Bu Yazıyı Yazdır

Kamber Saygılı: İşçi sınıfımız barışa el uzatma noktasında çok ciddi zafiyet içinde
Kamber Saygılı Türkiye’nin önde gelen sendikacılarından biri. Sendikacılığı bir masa başı işi olarak algılamayıp, sokakta, sınıf mücadelesinin içinde, işçi direniş çadırlarında sürdürüyor. Doğal olarak politikanın da içinde Kamber Saygılı. Bir sosyalist. Kamber Saygılı mücadelesiyle sendikacılıkta yönetici olarak da önemli görevler üstlendi. Limter İş Sendikası Genel Başkanı olan Kamber Saygılı bir yandan da DİSK’in yönetim kurulunda yer alıyor. 1 Mayıs öncesinde Kamber Saygılı ile buluştum ve kendisine hem işçi sınıfının durumunu hem de 1 Mayıs’ı sordum: DSC_0599  Öncelikle bizi kırmadığınız için, buraya geldiğiniz için teşekkür ederiz. Biliyoruz ki 1 Mayıs için hazırlıklar içerisindesiniz. Türkiye toplumu 1 Mayıs’ta işçi sınıfından neler bekliyor? Şöyle söyleyelim; işçi sınıfı, Kürtler, Aleviler ve ezilenler bu 1 Mayıs’tan ne bekliyor şeklinde yapalım soruyu. Şimdi şöyle söyleyeyim; tabii ki biz bu 1 Mayıs’a bir tarafta savaş, yıkım, kaos ve aynı zamanda da özellikle Kürt halkımızın görkemli bir direniş sergilediği, aynı zamanda da işçilerin grevlerinin, direnişlerinin olduğu ve aynı zamanda da doğa katliamına karşı mücadelenin olmuş olduğu, yapıldığı bir süreçte 1 Mayıs’a giriyoruz. Tabii ki, hükümetin işçi sınıfına, ezilenlere, özellikle de Kürt halkımıza yönelik çökertme, göçertme ve aynı zamanda da bir irade kırılması yaşatmaya çalışmış olduğu bir süreçten geçiyoruz. Dolayısıyla tüm saymış olduğum ezilenlerin bu 2016 1 Mayıs’ında beklentisi... Hükümetten doğru, devletten doğru çok büyük beklentileri yok. Çünkü bir taraftan çok açık savaş söz konusu. Yani Kürt halkına karşı bir savaş açılmış. Alevi halkına, Alevi inancından olan emekçilere büyük göçertme saldırısı söz konusu. İşçi sınıfına ve emekçilere ise yani özel istihdam bürolarıyla, kıdem tazminatlarının gaspıyla, taşeronlanmış sistemde iş cinayetleriyle adı konulmamış bir savaş söz konusu. Şimdi burada bizim ihtiyacımız, tabii ki saymış olduğum kesimlerin ihtiyacı esasen bu saldırılara 2016’nın bir birleşik cephe kurulmasına hizmet etmesini, en azından böyle bir birleşik cephenin sermaye ve hükümete karşı kurulmasına hizmet etmesinin en büyük temenni ve dileklerimizden olduğunu düşünüyorum. Tabii ki 1 Mayıs’ta taleplerimiz açık ve ortada.   Peki, işçi sınıfının şu andaki en önemli sorunu nedir?   İşçi sınıfının en önemli sorunu şudur; zaten yani çok böyle var olan, kıytırıktan yasaların bile yaşama geçirilmediği ve aynı zamanda yeni saldırılarla, yeni paketlerle yani hükümetin o patronlarının yeni paketleriyle artık eski çalışma yaşamını tamamen ortadan kaldırılabilecek bir saldırı ile karşı karşıyayız. Çünkü özel istihdam büroları yani o kiralık işçi büroları dediğimiz büroların açılması demek, hayata geçmesi demek aynı zamanda biz buna taşeronluk sistemini de ekleyelim; aynı zamanda buna kıdem tazminatlarının gaspını da eklediğimiz zaman esasen çalışma yaşamı diye bir şey ortada kalmıyor. İşçinin, iş seçme hakkı ortadan kalkıyor, patron seçme hakkı ortadan kalkıyor, hatta taşeron seçme hakkı ortadan kalkıyor. Kiralık işçi büroları dediğimiz, eskiden köle pazarlarıydı bunlar... Dolayısıyla işçiler patronların ve hükümetlerin çok ciddi saldırısı altında 2016 1 Mayıs’ına hazırlanıyor ya da giriyor diyelim. Çok kapsamlı, çok ciddi saldırılarla karşı karşıya yani işçi sınıfı. Sizce Türkiye’de işçi sınıfı barış taleplerini yeteri kadar sahiplendi mi? Şimdi ben öncelikle şöyle söyleyeyim; en azından inandığım şey şu. Ben doğuda güneş doğmadığı koşullarda batıda şafağın atmayacağını, sabahın olmayacağını düşünüyorum. Yani eğer bu barışı kazanamadığımız koşullarda, savaşı durduramadığımız koşullarda batıda işçi sınıfına yönelik saldırılar çok ciddi bir şekilde artacaktır. İşçi sınıfı bu zamana kadar kazanmış oldukları hakları kaybetmekle karşı karşıya. İş cinayetleri devam edecektir. Açlık sınırı altında yaşamaya devam edecektir. Dolayısıyla yani barışın kazanılması savaşın durdurulması aynı zamanda batıda işçi sınıfının hem nefes alması hem de kendi hakları doğrultusunda, kendi hakları için ya da kazanılmış haklarını koruyup daha iyi koşullarda çalışması ve yaşaması için mutlaka barışın kazanılması gerekiyor. Ancak işçi sınıfımız barışa el uzatma noktasında çok ciddi zafiyet noktasındadır. Ben de onu diyecektim. Tam barıştan söz etmişken batıdaki işçi sınıfı Kürdistan’daki barışa nasıl el verebilir? Şimdi şöyle yani işçi sınıfı şöyle söyleyeyim; özellikle 12 Eylül’den sonra hem 12 Eylülcülerin saldırısına, hem de sendika bürokrasisi eliyle işçi sınıfı yani kendi sorunlarına sahip çıkma noktasında çok ciddi gerilemeler yaşadı. Savaş işçi sınıfını tamamen yani savaş ve aynı zamanda tabii Kürt halkının çok daha talepleri karşısında devlet tek kale oynadı ve batıdaki işçi ve emekçileri şovenizmle zehirledi. Tabii bunda sendikaların da çok büyük rolü var. İşçi sınıfı barışa her zaman mesafeli durdu. Aynı zamanda mesafeli durarak bir anlamda da savaşın, savaş politikasının yanında yer aldı ve bu kendisine şöyle döndü. Bu aynı zamanda kendi hakları için de mücadele etmesinin önüne geçti. Çünkü yani bu durum devletle yapılan propagandanın etkisiyle devlet bölündü, memleket bölünecek. Dolayısıyla kendi sorunlarını unutarak savaş politikasının arkasında dizilme durumuyla karşı karşıya kaldı. Dolayısıyla da işçi sınıfı bir bütün olarak gövdesiyle barışın yanında durmadı. Aynı zamanda da devletin, hükümetin savaş politikasının devam etmesini de sağladı. DSC_0593 Burada sendikaların da zaafı var mı? Şimdi, sendikaların çok büyük bir zaafı var. DİSK’i biraz bu işin dışında tutmakta yarar var. Çünkü DİSK konfederasyon olarak hep barışın yanında yer aldı. Aynı zamanda da bugün DİSK barışın yanında yer aldığından dolayı hem patronlar tarafından, hem de aynı zamanda TÜRK-İŞ gibi, HAK-İŞ gibi konfederasyonlar tarafından da barışın yanında yer aldığından dolayı PKK’nin yanında yer alıyor propagandasıyla işçiler konfederasyondan koparılmaya ve itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor. Bu hem savaşın böyle devam etmesinde, hem işçilerin savaş karşıtı bir tutum almamasında, hem de Kürt halkının uzatmış olduğu barış elini tutmamasında sendikaların birinci derecede sorumlu olduklarının, suçlu olduklarının altını çizmek gerekir diye düşünüyorum. Zaten konfederasyon olarak, işçi sınıfı olarak bu savaşın karşısında yer alıp, şovenizme karşı bir göğüs gerilmiş olsaydı ve aynı zamanda işçi sınıfına görevleri anlatılmış olsaydı, barışın yanında yer alması gerektiği noktasında bir tutum takınılmış olsaydı işçi sınıfı en azından bu durumda olmazdı diye düşünüyorum ve altını da çiziyorum. Dünyadaki işçi sınıfına baktığımızda hepsi sol eksenli sendikalara kayıtlı. Türkiye niye bu kadar “sağ”laştı? Demin anlattığınız şovenizmin bir etkisi olabilir mi?  Ee tabii şimdi şöyle söyleyelim; yani Türkiye’de biliyorsunuz 1980 öncesi çok ciddi bir işçi hareketi var. Bunu çeşitli şekillerde değerlendirebiliriz. Ama bu 12 Eylül’le beraber bir bıçak gibi kesiliyor. İşçi sınıfının hem vicdanını temsil eden, hem aynı zamanda bir anlamda iradesini temsil eden DİSK kapatıldı. Ve daha sonra tabii ki burada aynı zamanda TÜRK-İŞ gibi sendikaların da önü açılmış oldu. HAK-İŞ gibi sendikaların da önü açılmış oldu. Arkasından patlayan savaş, daha doğrusu Kürt halkının kendi kaderini belirleme noktasındaki atmış olduğu adım, tutum ve Türk Devleti’nin buna karşı açmış olduğu savaş noktasında sendikalar tam da savaşın yanında yer alma, konumlanma gibi bir pozisyon aldılar. Şöyle bir durum yaşandı; bu durumla beraber çok ciddi bir şovenizm rüzgarı estirildi ve bu şovenizm rüzgarı en çok da işçi sınıfını etkiledi. Tabii şunun da hemen altını çizmek lazım; bu geniş bir tartışma aslında ama nihayetinde artık yeni bir kuşak var. Yani savaş koşullarında ortaya çıkmış olan bir işçi kuşağı var. Dolayısıyla bu kuşak hem muhafazakar, hem de bu muhafazakarlığında aynı zamanda savaşın da çok ciddi rolü var. Sermayenin tek kale oynaması ve sermaye tek kale oynarken aynı zamanda HAK-İŞ ve TÜRK-İŞ gibi konfederasyonlar da tabii patronların yanında yer aldılar. Bu patronların saldırısı karşısında işçi sınıfımız yalnız kaldı ve abluka altına alındı, zehirlendi. Böyle bir durumla karşı karşıya kalındı. Biliyorsunuz ülkede bir çözüm süreci yaşandı, bir takım gelişmeler oldu. Bu çözüm süreci bittiği dönemde işçi sınıfı sokağa çıksaydı bir şeyler değişir miydi? Aslında bunun örnekleri var. Çözüm süreci ile birlikte, silahların susmasıyla birlikte aslında işçi ve emekçiler kendi dertleri için uğraşmaya başladılar ve kendi talepleri doğrultusunda mücadele gelişmeye başladı. Aynı zamanda barış talebi de biliyorsunuz batıda en azından çok ciddi bir anlam buldu, yankı buldu ve kabullenildi. Mesela metal sektöründeki işçi isyanlarını düşünecek olursak aslında savaşın durmasıyla beraber yani bu görüşmelerin başlamasıyla beraber oluşan bir durum. Evet, hakikaten o süreç yaşanmamış olsaydı... Çünkü metal işçileri aynı zamanda çok muhafazakardır, aynı zamanda sendikalar eliyle savaşın yanında yer alması sağlanmış ve böyle konumlanmışlardır. Aynı zamanda işte asker uğurlamalarında, asker cenazelerinde konfederasyonlar eliyle hep burada yer almışlar. Dolayısıyla yani çözüm süreci ile beraber işçiler kendi dertleriyle uğraşmış, kendi dertlerini, kendi sorunlarını çözme noktasında bir takım adımlar atmışlardır. Ama bu yarım kalmıştır. Bunu kısa süre içerisinde yani işçilerin kendiliğinden bu pozisyonlarını değiştirmek biraz zor. Bunu beklemek de zor. Ama dediğim gibi savaşın durduğu koşullarda aynı zamanda işçilerin de harekete geçeceğini hesap etmek gerekir diye düşünüyorum. Türkiye soluyla Kürt hareketinin yakınlaşması iki hareketi nasıl etkiler? Yani zaten Türkiye’de devrimci hareketiyle, Kürt özgürlük hareketi arasında birbiriyle kıyaslanmayacak kadar olumlu gelişmeler söz konusu. Fakat burada sorun şu; yani bu kirli savaş devam ettiği müddetçe, ki zaten hükümetin ve devletin bu konuda çok büyük bir ısrarı var. Çünkü savaş durduğu andan itibaren batıda da kendisine karşı çok ciddi ayaklanmaların, çok ciddi isyanların gelişebileceğini, ayakları altındaki toprağın kayacağını bildiklerinden dolayı bu savaşın devam etmesinde ısrar ediyorlar. Gezi'yi yaşadık biliyorsunuz. Şimdi sorun şu; Türkiye Devrimci Hareketi ile Kürt Özgürlük Hareketi’nin daha birleşik, daha kapsamlı, daha anlamlı ve değerli bir mücadele yürütmesi ve batıdan doğru ciddi bir aydınlanma faaliyeti yürütmesi, ısrarla yürütmesi ve bu savaşın önüne geçtiği koşullarda işçi sınıfının potansiyel anlamda ciddi bir değişikliğe yol açabileceğini düşünmek gerekir. Bu olmadığı koşullarda ben çok uzun süre işçi sınıfının devletin savaşının arkasında durmaya devam edeceğini düşünüyorum. Ama tabii ki böyle bir birleşik mücadelenin de şovenizmi ne kadar kırarsa, ne kadar kırıp aynı zamanda işçi sınıfına ne kadar ulaşabilirse, onları aydınlatabilirse o derecede de tabi ki durum değişikliği söz konusu olacaktır. DSC_0592 Yaklaşan bu 1 Mayıs için sizce Taksim’de ısrar edilmesi doğru mu?   Taksim’i öyle sıradan bir alan gibi görmemek gerekiyor. Yani Taksim 1 Mayıs gibi tarihseldir, politiktir, aynı zamanda da ideolojiktir. Yani böyle bir durum söz konusu. Burada soruyu şöyle sormak lazım: Taksim’in 1 Mayıs ile ilişkisi ne? Şimdi bir kere 1 Mayıs’ın kutlanmasında iradesini koyması gerekenler, 1 Mayıs’ın nerede kutlanması gerektiğine karar verecek olanlar işçi sınıfıdır, emekçilerdir ve onların emek örgütleridir. Burada devletin şu veya bu şekilde yer belirleme hakkı söz konusu değildir. Diğer bir şey de şudur: Şimdi işçi sınıfı kurtuluşa giderken, kurtuluşuna giderken aynı zamanda alanları ve en büyük alanları zapt ederek gidecektir. Dolayısıyla şimdi şöyle de düşünelim. 1924... 1 Mayıs kutlanmış. 1925... Takrir-i Sükun yasasıyla yani aynı zamanda Şeyh Said isyanı dönemi... Yasaklanmış. 1935’te “çiçek böcek bayramı” ilan edilmiş. Ama 1976’da kitlesel olarak kutlandığı yer Kartal meydanı değil, Kadıköy meydanı da değil. Taksim! Demek ki; burada bir Taksim’in yerini koymak lazım. Taksim niye böyledir? Çünkü işçi sınıfı da taleplerini bütün ezilenlere duyurmak, bütün dünyaya duyurmak için en yüksek tepelere, en yüksek alanlara kendisini konumlandırır. Dolayısıyla Taksim’in böyle bir anlam ve değeri var. 1977 1 Mayıs’ı katliamla sonuçlandı. 1977 1 Mayıs’ı kana bulanmasına rağmen, 1978 1 Mayıs’ı Kadıköy’de kutlayalım dememişlerdir. Israrla 1978 1 Mayıs’ı da Taksim’de kutlanmıştır. Dolayısıyla bu anlamıyla bir kere Taksim’in aynı zamanda 1 Mayıs’la ilişki kurduğumuzda tarihsel bir anlamı ve değeri vardır. Bugünkü durumda durum tam şudur: Bugün hem çökertme, hem göçertme, hem de irade kırma... Yani saray herkesin iradesini kırmaya çalışıyor, aynı zamanda nereden kazanacaklarını biliyorlar. İrade kırma ile kazanacaklarını biliyorlar. Biz 12 Eylülleri gördük. 12 Eylül’de biz Türkiye devrimci hareketi fiziken yenilmeden önce psikolojik olarak yenildi. İradesi kırıldı. İradesi kırıldıktan sonra da çok kısa süre içerisinde fiziken de yenildi. Şimdi burada “1 Mayıs’ta Taksim’i vermeyeceğiz” diyor. Kadıköy’ü de vermiyor. En azından Kadıköy’ün de 1 Mayıs’la tarihsel ilişkisi var. Öldürülen arkadaşlarımız var. Buradaki sorun şu; bu süreçte sarayın iradesine karşı bir irade ortaya koyacak mıyız, koymayacak mıyız? “Biz senin iradeni tanımıyoruz!” diyecek miyiz, demeyecek miyiz? Bakın... Yani her zaman böyle mi olması gerekiyor? Her zaman böyle olması gerekmiyor. Ama bugün işçi sınıfı ve ezilenlerin, aynı zamanda Kürt halkının batıdan doğru sarayın iradesine karşı “Ben senin iradeni tanımıyorum” deyip Taksim’in ortasında ve değerli olduğunu düşünüyorum. Bu izni alabildiniz mi? Bu izni vermediler. Bakırköy olarak belirlendi. Bu bile aslında gerilemedir. İşçi sınıfı adına mı? Tabii ki işçi sınıfı adına. Yani 1 Mayıs’ın nerde kutlanacağı noktasında bu bizi Taksim’den atıştır. Bu bir irade kırılmasıdır. Ama burada önemli olan şöyle bir durumla karşı karşıyayız. Burada bir birleşik iradenin ortaya çıkartılması, bölünüp parçalanmadan önümüzdeki süreçte de tekrar ciddi bir irade, devrimci bir irade, işçi sınıfının iradesini tekrar ortaya çıkarmak bakımından bugün birleşik bir şekilde, ortak bir şekilde kutlamanın anlamı ve değeri de vardır. Çünkü bir tarafta Taksim’de ısrar var. Ama öbür tarafta “Bu sene Taksim olmasın, bir başka taraf olsun” var. Çünkü bombaların, şunların, bunların patlaması aynı zamanda kitleleri sokaktan atmıştır. Sokağa karşı bir güvensizlik vardır. Dolayısıyla Taksim olmadığı koşullarda Bakırköy'de olsa burada birleşik bir şekilde kutlamanın gelecek açısından önemli bir şey olacağını da düşünmekteyim. Bu demektir ki Bakırköy’de kutlayacaksınız. Evet. Öyle görünüyor. Peki. son olarak okurlarımıza 1 Mayıs mesajı olarak ne söylemek istersiniz? Yani şöyle söylemek isterim; şimdi yani bu süreç bir tarafta dediğim gibi yani Kürdistan yağmalanıyor, yakılıp yıkılıyor. Ama ciddi bir şekilde de görkemli de bir direniş söz konusu. Batıda işçi sınıfı, emekçiler, ezilenler kuşatılma altına alınıyor saray eliyle. Aynı zamanda IŞİD eliyle patlatılan bombalarla sokaktan atılmaya çalışılıyor. İşçi ve emekçilerin sokaktaki iradesi kırıldığı koşullarda, sokağa çıkamadığı koşullarda birçok haklarının da aynı zamanda, zaman içerisinde gasp edileceğini ve sarayın iradesinin daha güçlü bir hale geleceğini, haklarımızı kaybedeceğimizi hesap ederek 2016 1 Mayıs’ına kitlesel katılım önemlidir, değerlidir. Çünkü 2016 1 Mayıs’ından sonra en azından buradaki kitleselliğimiz, militan duruşumuz daha sonraki süreçlerde egemenlere karşı ve aynı zamanda hiç kimsenin iradesini tanımayan, kendisinden başkasını ötekileştiren saraya karşı mücadelenin gelişmesi noktasında da çok büyük bir katkı sunacağını düşünüyorum. Bombalara rağmen, sokağı terörize etmelerine rağmen, psikolojik savaşlarına rağmen 1 Mayıs’ta alanlarda olmak gerekir diye düşünüyorum. İstanbul’da alanlarda olmak gerekir diye de bitirmek isterim. Çok teşekkür ederim. Rica ederim. Siz de sağolun.

Bu Yazıyı Yazdır