Bu Yazıyı Yazdır

Sezin Öney: "Türkiye'de bir nüfus mühendisliği yaşanıyor"
Sezin Öney genç kuşak gazetecilerin en parlaklarından biri. Gazeteciliğini akademik çalışmalarıyla birleştiriyor. Dış politikayı da iç politika kadar biliyor. Ama bütün bunların yanı sıra barıştan yana saf tutması ve gazetecilik ilkelerine bağlı kalması onu daha da öne çıkarıyor. Sezin Öney siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanındaki çalışmalarında  Milliyetçilik Araştırmaları, Çatışma Çözümü ve Analizi ile Orta ve Doğu Avrupa ile Yahudi tarihi üzerine yoğunlaşıyor. Sezin Öney ile buluştum ve hem medyanın durumunu hem de çatışma sürecinde çözümü konuştum:  2016-06-25 15-18-02 (2) Sezin Hanım öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Ne demek, rica ederim. Siz gündemde olan gazetecilerden birisiniz. Gazeteciliği çok iyi bilen, daha doğrusu akademik bir gazetecisiniz. Sizinle röportaj yapmaktan keyif duyacağım. İlk sorumuzla başlayalım. Türkiye’de medyanın durumunu nasıl tarif edersiniz? Şimdi medyanın tabii üzerinde çok büyük baskı olmasının ötesinde yeni nesil yetişememesi çok büyük bir sorun. Çünkü ben bundan aşağı yukarı 15 yıl önce Milliyet’te gazeteciliğe başladığımda hakikaten bir anlamda bir tedrisat oluşuyordu. Ciddi bir gazetecilik kültürü vardı. Gazeteciliği iyi yapanlar vardı ve biz onlardan öğreniyorduk. Ama yeni nesilde mesela böyle bir şey söz konusu değil. Baskı olmasının ötesinde çok kaliteli ve değerli gazeteciler maalesef meslekten uzaklaşmak zorunda kalıyorlar. Bu kriz sonlanacaktır.  Ama biz bunun sıkıntısını daha uzun yıllar yaşayacağız bence. Bu dönemin etkileri öyle kolay kolay geçmeyecek. Yeniden iyi gazetecilerin mesleğe dönmeleri, kurumların yeniden organizsayonu gerekecek. Sonra gençler mesleğe başlayacak ve mesleğe geri dönenlerden bu mesleğin ilkeli olarak nasıl yapılacağını öğrenecek. İktidarın dejenere edici bir etkisi var mıdır gazeteciliğin üzerinde? Kuşkusuz tabii. Burada işte baktığımızda mesela Cumhurbaşkanı, gazetecilerle ilgili bir şey söyledikten sonra o gazetecinin aynı zamanda havuz medyası tarafından hedef gösterildiğini görüyoruz. Hatta kimi zaman yargı süreçlerine kadar uzanıyor iş. Gözaltılar, soruşturmalar. Dolayısıyla birebir bir bağlantı kesinlikle var. Hatta kimlerin tutuklanacağı, kimlerin işten atılacağı, cezalandırılacağı artık gazeteciler tarafından belirleniyor. Bu meslek hiçbir zaman farklı amaçlar için bu kadar çok kullanılmadı, istismar edilmedi. Birçok insanın hayatı karartıldı. Siz dış politikayı da iyi takip ediyorsunuz. Türkiye medyası ve basını üzerindeki baskılar dış dünyada nasıl değerlendiriliyor? Tabii uluslararası basın örgütleri bu konuları çok yakından takip ediyorlar. Günü gününe Türkiye’de neler olup bittiğini raporluyorlar. Kampanyalar yapmaya çalışıyorlar. Basın örgütleri açısından farkındalık gayet yüksek vaziyette. Onun ötesinde tabii uluslararası basında Türkiye hiç olmadığı kadar konu. Mesela Almanya basınında neredeyse her gün bir Türkiye haberi var. Daha önce bu böyle değildi. Fakat ne olup bitiyorsa, Türkiye’de bir şey yaşanıyorsa anında o Türkiye dışında da haber oluyor. Bence bu farkındalık, bir anlamda gazetecilerin de Türkiye’deki meslektaşlarıyla bir dayanışma hali var. Bu olumlu bir şey. Ama dünya politikası içinde olduğu krizlerden dolayı Türkiye’de olan bitene şu anda yeterince tepki vermiyor. Ama bence bu böyle gitmeyecek. Amerika’daki başkanlık seçimlerinden sonra, orada yeni bir başkanın seçilmesiyle, ki ben Hillary Clinton’un seçilmesini çok muhtemel görüyorum, bu politika değişecektir ve önümüzdeki bir yıl gibi bir zamanda Avrupa Birliği’nin kendi çalkantıları da devam edecektir. Ama ondan sonra ben dünyanın Türkiye’ye giderek politika olarak da daha fazla baskı uygulayacağını ve odaklanacağını düşünüyorum. 2016-06-25 15-21-30 Türkiye’nin önündeki seçenekler nelerdir? Türkiye’nin önündeki seçenekler derken aslında tek bir seçenek var. Er veya geç halk iradesini daha çok belli edecek. Bu kadar baskıcı, tek tipleştirici bir düzende yaşayamayacağını, yaşamak istemediğini ortaya koyacak. Bu çok farklı kesimlerden insanların birleşmesi, bir araya gelmesiyle muhakkak olacak. Er veya geç diyorum. Bu gerçekleşecek ama zamanını öngörebilmek mümkün değil. Çok kısa bir süreçte de bir depremle bu düzen değişebilir. Veyahut da uzun sürebilir. Uzun sürdükçe Türkiye’nin yüzleşmesi gereken enkazın boyutu da maalesef artacak. Daha çok insanın canı yanacak. Keşke işte bu 7 Haziran dönemindeki o büyük enerji daha iyi kullanılabilseydi. Türkiye’nin önüne daha önce de sandıklar geldi. Keşke orada da bir tepki ortaya koyulabilseydi. Maalesef 1 Kasım çok kötü bir dönüm noktası oldu. Çok ağır bedeller ödenmesine neden olacak bir dönemin başlamasına sebep oldu. Bundan bir şekilde çıkılacak. Sandıkla çıkılacağını pek ön göremiyorum. Halkın tepkisini daha çok kitlesel olarak ortaya koymasıyla herhalde dönem değişecek. Kısa sürede bu gerçekleşebilir mi? Halk hareketlerini öngörmek mümkün değil ne zaman nasıl bir tepki çıkar diye. Bakın işte Kobane döneminde birdenbire insanlar sokaklara döküldüler. Ama bütün bu kadar şehirler yakılıp yıkılırken, yerle bir edilirken, tarihte görülmemiş biçimde medeniyet merkezleri tamamen enkaz haline getirilirken insanlar bir şey yapamadılar. Dolayısıyla toplumun farklı kesimlerinde oluşan bu tepkilerin bir şekilde bir gün boşalacağını düşünüyorum. Deprem gibi aynı ne zaman olacağını bilemiyorsunuz. Muhakkak olacak. İstanbul depremi gibi. Ama ne zaman olacağı ve şiddeti meçhul. Böylesi bir tepkinin oluşması iktidarı şiddet politikalarını sürdüremez hale getirecektir. Biliyorsunuz Amasya Protokolü 2011 yılında kaldırıldı. Yeniden devreye girmesinin anlamı ne? Bir kere yaşananlar o kadar ağır ki askeri operasyonlar boyunca. Bir zırh isteniyor, yasal koruma isteniyor orası muhakkak. Ama onun ötesinde askerin bence siyasete bütün gücüyle geri dönüşüdür. Bir askeri idare döneminin aslında başlamasıdır. İvil idare üstesinden gelemediği bir durumu askere devrediyor. Kürt illerindeki ablukaların ve ölümlerin topluma etkisi ne oluyor? İşte onu da tam bence ölçemiyoruz şu an. Tam bir travma yaşanıyor. Bugünün siyasi aktörlerinin, aynı zamanda Kürtlerin arasından da siyasi aktörlerin, örgütün falan da okuyabilmesi çok zor. Siyasi bilimciler olarak bizler, ben bile nereye gideceğini kestiremeyeceğimiz bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum. Elimizde çok az veri var. Doğru düzgün gazetecilik yaptırılmadığı için çok az şey duyabiliyoruz. Bölgeye giden insanlardan, hala gazetecilik yapmaya çalışanlardan parça parça bir takım bilgiler geliyor ama çok daha geniş kapsamlı şeyler yapılamıyor. Mesela hendeklerin, barikatların ardındaki gençlerin seslerini biz ancak New York Times’in haberinden duyabildik. Halbuki onlarca, yüzlerce haber olması lazım ki; biz gerçekten bütün o çok boyutlu parçaları birleştirebilelim. Bir kere bu eksiklikten dolayı ön görebilmek çok zor. İkincisi Türkiye tarihinde daha önce yaşanmamış bir şeyden bahsediyoruz. Daha önce köyler boşaltıldı, çok büyük şiddet olayları yaşandı, insan hakları ihlalleri yaşandı. Ama daha önce ne Osmanlı tarihinde olmuş, ne Cumhuriyet tarihinde olmuş. Çok kötü şeyler yaşanmasına rağmen bu şiddette şehirlerin tamamen yıkıldığı, dümdüz edildiği bir zamanı biz yaşamadık. Dolayısıyla bunun sonuçlarının ne olacağını ön görmek de önümüzde bir model olmadığı için gerçekten çok zor. Bu habersizlik de bu işi daha da kötüleştiriyor. Hiç beklenmedik, herkesi şaşırtacak şeyler bu işin içinden çıkabilir. 2016-06-25 15-17-46 Gazetecilerin işi biliyoruz ki çok zor. Gazetecilerin bölgeye getirilmesi için neler yapılabilir? Haber Nöbeti iyi bir deneyimdi. Fakat işte öyle şeyleri sürdürebilmek gerçekten çok zor. Şu an zaten bölgedeki gazetecilerin kendileri haber yapmakta güçlük çekiyorlar. Gitmiş gelmişliği, bilgisi olsa dahi bölgeye yabancı olan, sürekli orada olmayan insanların ister istemez yabancılıkları var tabi. Haber Nöbeti dayanışma olarak çok iyiydi. İyi haber ve farklı haber yapılabilmesi için bu tarz bir sürü inisiyatife ihtiyaç var. Türkiye’nin zaten sorunu da bu. Sivil toplum ya da sivil inisiyatiflerin aslında belleri o kadar bükülmüş zaman içinde, o kadar çok baskıya uğramışlar ki; gelişebilmeleri ve bu tarz reflekslerin ortaya çıkabilmesi de güç oluyor. Türkiye yine bu konuda bir şeyler ortaya koyabiliyor. Bu çok önemli. Keşke çok daha fazla olsa. Zaten bugünlerin aşılabilmesi ancak bu tarz girişimlerin daha fazla olmasıyla mümkün olacak. Bölgedeki çatışmalardan çözüm sürecine dönüş sizce nasıl mümkün olur? Çözüm sürecine elbette muhakkak dönülecek. Ama ben bunun kısa vadede olabileceğini düşünmüyorum. Yani bugünkü hükümet, iktidar o kadar boğazına kadar bir savaş politikasının içine battı ki, bundan geri adım atabilmek çok zor. Giderek milliyetçi oylara daha fazla bağımlı hale geliyorlar. Dolayısıyla mesela mısır konusunda, İsrail politikası konusunda dönüşler yapılabiliyor. Ama Türkiye’nin kendi içindeki bu kadar çok kısa sürede de yüzlerce insanın hatta binlerce insanın ölümünden bahsediyoruz. Binlerce insanın yerinden edildiği çatışma sürecinde birdenbire öyle bir dönüş yapamazsınız. Zaten Cumhurbaşkanı’nın kızının evlilik seçiminde de bir askeri üretim şirketinin sahibiyle akrabalık ilişkisine girilmesi falan da bu savaş politikasında ısrarcı olunacağı, zaten Erdoğan’ın söylemleri de, “Şehit kanı olmadan toprak kurudur” gibi sözleri ile bunun adeta ilelebet, daha onlarca yıl devam ettirilmeye çalışılacağını, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı sürdükçe hatta başkanlık sistemi de gelirse bu şekilde savaşın sürdürülmeye çalışılacağını söyleyebiliriz. Peki, nasıl bir müzakere gerekli? Nasıl bir müzakere geliştirilebilir? Nasıl bir müzakere başlayabilir? Şu veya bu şekilde siyasi aktörler geçici. Dolayısıyla yarın, öbür gün, öbür yıl, bir gün mutlaka bu aktörler artık yerlerinde olmayacaklar. Dolaysıyla gelecek nesiller asıl barış sürecini başlatacak. Asıl çatışmasızlık sürecini başlatacak. Bunlar çok uzak tarihler değil. Türkiye’nin üstündeki uluslararası baskının çok daha artacağını tahmin ediyorum. Onun ötesinde Batı dünyasından barışla ilgili baskının artması zaten söz konusu olacaktır. Ama bunun dışında da Türkiye’nin buna mecbur olduğunu düşünüyorum. Çünkü dünya tarihinde her yerde böyle olmuştur. Kolombiya örneğinde gördüğümüz gibi artık belli bir noktada ordular savaşmak istemiyorlar. Toplumda daha fazla çocuklarını ölüme yollamak istemiyorlar. Türkiye’de de bu mutlaka gelecek. Şu an şehit edebiyatı, bütün bu aşırı milliyetçi söylem 6 aydır, 1 yıldır tuttu belki. Ama bunun sürdürülebilmesi mümkün değil. Çünkü çok şiddetli bir söylemden bahsediyoruz. Dediğim gibi sürekli daha fazla kan kan kan gündeme geliyor ve insanlar buna belli bir noktada elbette ki “Dur” diyecekler. Zaten de öyle oldu. Daha önceki çözüm sürecinin başlıyor olması toplumun artık yeter noktasına gelmesiydi. Şimdi de propagandayla, şununla bununla falan algılar değiştirildi belki ama bunun çok uzun süre sürdürülebilmesi bu kadar sert bir şekilde başlandığı ve gittiği için bence mümkün değil. Demin Cumhurbaşkanı’nın “topraklar kanla sulanırsa vatandır” sözünü hatırlattınız. Peki, bu topraklar yeterince kanla beslenmedi mi? Yüzlerce insan, güvelik görevlisi öldürüldü. Öteki tarafta da binlerce Türkiye vatandaşının öldürüldüğü bir tablo. Arada da tabii siviller var. Bu korkunç bir bilanço. Düşünün ki işte daha önceki çatışma süreçlerinde onlarca insandan bahsediyorduk. Ama bu şiddette devam ederse birkaç yıl içinde Kürt solunun daha önceki onlarca yıldaki insan kaybı bilançosunu elimizde görmüş olacağız. O yüzden bu şekilde gidemez. Asker aileleri niye karşı çıkmıyor peki? Aslında çıkıyor, çıkmıyor değil. Albay Alkan vardı. Onun sesi çıkınca kendisi hakkında soruşturma süreci, hatta 5 yıla kadar hapsi isteniyor deniliyor. Var böyle sesler. Ama tabi bunların duyulmasına imkan verilmiyor. Şehit cenazeleri mesela son zamanlarda fazla televizyonda yayınlanmıyor veya çok kontrollü şekilde yayınlanıyorlar. En son işte bu CHP’nin mesela, Kemal Kılıçdaroğlu’nun şehit cenazelerinde bir hedef haline gelmesi de bir anlamda toplumda arka plandaki tepkiyi ve dikkatleri birazcık da başka yöne çekmek için. Kimse gidip asker ailelerine, annelerine ulaşıp da konuşmuyor ki, konuşamıyor ki. Onların da herhalde “Vatan sağolsun” gibi klişe laflar edildikten sonra ömür boyu geçmeyecek bir acıları var. Aslında o sesler yansıtılmak istenmiyor sadece bence. Kolombiya  deneyimini anlattınız ya. Orada bir şeyler oluyor. Orada farklı olan neydi? Orada farklı olan bölgesel olarak bütün Latin Amerika ülkelerinin, daha doğrusu büyük ülkelerin konuya müdahilliği söz konusu. Müzakerelerde yer aldılar. Ben Kolombiya örneğini Türkiye’ye tam uyarlasam şöyle bir şey olması lazım. İşte Yunanistan, İran, Suriye, Rusya vs hep beraber onların da garantörlüğünde Türkiye’de de Kandil’den bir komutanla Cumhurbaşkanı ya da işte başbakan beyaz gömlekler giyerek, aynı masaya oturuyorlar, el sıkışıyorlar. Bu tarz bir şey. Bizim şu an tahayyül dahi edemeyeceğimiz bir yaklaşım ve orada gerçekten de siyasi irada ön planda. Orada Devlet Başkanı Juan Manuel Santos’un elini taşın altına sokması, baldıran zehri içmek değil oradaki, kurbağ yutmak diyorlar. Onu yapması hakikaten de çekinmeden, etmeden... Mesela Türkiye’deki çözüm sürecinde şöyle bir avantaj vardı. Kamuoyu desteğine baktığınızda çok yüksek oranlar çıkıyordu. İnsanlar yüzde 70’ler oranında çözüm sürecine destek veriyorlardı. Hal Kolombiya’da tam tersi. Yüzde 30’lar oranında destek. Buna rağmen, halkın desteği olmamasına rağmen üstelik de işte Amerika’da eğitim görmüş, biraz sağ muhafazakar çizgide, zengin bir aile çocuğu olan Santos, bir kere hiçbir şeyden çekinmeyerek, çok güçlü bir rakibi var. Eski başkan, eski savaş politikalarını yürütmüş başkan. Mesela ona kaptırır mıyım yerimi falan diye hiç tereddüt etmeden dümdüz devam etmesi yolunda bu etkili. Onun ötesinde akademisyenlerin, toplumda herhangi bir şekilde katkısını sunabilecek her türlü gazeteciden aydına kadar insanların çok içinde olduğu ve çok incelikli, çok boyutlu bir barış planı yaratmış durumdalar. Sadece bu ateşkesle ilgili metni okursanız o kadar her şey detaylı, bizdeki gibi kervan yolda düzülür tarzı bir şey değil, çok planlı programlı. Silahlar mesela anıt olacak en sonunda 3 ayrı yerde. Bunların işin içinde olduğu. Mesela 23 tane bölgeye çekilecek gerillalar. Bütün her şey o kadar planlanmış ki; oraya ne ordu yaklaşacak, ne herhangi bir güvenlik görevlisi. 1 kilometrelik sıhhi kordon çekilecek o bölgelere. Bütün gerillalar oraya çekildikten sonra bütün silahları kayıt altına alınacak, hemen genel af ilan edilecek. Sadece çok ciddi insan hakları ihlallerine karışmış olanlar yargılanacaklar ki; onda da maksimum 5 yıl kadar sanırım ev hapsiydi. Çok ağır cezalar, idamlar, ömür boyu hapis falan yok. 5-10 yıllık süreçlerle sanırım ev hapsinde kalacaklar. Diğerleri de doğrudan o 23 bölgede, çekildikleri yerlerde sivil hayata entegrasyon dersleri alacak ve hemen topluma geri dönecekler. Bu tarz mesela Türkiye’de hakikaten ön göremeyeceğimiz derecede nitelikli, kapsamlı bir barış, ateşkes planı söz konusu. Nihai barışın da 20 Temmuz’da imzalanmasını Santos hedefliyor bir an önce. O da “29 Ekim”i gibi Kolombiya’nın bağımsızlık günü. Olan şu Kolombiya’da; adeta devlet yeniden kuruluyor ve barış üzerinden yeniden kuruluyor. Üstelik Kolombiya’da üstelik bir de kokain ticareti var, belli bölgelere girilemiyor. Belli bölgeler ve kokain ticareti mafyanın hakimiyetinde gibi detayları geçtim, FARC’ın öyle bir kontrol ve hakimiyet alanı var ki fiilen alında bölünmüş durumda. Taraflar bir araya gelerek ülkeyi yeniden inşa edecekler adeta. Bunun içinde toprak reformu da var, bunun içinde kırsal kesimin kalkındırılması için çeşit çeşit gerçekten bizdeki TOKİ tarzı projeler değil, nitelikli projeler var. Dolaysıyla Kolombiya’nın ileride bir şekilde çözülmesi çok daha zor bir çatışma olduğu halde örnek olarak Türkiye’nin önünde olacağını, orada başarıldığı için Türkiye’de de birgün bu yol gidileceğini ben ön görüyorum. 2016-06-25 15-20-02 Böylesi bir ortamda Başbakan yardımcısının, Tuğrul Türkeş'in ırkçı açıklamaları ile nasıl sonuç alınabilir ki? Türkiye’de daha geçen yaz, 1 yıl önce “Kesinlikle bir daha çatışma süreci yaşanmaz” deniyordu. Taraflar buna cesaret edemezler. Bunu Kürt sorunu konusunda uzman olduğunu söyleyen herkes söylüyordu, politikacılar söylüyordu. 1 yıl içinde nereden nereye geldik bakın. Tarihte yaşamadığımız derecede şiddetli bir savaş ortamının içine düştük. Böyle bir durum söz konusu olunca beklenmedik süreçlerden, beklenmedik şekilde çıkılır. Birden bire toplumda büyük bir bıkkınlık ve nefret de belki savaşa yöneltti. Bu dönem çok ağır şeyler yaşanıyor, çok ağır bedeller ödeniyor ama bir daha bu dönem kapandığında ne kimse dini böyle kullanabilecek siyasette, ne de milliyetçiliği böyle kullanabilecek. Çünkü ikisi de sonuna kadar sömürülüyor. Sonuna kadar sömürüldüğü için de bir daha gelen bunu yapamayacak. Toplum gerçekten bunlardan çok bıkmış olacak çünkü. Ama maalesef bunları da yaşamak zorunda kalıyoruz, bu bedeller de ödeniyor. Yani dolayısıyla sonsuza kadar sürdürülebilen bir savaş yok. Sri Lanka modeli deniyor. Sri Lanka bir ada. Halbuki, Türkiye’nin arkası hem Irak, hem İran, hem Suriye vs... Siz burada böyle bir savaş politikasını, topluca bir katliama bugün olduğu gibi girişmeye kalksanız bile sonuna kadar gidemezsiniz. Türkiye’de alışmak zorunda. Sınırı geçip de orada bütün insanları öldürmek gibi bir şeyleri olamaz. Orada gerçekliğe de alışacaklar. Bugünkü politikalardan da bir gün dönülecek. Burada ben devlette de farklı kanatlar olduğunun ve bunun bilincinde olanların olduğundan yüzde yüz eminim. Ordu içinde de, bürokrasi içinde de vardır. Davutoğlu’nun gitmeden önceki son günlerinde bu çözüm süreci ile ilgili söyledikleri sanırım boş değildir. Dediğim gibi devlette bir kanat var ve o kanat harekete de geçemiyor. Yoksa bu bilinç devlette varsa halkta haydi haydi var. Ama insanlar dile getiremiyorlar. Sessiz bir şekilde izliyor birçok insan. Fakat farkındalar durumun sürdürülemeyeceğinin. Son olarak benim sormayı unuttuğum veya sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı? Bugünler tabii çok karanlık geçiyor. İnsanlar çok umutsuzluğa kapılıyorlar kalkıp gitsek mi diye. Gerçekten bir nüfus mühendisliği de bir yandan yaşanıyor. Muhakkak ki bugünkü iktidar kendi nüfusunu oluşturmak istiyor. Artık kendini destekleyen kim varsa Türkiye sınırları içinde kalsın, geri kalanı da nereye gidiyorsa gitsin veya varlığını bir hayalet gibi yaşayacak kadar sindirilsin. Bunu istiyorlar. Ama bu tabii ki de gerçekleşmeyecek. O insanlar ne kadar uzağa gitse de yeterince uzağa gidemiyorsunuz. Ülkenizin mirasını üstünüzde taşıyorsunuz geldiğiniz toprakların. Ülkeniz olmasa o toprak sizi bir şekilde takip ediyor. Ondan dolayı bir şekilde biz de dünyanın diğer yerlerinde olmuş mücadelelerdeki gibi bu hakları geri kazanmalıyız. Maalesef, bunun da kolay yolu yok. Çok teşekkür ederiz. Rica ederim. 2016-06-25 15-19-54    

Bu Yazıyı Yazdır