Bu Yazıyı Yazdır

"Programın bir savaş bütçesi olduğunu çok açık izah ettiler "
İshak Karakaş Türkiye'de demokrasi güçleri bir araya gelme çabası içindeyken, bir yandan da özellikle uluslararası konjonktürdeki gelişmeler sol içinde yoğun tartışmalara yol açıyor. İki hafta önce Irak Federe Kürt Bölgesi'nde yapılan bağımsızlık referandumu da sol içinde bir yarılmaya yol açtı. Bazı partiler ulusların kendi kaderini tayin hakkının kullanımının tartışmaya kapalı olduğunu söylerken bazıları da Türkiye merkezli bir bakışla açıkça ya da dolaylı olarak bağımsızlık referandumuna karşı çıktılar. Emek Partisi Genel Başkanı Selma Gürkan ile hem bu tartışmayı hem de Türkiye'nin gündemini konuştum:     Kürtler'in iki hafta önce yaptığı bağımsızlık referandumu sol içinde tartışmalara yol açtı. Sizce bu konuda solun tavrı ne olmalı? Hiç tartışmasız her ulusun kendi kaderini tayin hakkı vardır. Bu hakkın da tartışmaya açık olduğunu biz düşünmüyoruz. Kuşkusuz kitlesel ulusal hareketlerin siyasi eylemlerine dair eleştirilerimiz olabilir, bu siyasi partiler ile ilişkilerimizin çerçevesine dair sınırlılıklarımız olabilir ama bir hakkın kullanımı tartışmaya açık değildir diye düşünüyoruz. Dolayısı ile Kürt halkının da Irak Kürdistanı'ndaki referandumunu biz bir hakkın kullanımı olarak değerlendiriyoruz. Kürt halkı Irak Kürdistanı'nda kendi geleceğine dair bir hakkı kullanmıştır. Buradan çıkan sonuç ne olursa olsun bu sonuç Kürt halkının tercihidir, bu hakkın kullanımını ve sonucunu kabul etmek durumundayız. Bu sadece sosyalistler açısından böyle değil, BM metinlerine de geçmiş bir haktan bahsediyoruz biz. Dolayısı ile belki bölge egemenleri ve sosyalistler açısından bir turnusol görevi gördü diye düşünebiliriz bu referandum için. Bütün uluslara bu hak tanınmışken Kürt halkına bu hak gelince hep bir amalar ve çeşitli çekinceler söz konusu olmaktadır. Egemenler açısından da bu böyle. BM metinlerine giren bir hakkın kullanımı konusunda çeşitli çekinceler ifade edilmektedir. Biz diyoruz ki, Kürt halkının en doğal hakkıdır referandum.   Türkiye'de bazı sol çevreler sanki milliyetçilermiş gibi bir söylemle karşı çıktılar. Bu konuda ne demek istersiniz? Türk solunun bir kesimine milliyetçilik sirayet etmiş midir ya da zaten hep öyle miydiler? Rojava meselesinde de biz bunu yaşamıştık. Kobane direnişi meselesinde de. Oradaki bölge egemeni diyebileceğimiz ülkeler ile Kürtler2in diplomatik ilişkilere bakarak bir çekince ifade etmekteydiler. Elbette bu girilen ilişkilere dair eleştirilerimiz olabilir, bu ayrı bir şey, ancak bir ulusun hakkını aramak ayrı bir şey. Bunu ayrı olarak değerlendirmek gerekir.   Latin Amerika'da bulunan uluslar kendi kaderlerini tayin ettiklerinde sol çevreler destekliyor. Ama Kürtler olunca solcular milliyetçileşiyor mu acaba? Tabii bizde böyle bir çekinceler yaşandığını saptadık ama biz Emek Partisi olarak Kürdistan coğrafyasının dört parçasında Kürt halkının kendi kaderini tayin etme hakkının tanınmasına dair görüşlerimizi kamuoyu ile paylaştık. Irak referandumunda da tutumumuz açıktır. Bu Kürt halkının bir hakkının kullanımıdır. Ve bu kullanımın tartışmaya da açık olmadığını düşünüyoruz. Ulusların kendi haklarını tayin etme hakkını sonuçta bizlerin tartışmaması gerektiğini düşünmek gerekir.Tabii bölünmemenin tek garantisi vardır. Birlikte yaşadığımız halkın taleplerine sahip çıkmak, taleplerini sahiplenmek ve bunun için mücadeleyi ortaklaştırmak. Bunu yapmadığımız zaman elbette sonucu başka türlü olur. Türkiye Cumhuriyeti bunu örneğin bir beka sorunu olarak görmekte. Dolayısı ile biz de buna karşılık diyoruz ki, bu bir beka sorunu yaratmayacaktır çünkü Kürt halkının kazandığı her demokratik hak ve özgürlüğün biz bölge halklarının demokratik kazanımlarına olumlu etkisinin olacağını düşünüyoruz. Ama aynı zamanda Türkiye demokrasisine de olumlu etkisinin olacağını düşünüyoruz. Çünkü Kürt halkının kazandığı her hak eşitliğe bir adım daha yaklaşılması anlamına gelecektir. Ve Türkiye'de de tarihsel temelleri olan ulusal sorunun çözümüne gittikçe yaklaşacağı anlamına gelecektir.   Düne kadar Türkiye Cumhurbaşkanının Irak Kürt Bölgesi yönetimi ile ilişkisi çok iyiydi. Türkiye ile ticari hacmi çok büyük Irak Kürdistanı'nın. Referandumdan sonra hükümetten gelen tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP hükümetinin biz hiçbir halka dost olacağını, hiçbir halkla kardeşlik hukuku kuracağını düşünmüyoruz. Esas olan ya kendi siyasi gücünü tahkim etmektir ya da pazar paylaşım kavgasında pay kapma savaşıdır. Irak Kürdistanı'ndaki referandumda esas olarak tartışma konusunun Kerkük ve Musul üzerinden, petrol yatakları üzerinden yürütüldüğünü biliyoruz. AKP hükümetinin kendisi de bunu ifade etmektedir. ABD'nin esas olarak tartışmaya açtığı şey petrol yataklarının paylaşılması ve bölgede politik güç olma kavgası. Ve ABD bunun kavgasını vermektedir. Rusya da benzer kavgayı vermektedir. Türkiye de bu kavganın bir tarafı olarak yer almaktadır. Dolayısı ile Türkiye'nin bölgedeki ülkeler ile kurduğu ilişki bölge halkları ile dostluk, kardeşlik ve dayanışma ilişkisi değil tam tersine bu paylaşım kavgasının bir parçası olarak kurduğu ilişkidir. Yoksa biz buna sıklıkla tanıklık ediyoruz, Barzani bir dönem, ilk Kürdistan özerk yönetimi kurulduğunda Erdoğan için bir aşiret ağasıydı. Ama sonrasında birlikte konserler düzenleyecek kadar bir dostluk pekişti. Şimdi referandumdan sonra Barzani yine eski aşiret ağası pozisyonunda. Esad ile kurulan ilişkide de bir benzerlik görüyoruz. Kardeşim Esad'dan diktatör Esad'a kadar. Şimdi de kardeşim Esad'a doğru evrilmek üzere yine.   Peki, bir savaş olasılığını nasıl görüyorsunuz? Dediğim gibi, biz Erdoğan AKP'sinin bölge hakları ile bir dostluk ilişkisi kuracağını düşünmüyoruz. En tehlikeli gidiş de, şimdi her ne kadar bölgesel güçler nedeni ile sıcak bir çatışmaya girip girmeyeceği bir muamma Türkiye'nin Irak Kürdistanı üzerinde ama şayet bölgesel güçler nezdinde çatışmanın bir tarafı olması gerekiyorsa, böyle bir izin çıktığında, AKP hükümetinin orada olası bir çatışmadan kaçınmayacağını görüyoruz. Nitekim orta vadeli program açıklanırken, programın bir savaş bütçesi olduğunu çok açık izah ettiler. Bu savaş bütçesinin de hedefinde Irak Kürdistanı'nın olduğunu çok açık söyleyebiliriz.   Türkiye'nin Ortadoğu politikası bu ülkeye ne kazandırabilir ne kaybettirebilir? Esasında Suriye politikasının devreye girmesinden bu yana AKP iktidarının sarıldığı her politika çöktü. Dolayısı ile bundan sonrasında çatışmaya dayanan, bölge halklarının kazanımlarını tehdit etmeye dayanan politika çökmeye mahkumdur. Ancak Erdoğan AKP'si bir taraftan bu bölgede çatışmanın bir tarafı olmaya çalışırken ama esasında iç siyasette ırkçı, şoven güçleri etrafında birleştirerek, siyasi gücünü güvence altına almak istiyor. Yani buradaki Ortadoğu politikasının bir yanı dış politikanın konusu ise bir yanı da iç politikanın konusu diye düşünebiliriz.   Art arda zam paketleri açıklanıyor. Ve açıkca savaş polikalarına işaret ediyor hükümet yetkileri. Silah geliştirme teknikleri için vergi alma vs. Halk, emekçiler ne yapabilir buna karşı? Nasıl bir mücadele verebilir bu savaş ekonomisine karşı? Tabii burada çeşitli toplumsal gruplara görevler düştüğünü söyleyebiliriz. Özellikle ekonomik ve sosyal haklarının tırpanlanması, grevlerin yasaklanması, ihraçlar ile işten atma gibi saldırıların karşısında kamu emekçilerinin kendi alanında emekçilerin birliğini sağlayarak ekonomik ve demokratik hak ve özgürlükleri, sendikalaşmayı hedeflemesi gerekiyor. Aynı şey işçi sendikalarının da görevidir. Kastımız şudur, sendikalı olsun olmasın bütün emekçileri birleştiren bir mücadelenin örgütlenmesi gerekmektedir. Benzer bir görev de gençlerin ve kadınlarındır. Çünkü hükümetin saldırı politikasında hedeflenen bir kesim kadınlar ise, diğer kesim gençliktir. Dolayısı ile hükümetin politikalarına karşı hem emek alanında hem kadın, gençlik gibi alanlarda bir ortak mücadele sağlanması bugün temel görevlerden birisi. Ancak özellikle hükümetin savaşçı politikalarını düşündüğümüzde savaşa karşı barışı savunmak, şiddete karşı özgürlükleri savunmak, hak ve demokrasi güçlerinin temel görevlerinden birisi. Bunun için bizim gibi siyasi partilere de önemli görevler düşmektedir. Yani emek alanındaki mücadeleyi kadın ve gençlik mücadeleleri ile birleştirmek üzere ortaklaştırmak gibi görev ve sorumluluğumuzun olduğunu açık ifade edebilirim. İstanbul'da yapılan uluslararası ILO toplantısında yurtdışındaki sendikaların büyük çaplı bir boykot yapması, aslında Türkiye'de durum konusunda dünya işçiler arasında bir dayanışmaya işaret eder mi? Uygulanan baskılar, basın üzerindeki abluka, muhalifler üzerindeki hem baskı hem şiddet Avrupa kamuoyu tarafından da takip ediliyor ve ILO toplantısında sendikaların bunu yapması bunun sonucunda alınmış bir karar diye okumak gerekir bu boykotu. Türkiye'de de başbakan o toplantıda iki yüzlüce çıktı dedi ki "sendikal örgütlenmeden korkmamak ve çekinmemek lazımdır". "Oysa dön kendi ülkene ve iktidar sürecine bir bak." "Sendikal örgütlenme ne hale gelmiştir, bunun üzerine konuş."   Sendikalarla her dönem mücadele etti AKP iktidarı. Gerçi Türkiye hükümetleri hep işçi ve sendika düşmanı olmuştur. Biz şunu demiyoruz, "AKP iktidarından önce Türkiye çok demokratikti" demiyoruz. Zaten sorunlu demokrasi vardı ama AKP politikaları ile birlikte bu sorunlu demokrasi içinden çıkılmaz bir duruma gelmiş durumda.   AKP dönem dönem herkes ile ittifak yaptı ya da uzlaştı ama başından beri kendi yandaşı olmayan işçi sendikalarına karşı oldu. Aynen. Çünkü iyi bir sermaye partisidir AKP. Kendisi de bunu ifade ediyor. Grevleri yasaklarken, sanayiciler toplantısında çıkıp dedi ki, "bu grev yasağı sizin işinize yarıyor, siz daha neyi eleştiriyorsunuz". Bunu çeşitli şekillerde itiraf eden bir hükümetten bahsediyoruz. Aslında hükümetin yapmaya çalıştığı tek adam rejimi inşa etmek. Şimdi belediye başkanları konusunda da tek bir iradenin sözü ile halkın verdiği oylar bir kenara bırakıldı ve görevden alındı. Biz bunu istifa olarak değerlendirmiyoruz. Cumhurbaşkanı'nın doğrudan halkın tercihlerine bir darbesi olarak değerlendirmek gerekiyor. Gökçek'in ve Topbaş'ın belediye başkanlıkları zaten sorunluydu. Bunlar başkanlık yaptıkları kentleri bir rant alanına çevirmişlerdir. Halka karşı suç işlemişlerdir. Ama buna rağmen belli bir kesimin oyu ile gelmişlerdir. Gidişlerinin de bu halk kesimlerinin tercihleri ile olması gerekir ve işledikleri suçlardan da yargılanarak gitmeleri gerekir. Böylece işledikleri suçların da üzeri kapatılmış oluyor bir yanıyla.       20171006_165730 Geçtiğimiz günlerde Katalonya'da da bağımsızlık referandumu, bu hafta da 2019'da Almanya'nın Bavyera eyaletinde bağımsızlık referandumu yapılacak. Çok etnisiteli, geniş coğrafyalı ulus devletlerin sonu mu geliyor? Küçük küçük ulus devletçikler mi kuruluyor demek lazım. Şunu ifade etmek lazım, çoklu ülkelerde eşit haklar verilmediği sürece, gelinen nokta bu olacaktır. Haklar eşit kullanılıyor olsa bu noktaya gelinmez. Ulus devletlerin sonunun gelmesinden ziyade hak ve özgürlüklerin sınırlı kullanılmasından dolayı gelinen nokta olarak bakmalıyız. Birlikteliği oluşturacak, ortak, bir arada yaşamasını sağlayacak şey eşit haklardır. Bunu kullanamadığı zaman halklar başka arayışlara girecek dolayısı ile.   Eğitim sisteminde de çok ciddi değişiklikler yaşandı yine. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 15 yıllık AKP iktidarında 14 defa sınav sisteminde değişiklik yapıldı. Sanırım, 5-6 bakan değişti. 6'sı da sistemi değiştirdi. Burada esas olan şey, iki amaç var. Birincisi AKP'nin, dolayısı ile Erdoğan'ın ideolojik olarak hedeflerini gerçekleştirmek üzere eğitimi önemli bir alan olarak kullanmaktadır. Bir diğeri sadece bir partinin ve liderin düşüncesi ile sınırlı düşünmemek lazım. Tek adam, tek parti yönetimine uygun bir toplumsal düzen inşa etmek isteniyor. Bu düzene uygun yeni nesiller yetiştirilmeye çalışılıyor. Bu toplumsal düzen de yeni siyasal rejime göre inşa edilmeye çalışılıyor. Ve eğitim sistemi de bu amaca uygun yeniden düzenlenmeye çalışıyor. İdeolojik bir düzenleme değil sadece, sanayi çarklarına ucuz emek gücü sağlamak amacıyla da bir eğitim sistemi inşa edilmek isteniyor. Çok yönlü bakmak lazım. Halkın çocuklarına imam hatip reva görülürken kendi çocuklarına da kolejler uygun görülüyor.   Kadınlar da bir kez daha sokaklarda. Özellikle bu müftülere nikah yetkisi yasasından dolayı. Bununla ne amaçlanıyor? Laikliğin bir taşı daha mı devrilmek isteniyor? Amaçlanan şey, ihtiyaç duyulduğunda kadın emeğini ucuz emek gücü olarak piyasaya sunmak, ihtiyaç duyulmadığında kadını eve kapatan, sosyal statüsünü ikincilleştiren bir politikayı hedeflemeye çalışıyor. Bunun için de dini kuralları hem eğitim hem de toplumsal düzende hem de kadın politikalarında egemen hale getirmeye çalışıyor. İşte müftülüklere verilen yetkiyi bu kapsamda değerlendirmek lazım. Ama kadınlar burada büyük bir sınav verdiler. Daha önce tecavüzün meşrulaştırmasına yönelik yasal düzenlemede her kesimden kadınlar mücadelesini ortaklaştırarak bu düzenlemeyi geri çektirdiler. Müftülük yasasını da böyle ele alıyorlar. Bu sadece laikliğe bir saldırı değil, muhafazakâr ve modern farketmez, farklı bütün siyasal kesimlerden kadınların kadın olarak kazanılmış haklarının gasp edildiği bir düzenleme.   Bütün bu konuları ele aldığımızda, EMEP olarak nasıl bir çalışma yürütüyorsunuz? Öncelikle hükümetin politikalarının işçi sınıfına yansımaları nedir, bunu anlatmaya çalışıyoruz. İşçi sınıfının özellikle son dönemdeki kayıplarını ele aldığımızda mücadelesini ilerletmek üzere bir çalışmayı önümüze koyduk. Ama sadece sanayi havzalarında çalışmak yetmiyor, hükümetin siyasal baskıları ve şiddeti, basın üzerindeki baskıları düşünüldüğünde bir demokrasi mücadelesinin verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Çeşitli siyasi ve toplumsal kesimler ile ortak bir demokrasi cephesi oluşturmak gibi bir çalışma içerisindeyiz. Tüm bunları bir arada başarmaya çalışıyoruz. Yani işçi sınıfı içerisindeki çalışma ile demokrasiyi kazanmak üzere ortak mücadeleyi geliştirme konusunda, bu iki konuyu bir arada becermek gibi bir hedefimiz var.    

Bu Yazıyı Yazdır