Bu Yazıyı Yazdır

"Edebiyat barış için çok şey yapabilir"
Cevat Turan, bir yazar. Ama aynı zamanda bir iş adamı. Okumayı, yazmayı hiç bırakmamış. Şiir ile başladığı edebi üretimini makale ve öykü ile sürdürmüş. İlk romanını ise bir süre önce yayımladı. 1980 Çorum Olayları'nı anlattığı romanda bu ve benzeri olayların sebeplerini de tartışıyor. Cevat Turan ile buluştum ve hem yeni romanın konuştum hem de bu topraklarda yaşanan acıları:     Üretken bir yazarsınız. Kitaplarınız hayli ilgi topluyor. Tanınıyorsunuz da kamuoyunda. Yine de okurlarımız için kendinizden biraz bahseder misiniz? Tabii ki. Yani 84’ten beri şiirle ilgileniyorum, şiir yazıyorum. İşte 3 tane şiir kitabımız var. Usuldan Bir Hüzün, Gözlerine Sakla Beni ve Çoklu Yalnızlıklar diye. Ayrıca İnsanın Üşüdüğü Yer diye bir öykü kitabı var. Sonda bu roman olmak üzere yazı serüvenimiz devam ediyor.   Bu, Unutmalar Şehri değil mi? Evet. Unutmalar Şehri. Onunla birlikte de bir ticari hayatımızı sürdürüyoruz. İş adamı kimliğim de birlikte var.   Hangi işleri yapıyorsunuz? Güvenlik ve temizlik hizmetleri sektöründe faaliyette bulunuyorum.   İnşaat? İnşaat sonra başlayacak.   İş adamlığı ile yazarlığın çelişkisini hissediyor musunuz? Hissediyoruz tabii ki.   Bunu nasıl aşıyorsunuz? Hissediyoruz elbette. Bunu hissetmemek mümkün değil. Çünkü iş adamlığı çok gerçekçi olmayı beraberinde getiriyor. Piyasanın kendi katı kuralları var ve iş hayatındaki yürütmeniz gereken katı kurallar da var. Bu tabii ki insanda bir kişilik çatlamasına ve çelişkili hale de ruh haline de sokmuyor değil ama bunu tabii aşabiliyorum artık, bunu öğrendim aşmayı. İkisini birbirinden ayırmaya gayret gösteriyorum.   Çorum olaylarını anlatıyorsunuz, değil mi? Evet, doğru.   Anadolu’nun kanlı tarihini, o gün yaşananları, edebiyatla nasıl ilişkilendiriyorsunuz? Edebiyatla nasıl anlatıyorsunuz? Yani toplumcu, gerçekçi romanlarımız var elbette Türkiye’de ama Anadolu’nun kanlı tarihi hiçbir zaman bitmedi. Yani Osmanlı zamanında da, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında da bu kanlı tarih hep oldu ve Anadolu’daki insanlar demokrasi adına, insan hakları adına, yaşamlarını sürdürmeleri adına her zaman bu kanlı bedelleri ödediler. Bugün de bunun farklı versiyonlarını ödemekteler. Geçmişte Çorum olayları da bunlardan bir tanesiydi tabii ki. Bu, yakın dönem diye tarif etmek lazım. Çorum olaylarına gelinceye kadar elbette geçmişimizde çokça kanlı olaylar oldu ama Çorum olayları perspektifinden bakarsak da Çorum’dan önce biliyorsunuz Kahramanmaraş var, Sivas var, Malatya var ve bunun tümüyle kendi iç dinamiklerimizin bir gereği olarak görmek biraz yanıltıcı ve safdillik olur. Yani bütün Çorum olaylarına 37 yıl sonra uzaktan baktığımız zaman nedenlerini, sebeplerini çok daha iyi anlayabiliyoruz.   Kitabınızda Çorum olayları mı var sadece? Çorum olaylarının gelişim sürecini ve Çorum olaylarının tüm dinamiklerini kitapta anlatıyoruz.   Malatya’da yaşanan olaylar, Alevilerin evlerine çarpı atmalar, bunlar nasıl değişecek? Bunlar vardı ama daha önce de biliyorsunuz, Çorum’da da kapıların işaretlenmesi söz konusuydu. Kahramanmaraş’ta da bunlar yapıldı, Sivas’ta da bunlar yapıldı. Bunlardan bir şey çıkartamazlar. Yani artık Türkiye’deki Aleviler ve mezhepçilik, Sünni diye tanımlanan insanlar bu tuzağa düşmemeleri gerekir. Bunlar defalarca tekrarlanan işler. Elbette birtakım provokatif davranışlar olacaktır ama buna bu toplumun ben çok fazla düşebileceğini düşünmüyorum. Onu çok zayıf bir ihtimal olarak görüyorum, böyle bir karmaşa tekrar yaratmak istemelerini. Bunun çünkü toplum bedellerini fazlasıyla ödedi. Canıyla ödedi, malıyla ödedi, sevdiklerini kaybederek ödedi, ruhu yaralı kalarak ödedi, ekonomik olarak ödedi. O nedenle bu toplum bundan umarım ders çıkartır diye düşünüyorum.   Peki bununla neyi amaçladılar? Korkutmak, sindirmek isteyebilirler. O mahallelerinden, o semtten gitmelerini isteyebilirler. Başka sebepleri olabilir ama elbette burada bir mezhepçilik var. Bunun üzerine devletin gitmesi gerekir. Devletin bunu mutlaka kararlılıkla soruşturması gerekir, araştırması gerekir. Üç, beş tane kendini bilmezin yaptığı bir davranış olarak meseleyi küçültüp görmezden gelmemesi gerekir. Bunu mutlaka sorgulayıp bir neticeye ulaştırması gerekir. Zaten o bölgedeki vatandaşlar da, sivil toplum örgütleri de bu konuyla ilgili meselenin takipçileri ve her gün de açıklamalar yapıyorlar. Buna özellikle muhalefet, siyasi partinin de sahip çıkması gerektiğini düşünüyorum.   Çorum olaylarının 12 Eylül 1980 öncesi konjonktürde anlamı neydi? Şuydu, şimdi bir kere Türkiye’de, biliyorsunuz Türkiye yarı devletçi kapitalist bir modelle sürdürülen bir ülkeydi ve 1980 öncesi de Türkiye’deki birtakım demokratik haklar, işçi sınıfının mücadelesi ya da siyasi yelpazenin mücadelesi birtakım demokratik talepler daha fazla istenir hale gelmişti ve Türkiye gibi büyük bir ülke, ekonomisi büyük bir ülke ve nüfusu büyük bir ülkenin pazara açılması gerekiyordu. İşin iki tane yanı vardı. Bunlardan bir tanesi Sovyetler Birliği’nin hemen dibinde bulunan Türkiye gibi bir ülkede, İslami geçmişi olan ve içinde yaşanan bir ülkede yeşil kuşak oluşturulması gerekiyordu. Yani ılımlı İslam ya da Türk İslam sentezi adı altında bir modelin burada uygulanmaya ihtiyacı vardı. İkinci tarafı da biliyorsunuz yani 20 Ocak, yanlış hatırlamıyorsam 20 Ocak kararlarıydı, (24 Ocak) Özal’ın Devlet Planlama Teşkilatı’nın başında olmuş olduğu, serbest piyasa ekonomisine geçişin ön şartlarını oluşturmaktı. Yani Türkiye kapitalist dünyaya, emperyalist dünyaya pazar olarak, üretim olarak entegre edilmesi gerekiyordu. Dünyaya açılması gerekiyordu. Bunun için de önündeki birtakım engellerin, sendikaların, sivil toplum örgütlerinin de insanların da kaldırılması lazımdı. O nedenle provokasyonlar yapıldı ve darbenin iklimi yaratıldı. Darbeye bugün baktığımız zaman çok daha net bir şekilde, neden olduğunu daha iyi görebiliyoruz. Bugünkü iktidarların gelmiş oldukları nokta oradan geliyor.   Emperyalizmin Türkiye toplumu üzerindeki etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz,  bugün de emperyalizmle Türkiye ilişkisi ne durumda? Şimdi bu romanda ben şunu yazdım. Yani buradaki kahraman diyor ki CIA ajanı, gerçekte ismi Alexander Peck ola,n gerçek anlamda Alexander Peck olan, benim burada Peter ismiyle karakterleştirdiğim, ete kemiğe büründürdüğüm bir ajan diyor ki kendi arkadaşlarına, biz diyor, bu hatayı İran’da bir kez yaptık, 79, 78 yıllarında, Türkiye’de aynı hatayı yapmayacağız diyor, Türkiye’de diyor, bunu arkadaşlarına anlatıyor.   İran İslam devrimini kast ediyor önce, değil mi,? Türkiye’de diyor, sadece biz burada bir rejim değişikliğine gideceğimizi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, diyor. Biz Türklerin giyimlerini, kuşamlarını değiştirmeyi hedefliyoruz, yeme-içme alışkanlıklarını değiştireceğiz, kültürlerini değiştireceğiz, aşklarını ve her şeylerini, yaşam tarzlarını değiştireceğiz, diyor. Bu sadece, bugün değişti mi, değişti, bugün bakıyorsunuz fast food ile beslenen gençliğimiz var, bugün bakıyorsunuz korkunç bir tüketim toplumu olduk, bugün bakıyorsunuz giyimimiz kuşamımız, her şeyimiz artık Amerikalılar'a benzeyen ya da emperyalist kültürün versiyonlarını burada yaşıyoruz. Filmlerine baktığımız zaman da her gün kovboy filmlerini ve dünyayı kurtaran büyük Amerika şeyini, kültürünü de bugün filmlerinde görüyoruz. Emperyalizm sadece ekonomik boyutuyla gelmiyor, geldiği zaman sizin kültürünüzü, her şeyinizi, geçmiş geleneklerinizi atomize ediyor, parçalıyor. Aile ilişkilerinizi parçalıyor.  Tekdüzeye indiriyor. İlişkilerinizi, aşklarınızı yok ediyor ve kendisine benzetmeye çalışıyor. O nedenle Türkiye’nin de bugün bakıyorsunuz yerli şirketler zor ayakta kalıyorlar, yerli şirketler kendi varlıklarını sürdürmekte, yerli sermaye olarak sürdürmekte neredeyse imkansız hale geldi. 1990’lı yıllarla birlikte emperyalizmin yatırım yapmış olduğu Türkiye’deki sektörlere bakın, geliyorlar burada aynı çekirdek toplar gibi şirketleri tak tak tak tak topluyorlar ve o sektörlerde söz ve karar sahibi olarak tekelleşmeler yaratıyorlar. Yine bunlar geldikleri zaman Türkiye’de istihdam yaratan, emperyalizmin uzantılarından bahsediyorum, yabancı sermayenin uzantılarından bahsediyorum, istihdam yaratan ağır sanayi üreten alanlara yönelmediklerini görüyoruz. Daha çok hizmetler sektöründe, finans sektöründe, hemen ceketlerini alıp kaçabilecekleri, yarın bir kriz olduğu zaman hemen sınırdan öteki tarafa varlıklarını geçirebilecekleri sektörlere yatırım yapıyorlar. Büyük şirketlere bakın, büyük plazaların içerisinde kendilerine şirket merkezleri satın almıyorlar, sandalyelerini, masalarını kiralayarak burada faaliyetlerini sürdürüyorlar.       20171130_170831     Yerli sermaye sömürüp, elde ettiği artı değeri topluma geri mi veriyor? Elbette onlar da sömürüyor ama yerli sermaye hiç olmazsa kendi ülkesi içerisinde bırakıyor. Buradan benim yabancı sermayeye karşı olduğum, onu dışladığım sonucu ortaya çıkmasın. Emperyalizmin tanımını ortaya koyuyoruz. Emperyalizmin tanımı bu. Biri senin ülkende birtakım yatırımlar yapar, burada kazandıklarını alır öteki tarafa götürür, elbette bunu yaparken de bunun yaratmış olduğu birtakım sosyal etkileşimle senin işçini de değiştirir, onun yaşam tarzını da değiştirir, apartmanlaştırır, kentli hale getirir, onu kendisine uyarlar hatta onu eğitim vererek makine üretir, onun da gelişimini sağlar. Bu da kapitalizmin üretimde daha fazla verim elde etmesi için işinin bir gereğidir. Bu işin tespitiyle bunu söylüyorum.   Sizi edebiyata yönelten ne oldu? Edebiyatla topluma nasıl bir mesaj vermek istiyorsunuz? Ya şimdi ben, 1980’li yıllarda neden şiir yazmaya başladığımıza döndüğümüz zaman, o zaman dünyayı değiştirme mücadelemizin bir gereği olarak şiir yazıp sloganlarla toplumcu-gerçekçi sloganlar ve sözler söyleyerek böyle şeyler yapmaya çalışıyorduk ama zaman içerisinde estetik anlayışımız, şiir anlayışımız, edebiyata bakış anlayışımızda elbette farklılıklar ortaya çıktı. Yani yazmış olduğum şiirlere bakacak olursak içinde toplumla ve toplumcu bir mesaj vermek diye bir kaygım yok benim, şiirlerime baktığım zaman ama içinde mesaj var mıdır, vardır. Beni anlasınlar diye çok fazla çaba sarf etmiyorum ama anlasalardı iyi olur diye düşünüyorum. Ama romanda bu böyle değil. Yani romanda daha çok toplumun yaşamış olduğu dokuları işliyorum, daha çok fazla toplumcu tarafını işliyorum. Çünkü benim geçmişim öyle. Yaşadıklarım ve biriktirdiklerim bunu gerektiriyor.   Peki edebiyata karar verdikten sonra, edebiyat üretimine karar verdikten sonra, aileniz de var, iş var, zaman nasıl ayırıyorsunuz? İnsan isterse zamanı ayırır. Ben zamanın çok fazla yetişilemeyecek, ayrılamayacak bir şey olmadığını düşünüyorum. İnsan her şeye yetebilecek bir varlık, isterse yeter. Ben Ankara’da işçi olarak da çalıştım, işçilik yaptığım zamanlarda sabah 8’den akşam 8’e kadar çalışıyordum, yorgun yatmama rağmen saati kurup saat 4’te uyanıp kitap okuyordum. Yani kendimden feragat edip kitap okuyordum. Felsefe kitabı okuyordum, siyaset okuyordum. İnsan isterse bunu yapar. O anlamda ben mazeret kabul etmiyorum.   Peki şiirden romana geçmeye nasıl karar verdiniz? Zaten öykü yazıyordum biliyorsunuz. Yani şiirle birlikte öykülerim de vardı.   Şiirden düzyazıya diyelim? Düzyazı zaten yazıyordum ben, makalelerim, siyasi makalelerim, denemelerim falan vardı. Denemelerimi yayınlamadık biz, onlar hala dosya olarak duruyor, zamanla yayınlayacağız. Zaten öykü de yazıyordum ben. Öykü kitabım, dosyam uzunca bir süreden beri vardı. Roman yazmayı çok istiyordum. Yani romanı denemeliydim, roman yazmayı. Bununla ilgili zaten kafamda birkaç konu vardı ve burada başka bir cinayet romanı vardı kafamda hatta ona başlamıştım da. Onu bırakıp sonra Çorum olayları, benim açımdan yaşadığım şehirdi ve Çorum’a karşı da sorumluluğum vardı ve bildiğim olaylardı. Mekanlar, caddeler, sokaklar, olayların kendisi, tarihsel akışı... Hepsi bildiğim konulardı. Oturdum ve yazdım. Hem Çorum olaylarıyla ilgili, onun özelinden bakacak olursak çok fazla veri olmadığını gördüm yani Çorum’un yaşanan katliamlarla ilgili çok fazla doküman yok. Bu konuda belge, bilgi de yok. Birkaç tane belgesel var ve orada belge edinmekte çok zorlandığımı söylemem lazım ama topladığım bilgiler doğrultusunda da ince bir çalışmayla bu romanı yazdım.   Çorum olaylarından bahsettiniz. Çorum olaylarının acıları hala taze, tanıkları hala yaşarken ki bunlardan biri de sizsiniz, bir katliamı edebiyata taşımak zor oldu mu sizin için? Şimdi şöyle söylemek lazım. Bir katliamın içerisinde yakın dönemi anlatıyorsunuz. Elbette katliamlar, yakın dönemi anlattığınız zaman bu yakın dönemin içerisinde hala yaşanan tanıklıklar ve bu romanı okuduğu zaman “ya, hadi canım sen de palavra atmışsın, öyle değildi” denilebileceğini bildiğim için de Mayıs ayından 12 Eylül’e kadar olan süreçte Çorum’da ne tür olaylar yaşandıysa ve yaşam nasıl seyrettiyse o kronolojik sürece bağlı kaldım. Yani Mayıs ayında ne olmuştur? 19 Mayıs’ta ne tür sloganlar atılmıştır, ne tür yürüyüşler yapılmıştır? Hangi dönemde vali değişmiştir, hangi dönemde sıkıyönetim gerçekleşmiştir? Ne zaman katliamlar olmuştur? Aydın insanlar ne zaman sürülmüştür gibi oranın gerçekliklerine bağlı kalmaya gayret gösterdim ve bunu anlatırken sadece halk cephesinin, sol cenahın bakış açısıyla değil ülkücülerin de bulunmuş olduğu meseleleri anlattım. Yani burada halk cephesi komitesi varken, milliyetçi cephe komitesi de var, İslamcılar da var, devletin kendisi de var, CIA de var. Meseleye yukarıdan bakmaya gayret gösterdim, analitik bakmaya gayret gösterdim. Elbette ben bir tarafım ama romanı anlatırken daha çok bunun nerede durulması gerektiğinin tarafgirliğini de okuyucuya bırakmaya gayret gösterdim. Kurgu türüyle bir roman yazmak daha rahat. Mesela şimdi böyle bir roman yazıyorum, orada son derece rahatım. Yani kahramanlarını dilediğin gibi evirip çevirebiliyorsun, dilediğin gibi öldürüyorsun, kaldırıyorsun ama böyle bir romanda, dönem romanında bunu yapman mümkün değil. Oradaki tarihsel gerçekçiliğe uyman gerekiyor. Ama burada uyarken de şunu görüyorsun, hakikaten büyük trajediler yaşanmış. Elbette bunun tarafları olan siyasetin içinde, siyasete bilerek giren insanlar bunun bedellerini ve sonuçlarının ne olduğunu biliyorlar ama esas burada sorun bunlardan çok uzak olan sade insanların bedel ödemesi. Yani köylülerin, çocukların, öğrencilerin, kadınların bedel ödemesi daha çok fazla büyük bir trajediyi ortaya koyuyor. Bugün Çorum olaylarına, Kahramanmaraş olaylarına, Sivas olaylarına dönüp baktığımız zaman çok iyi anlaşılabilmiş değil henüz.     20171130_172738 (3)       Bu alanda, bu Çorum olayları ilk kez mi edebiyata geçiriliyor? Bulunabilecek başka bir roman yok yani benim görebildiğim, en azından elime geçmiş olan bir belge, bilgi yok. Bununla ilgili gazete kupürlerine baktım, arşivlere girdim baktım, Çorum’daki halk kütüphanesini inceledim, o günün davalarına baktım ve inceledim, tanıkları dinledim, buradaki ulusal gazetelerin arşivlerine girdim ve benim bilmiş olduğum konularla birlikte bu işleri harmanladım. Benim bildiğim edebi bir eser, sanata dönüşmüş bir eser yok. Zaten bunun iyi tarafı da şu oldu bu romanı yazmakla ilgili. Biliyorsunuz bu tür acılar ve trajediler, toplumsal vakalar edebiyata dönüştüğü zaman çok kitlelere ulaşması daha kolay oluyor. Yani bu kitlelerin bunu anlaması ve özellikle genç nesillerin, bu yakın dönemde ne olduğuna dair meseleleri kavramasına ciddi bir ışık tutmuş oluyor ve aynı zamanda bu tür olayların tarihte kalıcılığını da artırıyor. Çünkü gazete kupürlerinde kalan bilgiler, arşivlerde öyle saklı duruyor ama şimdi bu binlerce insanın kütüphanesine, evine giriyor ve nesilden nesile aktarılacak bir toplu bilgiye dönüşüyor.   Türkiye toplumsal barışı kaybetti. Edebiyat, barış için ne yapabilir? Çok şey yapabilir. Edebiyat barış için çok şey yapabilir.   Özellikle halklar arasındaki barışın kalıcılığı için... Toplumun bağlarıdır edebiyat. Yani toplumsal barışın, yani Kürtlerle Türkleri birbirine bağlayan, Lazlarla ve başka, Ermenileri birbirine bağlayan bizim ortak türkülerimizdir, ağıtlarımızdır, şiirlerimizdir, törelerimizdir. Edebiyat burada en büyük köprülerden bir tanesidir. Biz edebiyatla birlikte ağlıyoruz, edebiyatla birlikte gülüyoruz. Bugün Kürtçe okunan bir türküye hepimiz gözyaşı döküyoruz, Kürtler de Türkçe okunan bir ağıda gözyaşı dökebiliyor. O nedenle bu bizim insan yanımızı birbirine bağlayan en büyük etkenlerden bir tanemizdir. Aksine edebiyatı daha fazla ortaya çıkartmalıyız ki bu kültür daha çok fazla iç içe girsin ve birbirini daha fazla anlayabilsin. O nedenle edebiyat kültürleri de, insanları da, halkları da birbirine bağlayacak en büyük etkenlerden bir tanesidir.   Peki okurlarımıza barış için bir mesajınız olacak mı? Türkiye’nin toplumsal barışı için? Valla Türkiye’de toplumsal barışa bugün ihtiyac olduğu kadar hiçbir dönemde olmadı, çok fazla yakıcı, bir toplumsal barışa ihtiyacı var Türkiye’nin ama ne yazık ki barış kavramından, barış ortamından her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor ve bu da Türkiye için, Türkiye’nin bir arada yaşaması, toplumların ve farklı kesimlerin bir arada yaşamasını sıkıntıya sokan bir etki yaratmaktadır. Gönüllü birliktelik ve özellikle Kürtler'in gönlünün kazanılarak bir arada olunması mutlaka sağlanması lazım. Yani bu toplumda, bu topraklar çok verimli topraklar. Hepimize yetecek kadar meyve, sebze, toprak, su, altyapı, üstyapı var. Bunu hep birlikte gerçekleştirebiliriz. Bunun için de birbirimizi anlamamız lazım. Zaten anlıyorduk bugüne kadar. Nereden çıktı bu karmaşa meseleleri. Bu bir demokrasi meselesi. Bu demokrasinin, hepimiz için demokrasi gerekli. Çorum’a da demokrasi gerekli, Diyarbakır’a da demokrasi gerekli. Bugün OHAL varsa bizi birbirimizden ayırmıyor ki yani Diyarbakır da bundan etkileniyor, İstanbul’daki insan da bundan etkileniyor. O nedenle toplumsal mücadeleyi bu tarafların birlikte verilmesi lazım. Barışa her gün olduğundan daha fazla bugün, daha çok fazla ihtiyacımız var.

Bu Yazıyı Yazdır