Şebnem Korur Fincancı, uluslararası alanda da tanınan bir Adli Tıp uzmanı. Ama o mesleğinin çizdiği sınırların dışına çıkmış ve mesleki bilgi ve deneyimlerini insan hakları mücadelesine kanalize etmiş. Senelerdir onu insan hakları ihlallerinin belgelenmesi için mücadele ederken izliyoruz. 2009'dan beri Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın başkanlğını yapıyor.
Şebnem Korur Fincancı bir süre önce Özgür Gündem gazetesi nöbetçi genel yayın yönetmenliği kampanyasına katıldığı için tutuklandı. Oluşan tepkiler nedeniyle belki cezaevinde uzun bir süre kalmadı ama tutuklanışının sembolik anlamı önemliydi. Şebnem Korur Fincancı ile evinde buluştum ve kendisine hem tutuklanma sürecini hem de ülkenin durumuna dair sorularımı sordum:
Biz sizi çok iyi tanıyoruz hocam. Yine de kendinizi okurlarımıza kısa da olsa tanıtır mısınız?
Adli Tıp uzmanıyım ben. Adli Tıp uzmanlığıyla aslında eşzamanlı olabilecek biçimde insan hakları mücadelesinde de daha hani uzmanlık alanımla da bağdaştırarak devam etmeye başladım. Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın kurucularından biriyim ve 2009'dan beri de Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın başkanlığını yürütüyorum. Aynı zamanda işte Adli Tıp Uzmanları Derneği'nin kuruluşunda görev almıştım. Sonra başkanlığını yürüttüm üç dönem. Gençlere devrettim. Uluslararası İşkence Rehabilitasyon Merkezleri konsey üyeliği yaptım üç dönem boyunca. Bir dönem yönetiminde doğrudan yer aldım bağımsız uzman olarak ve hani değişik alanlarda değişik ülkelerde hak ihlallerinin belgelenmesinde çalıştım, Türkiye'de yaptığım iş gibi.
Türkiye'de zaten hak ihlalleri diz boyu, had safhada, gerek basın üzerinde olan hükümetin baskısı gerek toplum üzerinde. Biraz ondan başlamak istiyorum. Tutuklanma sürecinizi biraz bize anlatır mısınız? Sizden biraz dinleyelim tutuklanmanızı.
Şimdi tabii Özgür Gündem üzerindeki ve Kürt basını üzerindeki baskılar malum. Sizin de bahsettiğiniz gibi. Biz bu dönemde özellikle bu baskıları hem görünür kılmak adına ve bu baskılara hiçbir şekilde boyun eğmeyeceğimizi de ifade etme amacıyla Özgür Gündem'le dayanışma etkinliğine katıldık hep beraber. Hani çok sayıda isim tabii bu etkinliğe katıldı. Bizden önce de 30'un üzerinde insan tam da bu nedenle savcılığa ifade vermeye çağrılmıştı. Haklarında böyle bir inceleme başlatılmıştı ve sonrasında da bu kişilerle ilgili iddianameler hazırlanıp duruşma günleri verilmişti. Ben de o işte eş genel yayın yönetmenliği adı altında yürüttüğümüz dayanışma faaliyetine bir insan hakları mücadelecisi olarak katkı sunmak üzere gönüllü oldum ve eş genel yayın yönetmenliği nedeniyle biz de ifade vermeye çağrıldık. 7 arkadaş gitmiştik o gün ifade vermeye.
Tutuklanmayı bekliyor muydunuz?
İfade sırasında savcı beyin tutumu zaten biraz hani bu konuda bizim hakkımızda daha farklı bir şeyler yapacaklar, daha farklı bir tutum alacaklar duygusu uyandırmıştı. Tabii ilk aklımıza gelen hani "adli kontrol mu", çünkü özellikle hani uluslararası alanda hak ihlallerini görünür kılma çabaları nedeniyle hani yurtdışına çıkış çok hoşnut eden bir durum olmasa gerek devleti diye böyle bir düşünce geçti aklımızdan ama sonra hakim karşısında ifade vermeye çağrıldığımızda üç kişi tutuklama talebiyle sevk edildik, üçümüz de tabii uluslararası alanda da çalışmaları olan insanlardık, gerek Erol (Önderoğlu) zaten Sınır Tanımayan Gazeteciler'in Türkiye temsilcisi, işte Ahmet Nesin hem burada hem yurtdışında yaşıyor olması ve yazıları, bu çizgisi, tutuklama talebiyle üçümüzü yalnızca, dört arkadaşımızdan bizi ayırarak, böyle bir durum gerçekleştirdi, tabii oradaki sıkıntı aslında bizim açımızdan da arkadaşlarımız açısından da muhtemelen hani bizi ayırarak hani sadece üçümüz hakkında tutuklama talebinde bulunmuş olması savcının, arkadaşlarımızın hani ben bu noktada kaygılandığını, hani bir sorumluluk hissettiğini falan da hissettim, yani onlar "ya, biz ne yaptık acaba" hani "bizi niye tutuklama istemi olmadı" falan, artık bu duruma geldik yani "ha, ne iyi, hani bizim hakkımızda bir tutuklama yok" diyemiyor insanlar çünkü ayrıştırıyorlar ve bizi hani sanki birbirimize kırdırma davranışı gibi bir davranış da sergiliyorlar. Aslında hep bunları da görmek ve uyanık olmak da gerekiyor. İşte onlar da tabii bizle beraber beklediler, yan yanayız sürekli, bekliyoruz ne olacak, hakimin karşısına çıktık, hakimin de tutumu aslında hakkımızda tutuklama kararı verileceği yönünde bir duygu oluşturdu bizde. Çıktıktan sonra dedik, "herhalde tutuklama çıkar", o yüzden biz çok şaşırmadık ama tabii dalga dalga insanlar gelmeye devam ediyor bu arada, hani duruşma, tutuklama istemiyle bizim hakime çıktığımızı duyan herkes geliyor yani, meslek örgütlerimiz geliyor, yani Erol'un, işte Ahmet'in, alanlarından, benim alanımdan, sendikalarımız geliyor ve dolayısıyla bu hani süreçte bir bekleyiş başladı, herkes bütün davranışları yorumluyor, işte "yeterince polis yok, tutuklama kararı çıkmayacak herhalde" falan yorumları yapılıyor, sonunda tabii girdik ve tutuklama kararı çıktı bir anda herkes şaşırdı, işte biz yollandık.
Sonra ne oldu? Nasıl davrandılar size?
Burada tabii önemli olan bir şey mesela kelepçe takılmasıydı, yani bana takmadılar ama Erol'la Ahmet'e kelepçe taktılar, yani bu ne utanmaz bir davranıştır, hani kelepçe, hani sonuç olarak Polis Vazife Ve Selahiyetleri Kanunu ve Zor Kullanma Yetkisi kapsamında kademeli olarak artış göstermesi gereken zor kullanım araçlarından biri, hani bizde ne gördüler de kelepçe takmayı gerektirecek, bir zor kullanma aşamasına geçtiler, bir üst aşama çünkü bu ve neyse bizi işte aldılar muayeneye götürdüler. Tabii o muayene süreci çok benim için yürek acıtıcıydı, hani İstanbul Protokolü'nün oluşumunda katkısı olanlardan biri olarak hani işkencenin etkili belgeleme süreçlerinde işte eğitimler vermiş biri olarak gittiğimizde Acil'e hekim sadece yüzümüze baktı, genç bir hekim, "bir şeyiniz var mı" dedi, "yok" dedik ve bizim darp cebir izimizin olmadığına dair raporu düzenledi, verdi. Elbette hani bizim bir şeyimiz yok, olabilir, ama düşünün ki hani gözaltı süreçlerinde hak ihlali yaşamış, işkenceye maruz kalmış insanlar da aynı koşullara gelecekler muhtemelen ve bu durumda etrafında onlarca insan varken, kolluk görevlileri varken, onlar nasıl hani işkenceye maruz kaldığını söyleyecek, mümkün değil, yani buna da böylece tanıklık etmiş olduk, yani Türkiye'de nasıl bu işler yürüyor, gözaltı süreçlerini nasıl yürütüyorlar ve ihlallerin bir parçasında hekimler nasıl olabiliyorlar, gördük. Aldılar bizi, cezaevlerimize, hapishanelerimize götürdüler. Önce Metris'e ben Erol'la Ahmet'i uğurladım, arkasından da beni Bakırköy'e bıraktılar. Böyle bir süreçti.
Özgür Gündem'den söz açılmışken, yani Özgür Gündem'le dayanışma Türkiye için ne ifade ediyor?
Şimdi hepimiz özellikle 7 Haziran'dan (2015) itibaren başlayan şiddet sürecini görüyoruz, izliyoruz kaygıyla, olabildiğince izlediklerimizi paylaşmaya çalışıyoruz ve bu paylaşım sürecinde hem Kürtler'e yönelik özellikle inkar ve imha politikalarının da görünür kılınması için elimizden geleni yapıyoruz. Ama bu görünürlük noktasında tabii ki Kürt basınının çok önemli bir yeri var, hem Bölge'deki insanlar, Kürtler açısından hem de aslında ülkenin Batısı açısından, çünkü ülkenin Batısı'nın haber alma kaynakları son derece sınırlı, üç beş muhalif basın dışında aslında bu haberi ulaştırabilecek başka kaynak yok, dolayısıyla onların özgür sesinin susturulmaması önem taşıyor. Ama biz biliyoruz ki, ilk kuruluşundan beri zaten çok ağır baskılara maruz kalmış bir gazete Özgür Gündem, pek çok emekçisinin öldürüldüğü, hapsedildiği, işkencelerden geçtiği, yargısız infazlara maruz kaldığı ya da faili belli bir takım katliamlarda katlediği durumda, şimdi yeniden bir baskı, sindirme ve işte onları yeniden özgürlüğünden alıkoyma davranışı çok görünür kılınmalı, daha da üzerinde durulmalı ve hem onların özgür sesinin kısılmaması için mücadele etmemiz gerekiyor hem de halkın, halkların haber alma hakkının korunması gerekiyor, o nedenle çok önemli tabii ki.
Türkiyeli demokratlar, barış yanlılarına nasıl bir dayanışma önerirsiniz?
Şimdi tabii hepimiz çok farklı yerlerden bakan insanlarız muhakkak ki, zaten bu da zenginleştirici diye düşünüyorum ben, dolayısıyla demokrasi de zaten tek bir ses, tek bir renk anlamına gelmiyor zaten, aslında çok renkliliğin içinde ortak mücadele edeceğimiz alanlarımız var ve biz bu ortak mücadele edeceğimiz alanlarda birlikte yapabileceklerimizi kuvvetlendirerek yürüyebiliriz diye düşünüyorum. Yalnızca tabii biz bize bir mücadeleyi de düşünmemek gerekir, aslında bu mücadeleyi yaygınlaştırmanın yollarını aramamız gerekiyor. Dışlayarak değil hani olabildiğince içererek yol almak gerekiyor bu süreçte, dolayısıyla hani bizden çok daha farklı olduğunu düşündüğümüz insanların da aslında o kadar farklı olmadığını, onların da bu mücadelenin içinde payı olabileceğini ve bizim gücümüzü arttırabileceğini hesaba katmalıyız diye düşünüyorum.
Bize tutuklanmanızda etkili olan Cizre raporundan bahseder misiniz?
Şimdi tabii Cizre'de sokağa çıkma yasağı adı altında gerçekleştirilen hak ihlalleri, özgürlüğünden alıkoyma davranışı erdiğinde, ereceği haberi geldiğinde biz insan hakları başkanı Öztürk Türkdoğan'la hemen telefonla haberleştik, dedik ki hani "biz orada olmalıyız mutlaka" ve tabii burada bir belirsizlik içeriyordu, çünkü orada operasyonun sona erdiğine dair bir bilgi sanıyorum Şubat ortalarında geldi ama bir türlü sokağa çıkma yasakları sonlandırılmıyor, tabii burada da kaygımız var, delillerin yok edildiği yani burada yaşanan hak ihlallerine dair delillerin etkili bir soruşturma yürütülmesinde eksikliklerin olabileceği kaygısı da taşıyoruz, o yüzden "hemen" dedik, yani "zaman geçirmeden bunu yapmalıyız", tabii 2'sinde kalktığı bilgisi geldi ama hani bizim oraya ulaşma zamanımıza yetecek bir aralık yoktu, dolayısıyla biz hemen ertesi gün 3 Mart'ta Cizre'deydik ve tabii bizim amacımız orada neler yapılmalı, ne tür eksikler var, bu eksiklikleri gidermek için hani bizim alanımızdan doğru nasıl bir çalışma yürütülmeli, nelere ihtiyaç var, onu tesbit etmek istiyoruz, bir de işte insanlara üzüntümüzü dile getirmek istiyoruz, onların üzüntüsünü paylaşmak istiyoruz, fakat bu üzüntü paylaşımında en önemli yer tabii ki bodrumlardı, yani insanları evlerinin yıkılmasından daha çok o bodrumda olanlar, bodrumlarda olanlar örselemişti. Dolayısıyla ilk yaptıkları iş bizi bodrumlara götürmek oldu. İlk bodrum en azından girilebilir, bakılabilir, görülebilir bir yerdi, diğer iki bodrum olarak anılan yer zaten tamamen yıkılmış ya da girmenin mümkün olmadığı alanlar. Birinci bodruma dediler ki hani "burası". Biz de Öztürk'le beraber dedik ki, "biz de girelim buraya", hani "evet" yani garip, her an orada üzerimize de yıkılabilir falan ama insan orada oraya girmeme duygusu mümkün değil, bir de insanlar da giriyorlar ve benim en büyük kaygım hani burayı girip görmek gerekiyor, çünkü burası bir olay yeri sonuç olarak, yani hak ihlali yapıldığı iddia edilen bir yer ve mutlaka orada bir takım bulguları bizim araştırmamız gerekir, o yüzden girdik ve girdiğimizde de çok çarpıcı tabii bir takım bulgular karşımıza çıktı.
Bir Adli Tıp uzmanı olarak neler gördünüz o bodrumda?
Bunlardan biri özellikle bodrumun girişinin sol tarafında yerin tamamen yanmış kemiklerle kaplı olmasıydı. Tabii kemiklerin mutlaka alınıp hani laboratuvarda incelenmesi gerekiyor, o yanmanın hani canlıyken mi, öldükten sonra delillerin kaybedilmesi amacıyla mı yapıldığının anlaşılması gerekiyor, neyle yakıldıklarının araştırılması gerekiyor ama bunların hiçbiri yapılmamış, bir kere olay yeri incelemesi yapılmamış. Sorduğumuzda dediler ki, "savcı buranın güvenli olmadığını, dolayısıyla can güvenliği olmadığı için giremeyeceğini söylemiş" Olay yeri inceleme ekipleri gelmişler aslında, onları da sokmamış, "çünkü" demiş "can güvenliğimiz yok, buraya girilmez, burada inceleme yapılmaz", oysa bu tam da etkili soruşturmanın eksikliği anlamına geliyor. Devletin sorumluluğunda bir işin hızla, en kısa sürede gerçekleştirilmesinin önüne geçilmiş böylece. Orada bir alt çene kemiği vardı, az yanmış bir alt çene kemiği ve o alt çene kemiği görüntü olarak, boyut olarak bir çocuk alt çenesi gibi görünüyordu, tabii ölçme araçımız yoktu, o yüzden ben biraz kaygılandım ama sonra raporumuzda da belirttiğim gibi hemen yanıbaşında da dikkatimi çeken bir başka şey oldu, bir gözlük çerçevesi vardı yanmış ve gözlük çerçevesi normal, benim kendi gözlüğümün çerçevesiyle aynı büyüklükte yani bir erişkin gözlük çerçevesi, hemen ikisinin yan yana fotoğrafını çektim, zaten çok yakın duruyorlar, yani yan yana duruyorlar ve onun üzerinden bir ölçüm yaparak hani gözlük çerçevesinin yarısı genişliğinde bir alt çene olduğunu bunun, bunun da ancak işte sekiz on yaşlarında bir çocuğa ait olabileceğini, hani biraz yanık nedeniyle doku kaybı olmuşsa da en fazla 12 yaşına kadar bu yaşın çıkarılabileceğini raporumda belirttim. Bu şöyle bir çarpıcılık taşıyor, orada teröristlerin olduğu ve bir çatışma olduğu iddiası vardı, özellikle hani devletin , devlete yakın ana akım medyanın bize yansıttıklarında. Oysa bir çocuk var orada, yanmış bir çocuğun alt çenesi var, dolayısıyla bize anlatılanları tersinden okuyan bir bilgi oldu bu ve orada sivillerin de olduğu, devletin buna uygun tutum alması gerektiği, silahların eşitliği ilkesine uygun davranmadığını göstermiş olduk, bir başka bulgu da hemen aynı evin, yani o bodrumun olduğu evin penceresinin pervazındaki tank mermisiydi. Bu da tabii çok çarpıcı çünkü bir eve kim olduğundan bağımsız olarak tankla atış yapamazsınız. Yani eğer bir çatışma varsa bile sizin onlara eşit silahlarla karşılık vermeniz gerekir. Tank onlara ait bir şey değil, onların sahip olabileceği bir şey değil, çatışmanın diğer tarafındakilerin, dolayısıyla siz o zaman silahların eşitliği ilkesine, uluslararası kurallara aykırı tutum almış oluyorsunuz. En azından bunları görünür kıldık tabii ki.
Sizin bahsettiğiniz bodrum Mehmet Tunç'un olduğu bodrumdu, değil mi?
Evet. Mehmet Tunç'un olduğu bodrumdu. Ayrıca kardeşi de yanındaydı. Orhan Tunç'un da ne yazık ki orada olduğunu, sonradan ailesine taziye ziyareti yaptığımızda öğrendik, o da bir çocuk sonuç olarak, 19 yaşında, yeni evlenmiş, yeni bebeği olmuş.
Bebeği ondan sonra oldu yanılmıyorsam, değil mi?
Evet, evet.
İsmini Bekes koymuşlar sahipsiz anlamında. Şöyle sorayım: Siz gidip gördünüz oradaki vahşeti. Devlet Kürtler'e ne yapmak istiyor?
Şimdi çok çeşitli biçimlerde değerlendirilebilir yani siyasetbilimci değilim ama hani bunca senedir Türkiye Cumhuriyeti'nde olanları düşündüğümüzde, Türkiye Cumhuriyeti öncesinde bu topraklarda yaşananları düşündüğümüzde, hani Ermeni Soykırımı da, onların işte göçe zorlanması, topraktaki nüfus dinamiklerinin değiştirilmesi, Dersim'de yaşananlar, daha sonra Aleviler'e dönük çatışma ve saldırılar ve hani suni çatışmalar, yani bunu demek istiyorum, hani çatışma deyince karşılıklı olduğu anlamında değil, hani bir çatışma varmış izlenimi yaratarak saldırma ve onları göçe zorlamalar, yeniden yerleştirme politikaları, bütün hani Anadolu'nun nüfus, demografik yapısını değişitiren biçimler aslında tam da Kürtler'le ilgili de böyle bir sürecin işlediği izlenimi uyandırıiyor. Baktığımızda da zaten 7 Haziran (2015) seçimlerindeki oy oranları itibariyle aslında bu insanların Türkiye'nin dört bir tarafına dağıtılıp hani hayatta kalanların dört bir tarafa dağıtılıp, onların oylarının ve iradelerinin yok edilmesi, onları yalnızlaştırma ve böylece asimilasyon politikalarının da daha etkili biçimde yürütülmesi amacı taşıyor olabilir.
Sizce çözüm sürecine yeniden dönmek mümkün mü?
(Susuyor. Gülümsüyor.)
O kadar zor mu?
Çok zor. Yani bu sorunun yanıtı bende değil. Bu sorunun yanıtı aslında Kürtler'de diye düşünüyorum ben. Yani bu soruya yanıt vermeyi ben Kürtler'e saygısızlık olarak değerlendiririm. Ben çözüm sürecine dönmek mümkün dersem bu benim tarafımdan, bir Beyaz Türk tarafından iyi niyetle söylenmiş bir söz olarak kalır yalnızca. Kürtler burada ne hissediyorlar, nasıl başa çıkacaklar bu süreçle, onu da değerlendirmek gerekiyor sanırım. Hani tabii ki benim iyi dileğim bir arada yaşamak, bu toprakların çok renkliliğini, çokdilliliğini, çok sesliliğini, çok ulusluluğunu korumak, hani, ben öyle yaşamak isterim, çünkü ben bu renkleri çok seviyorum, buradan hepimiz besleniyoruz, öğreniyoruz, insan olmayı böyle öğreniyoruz ama onlar nasıl bakarlar bu sürece, onu bilemiyorum doğrusu. Gözlediğim hani hâlâ onların da içinde bir umut olduğu, hani barış içinde bir arada yaşama iradesi göstermenin çoğunlukta olduğu ama tabii bunun için çok çaba sarfetmek gerekiyor, bu çok uzun bir yol, çok zorlu bir yol, bu yol için de hani belleklerimizi ortaklaştırabilme becerisi geliştirmeli, bütün ölülerimiz için aynı acıyı hissedebilir noktaya gelmeliyiz. Bunu başarabilir miyiz, zor, zor.
Peki, yine çözüm sürecinden yola çıkarak HDP ve bileşenleri, demokrasi güçleri sizce ne yapmalı? Nasıl bir politika izlemeli?
Siyasetçi olmadığım için hani haddimi aşmak istemem doğrusu, hani nasıl olmalı, ya ama en başında söylediğime dönebilirim, işte dışlayarak değil içererek yol almak gerektiğini düşünüyorum ben bu süreçte. HDP'nin de olabildiğince bunu gerçekleştirmeye çalıştığını, hani bütün tarafların acısını ortaklaştıracak yöntemler kullanma becerisini kullandığını düşünüyorum. Ama hani tabii ki çok öfkeleniyoruz bu süreçte. Bu katliamlar, bu yaşanan acılar, hani öfkemizi daha da arttırıyor. Hani bu öfkeyi olabildiğince azaltarak, acıları ortaklaştırabilmek mümkün olabilecek mi, yan yana durma becerisi gösterebilecek miyiz, bilmiyorum. Ama bunun için çaba sarf etmek gerekiyor. Burada HDP'den ya da siyasetten önce ben örneğin sosyal psikoloji alanındaki insanların bu konularda çalışmalar yapması gerektiğini, hani önümüzü açmaları gerektiğini düşünüyorum, sosyologların bu çalışmalarına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bu hakikati hep beraber görme iradesi göstermek konusunda tabii siyasetin de çok önemli bir yeri var. Birlikte mücadele ederek yaşayacağız, dayanışma içinde yaşayacağız sanırım.
Son olarak benim sormayı unuttuğum veyahut da sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı? Barış adına da olabilir.
Yani şöyle söyleyebilirim. Hani uzun bir yol var önümüzde. Sancılı bir yol var. Bu yolda farklı seçimlerimiz olabilir. Umarım hani birlikte yürüme becerisi gösteririz yol boyunca. Ve birbirimizi güçlendirerek çıkarız bu süreçten, hani barış çünkü sürekli emek harcanması gereken, korumak için de çok çaba sarfetmemiz gereken bir durum. Öyle durağan bir hal değil. Dolayısıyla barışı korumak kolay değil. Onun için elimizden geleni yapmak konusunda başka bir çaremiz de yok sanırım.
Çok teşekkür ederim.
Ben de teşekkür ederim.