Yolsuzluk, o da ne?
Yozlaşma. Türk Dil Kurumu'nda "geri evrim", "yapının bozulması" anlamına geliyor. Bu, toplumlarda üç ayakta evriliyor: Rüşvet, hırsızlık, yolsuzluk! Bir yalancı, yalanlarıyla, yalan dolan sözleriyle bir halkı baştan çıkarabilir. Yalan dolan bilmeyen, hakikati arayan, ekmeklerini alın teriyle kazanan birilerinin ekmek paralarını çalabilir.
Geçtiğimiz hafta, “9 Aralık Uluslararası Yolsuzluklarla Mücadele Günü”ydü. Türkiye ve dünyanın gündeminde olan, her daim cereyan eden usulsüzlükler. Kamu gücünün, özel çıkar sağlamak amacıyla kötüye kullanılmasına yolsuzluk deniyor. Türk Ceza Kanunu’nda suç olarak düzenlenen rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma, yasadışı yoldan elde edilen kazancın (kara para) aklanması, dolandırıcılık, sahtecilik, zimmet, irtikâp gibi suçlar bu çerçevede ele alınıyor. Birleşmiş Milletler, eğitim, sağlık, adalet, demokrasi, refah ve kalkınmaya verdiği zararları göz önünde bulundurarak yolsuzluğa karşı küresel bir mücadele başlatmış durumda. Bu çerçevede 31 Ekim 2003 tarihinde Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi kabul edildi. Sözleşme kapsamında 9 Aralık'ın Uluslararası Yolsuzlukla Mücadele Günü olması da benimsendi. BM sözleşmesi Türkiye'de 24.05.2006 tarihli resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi. Türkiye ayrıca Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesi, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) Rüşvetle Mücadele Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmelere taraf. Türkiye'nin imzacısı olup uygulamadığı, bir uluslararası belge daha.
Türkiye’de yolsuzluk yeni bir şey değil, halkın yolsuzluk karşısındaki umarsızlığı da. 12 Eylül komutanlarından Tahsin Şahinkaya’nın F-16 ihalesinden 23 milyon dolar rüşvet aldığı iddiaları güzelce gömüldüyse, Türkiye’de cereyan eden neredeyse her büyük yolsuzluk dosyası aynı şekilde halının altına süpürüldü. Türkiye’de yolsuzluk yüzünden iktidardan düşen herhangi bir lidere rastlanmadı. Bugün olduğu gibi. Pişkince!
Yolsuzluğu umursamayan, rüşvet aldığı ortaya çıkan siyasetçisinden dahi utanç duymayan bir rejim düşünün. Şimdinin iktidarı, AKP hükümeti. 17-25 Aralık, Büyük Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu adıyla anılan ve başbakanlığını Tayyip Erdoğan’ın yaptığı 61. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin dört bakanı ile üç bakan çocuğunun dahil olduğu soruşturma dosyası, ülkenin en büyük yolsuzluk skandalının ortaya çıktığı 2015 kışıydı. Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın savcılık kararıyla ifadeye çağrıldığı ancak ifade vermeye bile gitmediği ve kısa bir süre sonra dosyanın kapatıldığı Türkiye’nin bu en büyük yolsuzluğu, “rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık” suçlarını içeren bir olaydı. Ortalığa dökülen rezalet, hukuk bürokrasisini alaşağı etmekle temizlenmeye çalışıldı. Dosyayı takip eden savcılar görevlerinden alındı. Skandala adı karışan dört bakan istifa etmek zorunda kalırken Erdoğan cumhurbaşkanı oldu.
AKP taraftarları 17-25 Aralık soruşturma ve gözaltılarını hala cemaat tarafından gerçekleştirilmek istenen bir “darbe” girişimi olarak nitelendiriyor. Aslında o zamanlardan, bugün yaşanan daha büyük skandalların üstü yalanlarla örtülmeye çalışılmış. Fakat hakikatin er geç ortaya çıkması gibi kötü bir huyu olduğunu unutarak.
Bugün tüm dünyanın izlediği Hakan Atilla Davası. Bu davada, Sarraf'ın iddia ettiği, eski Bakan Çağlayan'a verilen 45-50 milyon euro ve 7 milyon dolar rüşvet yanında, hediye ettiği 300 bin Franklık Patek Philippe marka saat neymiş ki! Bilal Erdoğan’ın sıfırlayamadığı paralar öyle dolup taşmış ki ta Birleşik Krallıklara bağlı Man Adasına kadar... Düşük vergileri nedeniyle bir "vergi cenneti”ne Erdoğan'ın eniştesi, dünürü, eski özel kalem müdürü ve oğlu tarafından on milyonlarca dolar aktarıldığını açıklayan Kılıçdaroğlu, bugün İçişleri Bakanı tarafından tehdit ediliyor. "Bittin sen!" denilerek, bir hukuk devletinden ziyade mafya devletinin söylemleriyle sindirilmeye çalışılıyor. Başbakan Binali Yıldırım'ın oğullarının adı, "Paradise Papers" olarak adlandırılan belgelerde yer alıyor. Başbakan 'araştırılsın' dedi. Önerge verildi. Reddedildi.
Bizdeki örneklerinden farklı olarak dünyada, üzerine atılan bir suçlama var ise yolsuzluk yapan kişi istifa ediyor. Kanada örneğinde olduğu gibi. Montreal Belediyesi'nde rüşvete göz yummakla suçlanan Başkan Gerald Tremblay istifa etti, “Bugüne kadar dürüstçe çalıştım. Artık halktan biri olarak yaşayacağım." diyerek. Japonya örneğinde; Japonya Ekonomi Bakanı Akira Amari, televizyonda yayınlanan bir haber programında rüşvet iddialarına karşılık "Bu iddiaların endişe ve şüpheye neden olmasından dolayı özür diliyorum. Parlamentonun bir üyesi olarak kamu güvenini zayıflatmaktan sorumlu hissediyorum. Görevimden bugün itibarıyla istifa ediyorum" diyor. Türkiye'deki gibi pişkince davranmıyorlar. Çünkü eninde sonunda kaçamayacakları bir yargının varlığından haberdarlar.
Yargının bağımsız olduğu bir ülkede yolsuzluk skandalları, yargının zayıf olduğu ülkelere oranla daha az. Tıpkı Finn Heinrich’in dediği gibi, sosyal adaletsizlik ve yolsuzluk arasında yakın bir bağ var: “Bu iki unsur âdeta el ele vermiş durumda. Sonuçta ortaya şeytanî bir döngü çıkıyor: Sosyal adaletsizlik arttıkça yolsuzluk artıyor; yolsuzluk arttıkça sosyal adaletsizlik daha da artıyor." Türkiye’de bu tarif ve bu unsurlar yerini, anlamını buluyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Gelir ve Yaşam Koşulları 2016'yı yayınladı. Türkiye'de, 2015 yılında, zengin ile fakir arasındaki gelir dağılımı uçurumu daha da arttı. En yüksek gelir grubunun toplam gelirden aldığı pay yüzde 46,5'e yükselirken en düşük gelire sahip yüzde 20'lik grubun aldığı pay yüzde 6.1'e kadar düştü. Türkiye'de nüfusun yüzde 15'i de yoksulluk sınırının altında yaşıyor. “Hane”den alınan, “Hanedan”a veriliyor. İşçi ve memur fakirleşiyor.
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! (Tevfik Fikret)