalığı istiyordu ki? Kutlama ayini. Aslan burcunu, dolunayı, kabak çiçeği dolamsını, suda yumuşatılmış bademi kutlama. Parti olmasa Fırat götürülmezdi. Ahmet: Saçmalama. Feride’yi mi buldun suçlayacak? Bugün olmasa yarın götürülürdü Fırat. Farklı bahaneyle. Yunan trajedilerindeki gibi. Yonca: BİZİM payımız olmazdı. Ahmet: ... diyorsun... Yonca: “ Sırası mı böyle bir gece düzenlemenin Feride” demeliydim. 

Bu Yazıyı Yazdır