Tarhan Erdem, Türkiye siyasetini en yakından takip eden bir isim. Aslında kendisi de bir siyasetçi. 1953 yılında üye olduğu CHP içinde milletvekilliğinin yanı sıra bakanlık yaptı, partinin genel sekreteri oldu. Uzun bir süredir de kurucusu ve sahibi olduğu KONDA araştırma şirketi ile Türkiye siyasetinin gündemini etkiliyor.
Tarhan Erdem, kısa bir süre önce eski milletvekilleri ve aydınların kurduğu Diyalog Grubu'na katıldı. Kendisiyle buluştum ve hem Türkiye siyasetinin gidişatını nasıl değerlendirdiğini sordum hem de Diyalog Grubu'ndan beklentisini:
Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.
Estağfurullah.
Siz Türkiye’nin her şeyini bilen bir insansınız. Gerek tespitleriniz, yorumlarınız; gerekse araştırmalarınız Türkiye siyasetini takip eden herkes tarafından yakından izleniyor. Biz de bu sizin Diyalog Grubu ile ilgili yeni çalışmalarınızı da biliyoruz. Ziya Halis de sizden çok söz etti. “Mutlaka Tarhan Bey’le röportaj yapın” dedi. İsterseniz hemen başlayalım. Türkiye’nin gidişatını nasıl görüyorsunuz? Nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye nereye gidiyor?
Tabii, bu çok genel bir soru bu. Eğer uzun vadeli bakarsak meseleye bugünkü çıkmaz sokakları veya zorlukları, halkın karşılaştığı güçlükleri çözer geçeriz. Belli bir süre sonra da yine feraha ve demokrasiye kavuşur Türkiye. Bugünkü durum geleceği tayin etmez. Bugünkü durum geleceği ertelemek istiyor hatta yok saymak istiyor. Ama böyle olmayacaktır. Benim kanaatim fazla uzamayacak bir dönem sonunda Türkiye eskisinden daha serbest evrensel demokrasiye kavuşacaktır.
Bugünkü iktidarla bu mümkün mü sizce?
Bugünkü iktidarla tabii mümkün değil. Gayet tabii bu fikrini değiştirebilir, kendi içinde bir çözüm bulur. En doğrusu da odur aslında ama netice itibariyle bundan sonra benim serbest demokratik idare dediğim idare, bugünkü idare değildir. Bugünkü idare bunu yapmaz, yapmak istemez.
Yakın tarihte bir seçim olacak mı sizce?
Sayın Cumhurbaşkanı her ihtimale karşı hazırlık yapıyor. Ona göre tedbirler alıyor, ona göre konuşuyor. Ama ben bu yıl, 2016 yılında seçim olacağını sanmıyorum.
Biraz CHP’yi konuşalım. CHP’nin şu an hükümete yakın durması, muhalefetin gereğini yapmaması... Bunları neye bağlıyorsunuz? CHP bu süreçte nasıl davranmalıydı?
Ama onlar hep farklı farklı şeyler. İlk sorunuzdan başlayalım. Bugünkü CHP durumu... CHP ne tek parti zamanındaki, ne de çok partili zamana geçilen 1950 ile 1972 arasında; ki o ayrı bir dönemdir CHP için, hatta 1972’den 1992’ye kadarki dönemde ne yönetim bakımından, ne felsefesi bakımından, ne yapmak istedikleri ve halka söyledikleri bakımından bugünle bir ilgisi yok. Bugün, günlük olarak çıkan olaylara göre kendi bilebildikleri kadarıyla çözümler ürettiklerini sanıyorlar ve partiyi ona göre yönetiyorlar. Aslında maalesef CHP tarihinin en kötü, en tutarsız dönemini yaşıyor. Bu şekilde hiç bir şey yapamaz. Söylediklerinin hiç birine ulaşamaz.
Peki, ikinci sorum: CHP bu süreçte nasıl davrandı ve nasıl davranmalıydı? Özellikle de bu HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıkları konusunda... Bundan sonra nasıl davranmalı?
Yani bunlar artık bilinen şeyler. Bir parti “Anayasa’ya aykırı ama biz evet diyeceğiz" deyince zaten ipler koptu. Hiç söylenecek bir şey yok. Önce “Anayasa’ya aykırı ama biz evet diyeceğiz” sonra da “Eğer halk oyuna gidilseydi halk kutuplaşırdı” dediler.
Gerçekten öyle bir şey olabilir miydi?
Efendim, eğer kutuplaşıyorsa, ki bence 2007’den bugüne kadar kutuplaşma hızla yükselmiştir, bunun için halk oyuna gerek yok. Halkın kutuplaşmasının sebebi, demokrasi dışı davranışlarla Türkiye’nin yönetimine karşı çıkan gruplar arasında oluyor. Kutuplaşma demek sertleşme, karşı tarafın fikrini hiçbir tartışma yapmadan reddetmek manasındadır. Bu halk oylaması olsa da olur veya olmaz. Yani halk oylaması olmuyor diye kimse fikrini söylemekten vazgeçmiyor. Veya yarın halk oylaması olursa eğer, fikirler birdenbire ortaya atılmış olmayacak. Yani bunlar bence anlamsız, üzerinde fazla düşünülmemiş fikirler. Halk oylamasıyla halkın, bir halk içindeki fikir hareketlerinin değişeceğini varsaymanın siyaset bilimiyle ne kadar bağdaşacağını bilemiyorum. Ben bağdaşmayacağını düşünüyorum. Yanlış düşünüyorlar. CHP ile hiç bir şey olmaz.
Son dönemde Sayın Fikri Sağlar da Anayasa Mahkemesine başvuracağını ve 110 tane milletvekilinden imza toplayacağını söyledi. Bulabilir mi bu kadar imzayı?
Bulabilirse çok memnun olurum. Ama CHP’nin lideri direniyor. “Olmaz” diyor.
“Atarım” diyor.
“Atarım” diyor. Neden atar? Anayasa Mahkemesi’ne müracaat etmek bir siyasi suç olabilir mi? Ama atılır. Çünkü Türkiye’de parti içi demokrasi yoktur. Yalnız CHP’de değil, AKP’de de yoktur, MHP’de de yoktur, HDP’de de yoktur maalesef. HDP tam göstermiyor bunu ama orada da parti içi demokrasi nedir diye konuşursak birçok şey söylenebilir. Çok ortaya çıkmış olan kısmını söyleyelim. MHP’de durumun ne kadar facia olduğu, siyasi ilişkilerin özgür yaşamla, özgür fikir hayatıyla ilgisi olmadığı son olayda belli oldu. Yani yalnızca CHP için söylemiyorum. Bugün Meclis’te olan 3 parti de de çok açık vaziyette demokrasi yoktur. Demokrasi, örgütün üyelerin tabii bunların hepsi tanımlı olmak şartıyla fikirlerini rahatça konuşabilmeleri ve hareketlerini eşit haklarla yürütebilmeleri demektir. Böyle bir şey yok Türkiye’de. 1950 ile 1976-77 senelerinin arasında geçen dönem içinde şahsa bağlı demokratik yönetim CHP içinde olmuştur. Ondan sonra o dönemde diğer partiler de CHP’ye bakarak kendi içlerindeki ilişkilerini oldukça demokratik yönetmişlerdir. Bunun dışında 1980'den sonra hiç değil ama kısmen SODEP ve SHP zamanında oldukça demokrat davranmıştır liderler. Ama bu kurumlaşıp yazılı hale gelmemiştir. Yazılı hale gelmediği için de maalesef Deniz Baykal ve şimdiki liderleri aynı kuralları devam ettiriyor. Böyle insan yönetimi olur mu? Hele AKP’de lider, bir başbakan halka karşı bir vaatte bulunuyor. “Doğrusu şudur bu fikrin” diyor. O akşam Cumhurbaşkanı “Hayır, öyle değil, böyledir” diyor. O başbakan da ertesi gün “bunun söylediği doğrudur” diyor. Bunun demokrasiyle, ciddi yönetimle alakası yok. Bakkal dükkanında bile böyle olmaz. Bakkal çırağının müşteriye yanlış söylediği bir şeyi örter. Diyelim ki müşteri "bu nerenin peyniri" demişse, çırak da "Tekirdağ peyniri" demişse, halbuki o Bolu’nun peyniri ise, bakkal der ki; "bundan evvelki Tekirdağ peyniriydi. Bu dün geldi. Onun da geldiğinden haberi yok." Ama bu direkt söylüyor. Böyle bir şey bu. Yönetim falan değil bu. Bugün Türkiye’de siyasi yönetim diye bir şey yok.
HDP’den konu açılmışken, HDP’nin şu andaki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
HDP’nin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz derken, halkın nasıl değerlendirdiğini mi soruyorsunuz yoksa benim mi?
Sizin efendim. Bir siyasetçi olarak.
Bence HDP böyle kısa bir röportaj içinde değerlendirilemez.
Özetlersek...
Özetlemeye çalışırsak başarabilir miyiz bilemiyorum. Tabii çok büyük baskı altında yaşadı kurulduğundan bugüne kadar HDP. Bir yandan PKK’nın baskısı altında yaşadı ve ona karşı gerçek yerini tespit edip, “Sen ne dersen de, ben buyum!” diyemedi. Beraber olabileceği fikirler ve eylemler vardı. Karşı çıkacağı eylemler vardı. Kaldı ki her gün “ben bununla beraberim” demesine gerek yok. HDP’nin kendi politikalarını, kendi kişiliğini ortaya koyması, onunla beraber olup olmadığını PKK’nın söylemesi gerekirdi. Halbuki, tersi oldu, doğrusu oldu. Önemli olan şu; HDP kendisini dışardan bakanların “HDP şudur” diyeceği kadar açık, sarih, parlak olarak tespit edemedi ve anlatamadı. Anlatamadı değil aslında. Tespit edemediği için anlatamadı. Anlatsaydı ne olurdu? Biz ne diyoruz mesela CHP için? “Halka bir şey söylemiyor.” Bu politikalarını söylemiyor demek. Politikalarını söylemiyor demek, politikası yok demek. Olsa söyler. Dolayısıyla HDP, lideriyle, lider kadrosuyla, örgütüyle çok iyi bir pozisyonda idi. Hâlâ iyi bir pozisyondadır. Ama bunun tek bir şartı var, ondan korkuyorlar. Bütün üyelerini eşit sayarak, eşit muamele yaparak, o üyelerin tespit ettiği insanları yönetime getirmek ve o yöneticileri her fikirden kademe kademe haberdar etmek, onların da fikirlerini alarak politika tayin etmek. Aslında Avrupa’da siyasi partiler böyle yönetilir.
Bunu göremiyorsunuz yani HDP’nin içerisinde?
HDP’de bu yok. Göremiyorum değil. Olsa görürüm. Yok. Ama şimdi aklınızdan belki var ama bu adam göremiyor diye geçiyordur. Ama öyle değil. Her üye eşit değil. Her üyeye eşit muamele yapılarak onun fikrine müracaat edilmiyor. Ayrıca her fikir için de müracaat edilmiyor. Avrupa’da bir lider, bir il başkanı, bir ilçe başkanı herhangi bir konu ortaya çıktığı zaman o ana kadar tam bir fikir yok ise üyeye haber vermeden ağzını açamaz. Ne demek istediğimi anlatabildim mi? Bu büronun ya da karşı binanın idaresinde yağmur yağıp da çatı akarsa ne yapılacağına bu binadakiler karar verirler. Ama ne yapılacağı belli değilse kiracılara sormadan bunun yöneticisi bir şey yapamaz. Eğer herhangi bir konuda partinin fikri yoksa, fikrini tespit etmemişse ne ilçe başkanı, ne il başkanı ne de partinin genel başkanı ağzını açıp da bir şey söyleyemez, söylememesi lazım. yangın bile çıksa “Ben parti başkanıyım. Teşkilatıma danışacağım” demesi lazım. Bunu söylemediği için partinin her konuda fikri belli değil. Belli olmayınca da "hadise çıktı ben söylüyorum" diyor. Acaba senin bütün partili üyelerinin o olayla ilgili fikri seninki gibi mi? Öyle varsayıyor. Onun için HDP kendini anlatamadı. Anlatamamasının sebebi anlatacağı politikaları yoktu. Olmamasının sebebi düşünememişti. Gerek duyulmuyor. Neden gerek duyulmuyor? Üyeler zannediyor ki, herhangi bir mesele çıkınca ben fikrimi söylerim ve kabul edilir. Ama partinin fikri o değil. Yani belki konuşulmuş olsa, tartışılmış olsa parti aynı fikri söyleyecekti. O başka... Tartışılmadan söylendiği zaman partinin fikri olmaz. Bütün dünyada demokratik partiler böyle yönetilir. Selahattin Bey şimdi zannediyor ki; Erdoğan böyle yapıyor, Kemal Kılıçdaroğlu böyle yapıyor, Devlet Bahçeli böyle yapıyor. Ben de böyle yapayım." Eee sen de böyle yaparsan, ben de sana aynı lafı söylerim.
Umarım bu söylediklerinizi HDP’li yetkililer dikkate alır.
Anladınız mı ne dediğimi?
Evet efendim, net olarak anlıyorum.
Yani onun için kendini anlatamadı HDP. PKK ile ne durumda olduğu hakkında her gün kendine göre bir şeyler söylemeye çalışıyor. CHP ile ilişkisi hakkında her gün kendine göre bir şeyler söylüyor. Erdoğan’la ilişkisi, partiyle ilişkisi, Anayasa ile ilişkisi, mahkemelerle ilişkisi... Bütün bunların hepsini teşkilatıyla tartışarak sonuca varması lazım. "O kadar zamanımız yok" diyebilirler. Ama zaman geçiyor ve yapamıyorsun. Bugün ne diyor herkes? PKK’ya karşı bir şey söylemiyor. Ne söylediğini, ne söylemediğini ben bilmiyorum. Beki de söylüyor.
Söylüyor. “Silahlar sussun” diyor, “demokratik mücadele” diyor.
Ama teşkilatın tümü ile konuşulmuş, ona uyulmadığı zaman ne yapılacağı tespit edilmiş bir fikir var mı ortada? Yok. Var mı, yok mu onu da bilemiyorum gerçi ben ama öyle bir şey duymadım. İstanbul teşkilatı toplandı veya Beyoğlu teşkilatı toplandı. “PKK’ya karşı şunu yapmamız lazım” dendi. Bu birleştirilip bir karar haline getirildi. Sonra da parti kararı haline getirildi. Böyle bir çalışma tarzı yok. Böyle bir tarz olmayınca Devlet Bahçeli’den farkınız kalmıyor.
Sizce çözüm sürecine dönmek mümkün mü?
Çözüm süreci Erdoğan’ın aklındaki bir mesele. Erdoğan istese Türkiye’de yarım saat sonra bir tek silah bile atılmaz.
Muhatap olarak kimi görür?
Efendim, muhataptan önce ne yapacağına karar vermesi lazım. o savaşı bitirmek istemiyor ki.
Biraz da Diyalog Grubu’ndan bahsedelim. 20 kişilik bir Diyalog Grubu kurdunuz ve siz de bu grubun önde gelenlerindensiniz. Bundan sonraki amacınız nedir?
Valla konuşuyoruz. Ben henüz amacı tespit edebilmiş değilim. Bugün de toplantı var. Gidip konuşacağız. Beni oluştuktan sonra davet ettiler. Henüz konuşulup karar verilmedi.
Öncelikli bir gündemi yok mu?
Var tabii de. Beni çağırdılar. “Ne yapacağız?” dedim. İki toplantıya katıldım. Henüz bir karar alamadık.
Yani daha zaman istiyor öyle mi?
Konuşurken dağıtmadan konuşursan karar verebilirsin. "Biz bunu konuşuyoruz o arada şunu da konuşalım" olmaz.
Sizin bir öneriniz oldu mu çalışma şekliyle ilgili?
Tabii ki söyledim. Ama şimdi "ben toplantıda şunu dedim" demek manasız olur. Konuşuluyor daha. Herkes bir şeyler söylüyor. Çok konu var, çok değişik fikirler var. Toplantı günü ortaya atılan o günün olayları var. Acele etmemek lazım.
Peki efendim, son olarak; siz Türkiye’nin en büyük araştırma şirketinin sahibisiniz. Kamuoyu araştırmaları Türkiye’nin geleceğine yönelik neye işaret ediyor?
Kamuoyu araştırmalarına dair bir şey diyemem ama benim kanaatim Türkiye’nin geleceğini bugünkü yaşadıklarımız tanımlamaz. Daha iyi olacak. Serbest demokratik hayata geçeceğiz muhakkak.
İnanıyor musunuz gerçekten buna?
Gayet tabii.
Ben biraz karamsarım bu konuda.
Peki o zaman röportajı ben ele alayım şimdi. Sen ne düşünüyorsun?
Bana göre Türkiye’nin geleceği Suriye’yle Irak’tan farksız olacak şiddet bu şekilde devam ederse. Ben öyle görüyorum.
Erdoğan bugün söylediklerini yapıyor. Onları devam ettirecek, sonuna kadar ulaştıracak bir zamanı bu Türkiye kendisine vermeyecek. Uluslararası da, halk da vermez. Halk yavaş yavaş anlıyor, görüyor.
Peki kolay kolay terk edip, vazgeçer mi?
Siyasi kararlarını bu düzeye getirmiş bir insanın kolay terk etmesi çok zor tabii. Ama hiçbir otoriter yönetim kendi rızasıyla terk etmemiştir.
Çok teşekkür ederim.
Rica ederim.
