Bu Yazıyı Yazdır

İtiraz edenin darbeciden farkı yoktur!
Kendilerinden başka herkesi hücrelere hapsetmek, bütün bir hayatı cezaevine dönüştürerek hayattan, umutlarından tecrit ettirmek isteyen, insanı insana kırdıran, bir de bunu kanun hükmüne bağlayan bir iktidar düşünün.   Türkiye Cumhuriyeti'nin temel felsefesine ve kuruluş ilkelerine bütünüyle karşı olan iki dinci yapılanmanın erk kavgası sonucu olarak 15 Temmuz 2016'da, akıllarda birçok soru işareti bırakan "darbe girişimi" meydana geldi. "Allah'ın bir lütfu", "Peygamber" benzetmeleri ile ılımlı İslam adı altında, OHAL ilan edilerek sadece darbeciler değil, tüm muhalif güçler baskı altına alındı. OHAL koşulları adı altında yapılan "mühürsüz" referandumla ülkenin yönetim sistemi değiştirildi ve yetki tek bir kişinin elinde toplandı. Elbette, olağanüstü hal kapsamında çıkarılan KHK'lar yozluk ve sığlık girdabında her zamanki gibi Cumhuriyet'in temel felsefinden kopuk, hukuki bağlamlara tamamen aykırı olarak düzenlenmeye devam ediliyor. Demokratik devletlerde işleyen kuvvetler ayrılığına dayalı bir hukuk devleti olmaktan çıkıp "reisçilik" ile işleyen devlete dönüştürülmekte.   O kareyi hatırlarsınız. Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ın, 30 Ağustos resepsiyonunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı selamlarken ‘eğildiği’ fotoğraf. Her ne kadar manipüle edildiğinden bahsedilse de fotoğraf açık. İşte o meşhur fotoğraf, yargının bağımsız olmadığını, tarafsızlığa gem vurulan Türkiye adına umut kırıcılığı yansıtıyor. Hukukun, iktidar önündeki vaziyetine 30 Ağustos 2017 resepsiyonundan aşikarız. 2018 yılına günler kala, 24 Aralık 2017 tarihinde 696 sayılı KHK, Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yaratılmak istenen rejim, bu KHK ile resmedilmiş gibi. Hukuktan tamamiyle uzaklaşmış, baskıcı ve otoriter, denetimden azledilmiş bir tek adam rejimi. Teoriden pratiğe, gerçekçiliğe sürükleniyoruz.   Bu KHK'da en çarpıcı düzenleme, Türkiye'yi iç savaşın eşiğine getirecek olan yargı muafiyeti! 121. maddede “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır” denilirken, ilgili maddede bu isimlerin hukuki, adli, idari, mali ve cezai sorumluluğu olmayacağı belirtiliyor. Hukuka ve Anayasa'ya aykırı bir hüküm, yok hükmündedir. Yani böyle bir karar yok hükmünde. Anayasa'nın ve Türk Ceza Kanunu'nun suç ve cezada kanunilik ilkesi ile bağdaşmaz. Anasaya'da affın nasıl olacağı tanımlanıyor. Af yetkisi meclise aittir. (AY mad. 87 ve mad. 104) Dolayısıyla, OHAL KHK'sı ile Anayasa'ya aykırı olarak af niteliğinde bir düzenleme yapmak yasaktır ve bu yasak emredici nitelikte.   Olağanüstü durum bittiğinde, hukuk devletine dönüldüğünde hiçbir mahkeme bu düzenlemeye dayanarak bir karar veremez ve hatta bu düzenlemeyi yapanların yargılanması gerekir.  Hans Frank; Nazi Almanya'sında hukuki tüm işlemler onun elinden geçti, Nürnberg Mahkemesi'nde yargılandı. Bu hukuksuzlukları işleyenlerin eninde sonunda yargılanacağı açık. Hukukçular ve yurttaşlar bu uygulamayı hiçbir şekilde kabul etmez. İnsanın en temel hakkı olan, ulusal ve uluslararası belgelerde yer alan, "haysiyetli yaşam hakkı" hiçbir şekilde yargı muafiyeti adı altında yok sayılamaz. Hukuk devletlerinde, bu temel hakkı koruma görevi devletindir. Devlet eğer bu görevini imha ediyorsa kendini de imha etmiş konuma gelir. Hukuk devletlerinde, yargıçlar darbeci-terörist ayrımını yapar. Kabile devletlerinde, Başbakan sıfatıyla biri çıkıp "KHK'ya itiraz edenlerin darbecilerden farkı yoktur" diyerek yargıçların da görevini üstlenir. Neden? Baskı altına aldıkları, bağımsızlıklarından men ettikleri cübbe giyen sıfatsızlar bıraktıkları için.   2018 yılının, bizlere huzur, barış, adalet getirmesi dileğiyle. İyi yıllar dilerim.

Bu Yazıyı Yazdır