Halkların Demokratik Kongresi Eşbaşkanı, HDP İzmir Milletvekili Ertuğrul Kürkçü yarım asırlık sosyalist mücadele geçmişiyle, her konjonktürde, her siyasi krizde fikir danışılabilecek isimlerdendir.
Türkiye 15 Temmuz darbesi ve ardından gelişen olaylarla sarsılırken ben de bir çay bahçesinde Ertuğrul Kürkçü ile buluştum ve kendisine bu darbe sürecine ilişkin merak ettiklerimi ve sizin de merak ettiğinizi düşündüğüm konuları sordum:
Bu yoğun gündeminizde röportaj teklifimizi kabul ettiğniz için teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
Türkiye'de neler oluyor? Şu an ne oluyor?
Valla şu an ne olduğunu, evet ilk bakışta görünenleri konuşabiliriz fakat daha derinde ne olduğunu söylemek için biraz daha çok veriye ihtiyacımız var, bunlar yavaş yavaş çıkıyor. Fakat şu an için söyleyebileceğimiz şey şudur, Tayyip Erdoğan'ın 7 Haziran ertesinde başlattığı darbeler sürecinin tahrik etmiş olduğu bir mukabil darbeye karşı Tayyip Erdoğan'ın yeniden tezgahladığı bir başka darbe sürecinin içindeyiz.
Darbe içinde darbe yani?
Darbe içinde darbe. Bunu daha teknik olarak anlatmak için şunları söyleyebilirim: Aslında 7 Haziran seçimleri Tayyip Erdoğan'ın başkanlığa giden yolunda halk itirazını ortaya çıkardı. Ahmet Davutoğlu'nu herhangi bir seçimi kazanmadığı halde başbakanlığa atadı, onun eliyle Kürt savaşına girişti ve silahla 1 Kasım seçimlerinin yolunu açtı. Bu darbenin birinci aşamasıydı. Tayyip Erdoğan bunun ardından Kürt savaşının devamı sırasında hükümeti ve parlamentoyu doğrudan doğruya kendi kontrolü altına alabileceği uygun kişi olarak Binali Yıldırım'ı parti başkanlığına ve başbakanlığa atayarak Ahmet Davutoğlu'na karşı bir darbe gerçekleştirdi. Üçüncü adımı darbenin Silahlı Kuvvetler'de ve Yargı'da yapılacak büyük temizlikti 30 Ağustos'ta, hazırlığıydı. Bu hazırlık sırasında Tayyip Erdoğan'ın tasfiyeye çalıştığı kesimler de kendi darbelerine giriştiler.
Bunu diğer darbelerle kıyaslarsanız, nasıl ifade edersiniz?
Bunu gerçek bir darbe, 12 Eylül darbesi, 27 Mayıs darbesi, 28 Şubat darbesi gibi dört başı mağrur bir darbe olarak göremeyiz, fakat gelişseydi, eğer erken doğuma zorlanmasaydı, böyle bir darbenin yolda olduğunu anlayabiliriz. Bu bir askeri isyana dönüştü ve aslında 12 Eylül'den çok Talat Aydemir'in 21 Mayıs 1963'teki başarısız, yarım kalmış darbe girişimine dönüşerek yıkıldı. Fakat yıkılmasının nedeni Tayyip Erdoğan'ın büyük kitleleri sokağa çıkartarak bu darbeyi halk iradesi ile önlemiş olması değil, bu darbenin zaten baştan beri yenilgiye mahkum olmasıyla ilgili, çünkü Silahlı Kuvvetler'in büyük kesiminin desteği yanında değildi, birleşmiş bir komuta kontrol kademesi yoktu, Silahlı Kuvvetler hiyerarşisinin dışından gelişti, bugün bile darbenin liderinin kim olduğu, hangi anlaşmaya dayandığı, halka çağrısının ne olduğu belli değil. Yani bu davası olmayan bir isyana dönüştü. Bu hale geldiği zaman da yıkılması kaçınılmaz. Darbecilerin bizzat kendileri darbenin başarısına inancı kaybettikleri an yaklaşık üç dört saat sonraydı harekete geçtikten, darbe yenilmeye mahkumdu. Tayyip Erdoğan'ın bununla birlikte bu darbeyi, girişimi önceden haber aldığını düşünmemiz için pek çok sebep var.
Evet, Tayyip Erdoğan birkaç gündür kayıptı.
O saatten bir hafta öncesine gidelim, Tayyip Erdoğan ortada yoktu, alışılmadık şekilde altı gündür hiçbir yerde konuşmamıştı, sözüm ona tatildeydi ama nerede tatil yaptığı da belli değildi, bu bize düşündürüyor ki olacakları istihbar edip Tayyip Erdoğan'ı güvenli bir alana çekmişlerdi. Başbakan Ankara'da değildi. Bakanların çoğu olmaları gereken yerde değillerdi, bütün bu nedenlerle biz hükümetin bundan haberi olduğunu, mümkün mertebe alanı daralttığını, Genelkurmay Başakanı'nı kendi tarafına çektiğini ve böylelikle başarısızlığa mahkum darbenin yürümesi için yol verdiğini anlıyoruz ki bunu bastırmak ona büyük bir kredi sağlasın, uluslararası alanda ve içeride.
Bu darbenin diğer darbelerden farkı neydi, niye geceleyin başlamadı, akşamleyin oldu böyle?
Bence harekete geçmek zorunda kaldılar. Hükümetin durumu kontrol altına almaya çalıştığını görünce harekete geçmeden yenilmektense harekete geçerek kendi şanslarını yaratmayı düşündüler.
Bu onların işini biraz zorlaştırmadı mı yani?
Evet ama sonuçta hiç harekete geçmeden boğazlanmaktansa çarpışarak yenilmeyi tercih ettiler. Fakat bu bile yeterli kararlılıktan yoksun olduğu için birçok yerde çok gülünç durumlara düştüklerini görüyoruz. Bu ama birleşik bir liderliğin olmadığı durumda kaçınılmaz olan şeydir. O yüzden Talat Aydemir darbesine benzetiyorum.
15 Temmuz akşamı olanlar Türkiye'yi sosyolojik açıdan nasıl etkilemiştir?
15 Temmuz gecesi olanlar bence Türkiye'de bu başarısız girişim görünüşü Fethullahçı, laik, ulusalcı bir görünüme sahip olması dolayısıyla AKP saflarında bütünleşme yarattı. Sokağa çıkan kitleler, bütün bunlar esasen Osmanlı Ocakları önderliğindeki son derece dar bir milis ekibidir, ben öyle görüyorum, aralarında IŞİD'çiler, aralarında kafa kesme idmanı yapmış olanlar olduğu da anlaşılıyor, bunların esasen AKP'nin çekirdek kitlesi olduğunu söyleyebiliriz, bunlar hiç olmadığı kadar çok kendilerine güven kazandılar, ikincisi şimdi bu darbeyi bastırdıktan sonra artık eskiye dönüş imkansız olacağı için yeni düzenin onların inançları ve onların kültürleri etrafında kurulması için bir atak içerisindeler. Ben o açıdan seküler kesimde büyük bir endişe, o tarafta ise doyurulmamış iştahların kabarmakta olduğunu söyleyebilirim. Tayyip Erdoğan'ın söylemleri, Silahlı Kuvvetler ve polise tam olarak güvenemeyişi dolayısıyla kitleleri silahlandırma arzusu, onları buna teşvik edebilmek için hem silahlanmanın yolunu açması, idam cezasının geri getirilmesi yönünde yaptığı çağrılar AKP saflarında da en saldırgan, en şiddete dönük, en kıyıcı kesimlerin inisiyatif kazanmasına ve aklın, basiretin, sağduyunun, hoşgörünün AKP kampında giderek kredi kaybetmesine yol açıyor. Aleviler'in arasında çok büyük bir tedirginliğin kabarmakta olduğunu görüyoruz. Kadınlar arasında çok büyük bir endişe vardır ve bunları besleyen davranışlar her gün bu sokakları işgal eden, meydanları işgal eden kitlenin saldırganlığıyla da daha tahrik ediliyor. Ben dün akşam havalimanından dönerken şunları gördüğümü söyleyebilirim: Birincisi bütün belediye araçları şu an havalimanını ve askeri birlikleri kontrol etmek, gereğinde barikat olarak kullanılmak üzere önemli kavşaklara yığılmış durumda.
Bazı yerlerde de hendek kazıyorlar, değil mi?
Bazı kentlerde belediye araçları kışlalar, askeri birlikler önünde hendek kazıyorlar, barikatlar inşa ediyorlar, yani aslında AKP belediyeleri dün HDP belediyelerini suçladıkları her şeyi şimdi demokrasi adına yapar görünüyor. Tabii, bütün bunlar halkta büyük bir endişe yaratıyor. Polisin gözaltına alınmış askerlere karşı davranışlarını gösteren videoklipler yayınlandıkça hukuk devleti denilen şeyden hiçbir eser kalmadığını görebiliyoruz. Sıradan erlerin, askerlik görevlerini yapmakta olan sıradan halk çocuklarının emir komuta zinciri diyerek razı geldikleri, yani yapmak zorunda hissettikleri şeyler yüzünden linç edilmeleri, aşağılanmaları, onların eşlerinin ve çcouklarının helal ilan edilmesi, bütün bunlar dalga dalga çok büyük şoklar yaratarak Türkiye sathında sürüyor. Ben Tayyip Erdoğan'ın bu oyuna devam ettikçe zaten var olan kutuplaşmanın Türkiye'nin bütün fay hatları boyunca kırılmasından endişe ediyorum.
Birçok kesim de bu gibi girişimlerle yavaş yavaş şerri yasaların devreye girdiğini söylüyor. Örneğin 15 Temmuz gecesinden sonra Türkiye'nin her yerinde insanlar sokağa çıktı ve tekbir getirerek yürüdüler.
Evet, zikir çekiyorlar, tekbir getiriyorlar.
Bir şeriat devletine doğru mu gidiyoruz?
Tayyip Erdoğan'ın seçimi budur. Tayyip Erdoğan hilafeti yeniden kurmak için beslediği tasavvurlar adına hiç ummadığı kadar büyük bir fırsatı yakalamış oldu ve bunu sonuna kadar taşıma kararlılığında ben görüyorum.
Türkiye'deki yönetim krizinin çözümünü nerede görüyorsunuz?
Valla, bu cevabı en zor soru. Ben bunu kimsenin bildiğini sanmıyorum. Geçmişe dönemeyeceğimizi hissediyorum, yani darbeden önce, bu da 7 Haziran'dan önceki duruma dönmeyeceğiz. Burada olaylar çok daha başka bir istikamete aktı. Kürtler'e karşı başlatılan savaş, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması, belediyelere kayyum atanması yönündeki hazırlıklar, bütün bunların şimdi derinleşerek süreceğini söyleyebilirim. Ne yazık ki bu akılsızca girişim sonuçta Tayyip Erdoğan'ın hegemonyasını pekiştirecek hamleler yapmasına fırsat sağladı. Biz şu an genişleyen bir hegemonya alanına doğru taşınıyoruz. Burada yapılması gereken şey bence her şeyden önce bu Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendisini Tayyip Erdoğan'ın hegemonyasının dışına çıkartmasına yardımcı olmalıdır. Kılıçdaroğlu'nun siyaseti her geçen gün Cumhuriyet Halk Partisi'nin parti teşkilatını bir bütün olarak AKP diktatörlüğünün bir eklentisi haline getiriyor. Cumhuriyet Halk Partisi'ne oy veren kitlelerin bu akıntının dışına çıkması gerekir. Ben ikincisi bu Tayyip Erdoğan'ın karşısındaki darbecilere yönelik itirazların ve eleştirinin ona verilmiş bir onay gibi anlaşılmaması için özellikle uluslararası alanda tüm politik güçlerin çok kuvvetli bir diplomasi yürüterek bu bir faşist diktatörlüğe doğru gidiş yönünde bir çatışmanın arkada bırakıldığını, Tayyip Erdoğan'ın meseleyi böyle okuduğunu anlatmamız lazım. O asla ve asla demokrasinin genişlediği bir alana dönmeyecektir. Bu nedenle bir demokrasi ortaklığı, tabanda olsun siyasi partiler düzeyinde olsun, gerçekleştirilmesi çok önemli, ancak Kılıçdaroğlu siyaseti bu bakımdan Tayyip Erdoğan'ın hegemonyasını pekşitiren bir rol oynuyor, ben Kılıçdaroğlu ile böyle bir ittifakın neredeyse imkansız olduğu kanaatindeyim. O yüzden bunu tabanda gerçekleştirmek çok daha önemli.
Böyle bir durumda demokratlar kendilerini nasıl savunabilir, nasıl koruyabilir? Nasıl koruyacaksınız kendinizi?
Birincisi her şeye rağmen neyin doğru olduğunu anlatmaktan vazgeçmeyeceğiz, gerek AKP gerek diğer partilerin saflarındaki vicdan ve akıl sahiplerini uyarmamız lazım. Örneğin idam cezasının geri getirilmesi için başlatılan ajitasyonun Türkiye'de herkesin hayatının tehdit altına girmiş olduğuna dair bir duyguyu beslememesi düşünülebilir mi? Tayyip Erdoğan bunun bir halk arzusu olduğunu söylüyor. Bu arzu gerçekleşmezse o halk yani herkesi infaz edecek. Bu, bu manaya geliyor, şimdi bunun gibi bir çılgınlık karşısında cezaların geriye doğru işleyemeyeceğini, geriye doğru kanun koyulamaayacağını, idam cezasının bugün gerçekte bu hesaplaşmanın bir aracı olamayacağını anlatmaya devam etmemiz lazım. Bu konuda ikirciksiz tavır takınmamız lazım. Daha önemlisi kendimizi Tayyip Erdoğan şimdi insanları silahlanmaya davet etti, biz de insanız, o zaman biz de bu fırsatı kendimizi korumak için değerlendirmek zorundayız.
Acaba size de verirler mi bu silahı?
Vatandaş değil miyim? En azından denerim.
Vatandaşsınız da muhalefetsiniz. Kürt siyasetinin üçüncü yol önerisini sizden dinleyelim bir de.
Ama zaten, HDP zaten bu siyaseti, biz buna daha önce üçüncü kutup siyaseti diyorduk, şu an Türkiye İslamcı faşistlerle ulusalcı faşistler arasında yarılmış durumda. Bunu tabii kabalaştırıyorum, bunun arasında bin tane ton farkı bulabiliriz her cenahta. İki uç buradadır ve ikisi arasındaki çatışmanın konusu demokrasi değil iktidarı fethetme meselesidir. Kendini bundan ayıran bütün herkesin bir ortak demokrasi blokunda ya da cephesinde birleştirilmesi eşit yurttaşlık, ortak vatan, Kürt halkının statüsü, Kürt sorununa demokratik ve adil bir çözüm, emeğin, kadının, gençliğin, çevrenin, kentlerin meslelerinin, bütün mağdurların sosyal ortaklığı şeklinde inşa edecek bir cephe çağrısı aslında bizim 2011 seçimlerinden beri müştereken ortaya koyduğumuz bir çağrı. Ben esasen her şeyden önce solun bu noktada açık bir ortaklığının mümkün olduğunu, bunun dalga dalga Alevi toplumuna, kadınlara, demokrat Müslümanlar'a doğru yayılabileceğini ve bunun için her türlü gerekçenin doğmakta olduğunu söyleyebilirim. Ben özellikle bu çatışmanın bize gösterdiği gibi ne Tayyip Erdoğan iktidarının kontrolünde olduğunu ne de diğerlerinin eskiden olduğu gibi Silahlı Kuvvetler'in seküler kesimleri denetim altında tutabildiklerini, dolayısıyla bir üçüncü seçenek için pek çok kuvvetin her yerde serbest kalmaya başladığını görüyorum. Bunun için cesur bir siyaset tarzının, bir seslenişin çok önemli olduğu kanaatindeyim. Ben bu girişimden sonra Meclis'te dört partinin yan yana çektirdiği fotoğrafın sadece bir fotoğraf karesi olduğunu, ertesi gün bu fotoğraftaki unsurların hepsinin başka bir yöne doğru seyretmekte olduğunu unutmayalım diye düşünüyorum. O yüzden Tayyip Erdoğan'ın istediği gibi toplumun onun etrafında ve onun hakimiyet kurduğu hükümet etrafında değil, bir güçlü demokratik muhalefet odağı etrafında toplanması gerektiğine dair itirazımızı bence mutlaka kuvvetle dillendirelim. Dediğim gibi bugün bu askeri darbe girişimine karşı çıkış, bunun işleri çok daha karmaşık ve kıyıcı hale getireceğinden ötürüydü, yoksa Tayyip Erdoğan'ın demokratik bir rejiminin savunulması adıan kimse artık hareket etmedi, halk da bunu böyle okumuyor. Şu andan itibaren ben her yerde halkın kendi özyönetim zeminlerinin oluşturulması, kendilerini saldırılara karşı savunabilecek şekilde konumlanması, herkesin kendi mahallesinde demokrasi ve özgürlük nöbeti, tıpkı meydanlarda tutanlar gibi tutması gerektiğini düşünüyorum ama öte yandan topluluklar arasındaki çatşmaları ve karşılaşmaları kızıştırmayan, anlayışı ve söz hakkını önde tutan bir yaklaşımı mutlaka geliştirmeliyiz ve her türlü topluluklara yönelik şiddetten kaçınmamız şart.
Bahsettiğiniz, küçük bir gruptan bahsettiniz ama karşıda devasa, örgütlenmiş bir DAİŞ vari bir yapı var. Kendinizi nasıl onların karşısında koruyacakınız? Dediniz ya, sokaklarda, caddelerde, dükkanlarda insanların kendilerini koruyacaklarını söylediniz. Bu biraz risk değil mi?
Bizi önce devletin koruması lazım. Devletin korumadığı yerde insanların kendini koruma hakkı var. Ben bu hakkı akılda tutalım diyorum. Ama tabii ki baştan beri söylediğim gibi, örneğin bütün bu saldırılar karşısında hükümeti uyarmak muhalefetin görevi, muhalefete bu şiddet karşısında tırsmaması gerektiğini söylemek muhalefet önderlerinin görevi. Bütün bunlar içerisinde bir denge oluşur, caydırıcı olacak olan şey bunun meşru görülmeyeceğinin açıkça ortaya konmasıdır. O yüzden her türlü saldırı girişimi karşısında dik durmak bence çok önemli ve bunun kim tarafından ve hangi sırayla yapılacağı bilinemez ama "böyle dolaşma" dendiği zaman bir kadına sokakta ertesi gün öyle dolaşmaya devam edebilmeli, bunun için de yanında olacağımızı bilmesi ona kuvvet verecektir.
Uzun vadede sizce Türkiye'yi ne bekliyor?
Keşke bunu bilebilseydim.
Öngörünüz?
Her şey şuna bağlı: Bizim cenahın Türkiye'nin ve bölgenin geleceği bakımından en makul ve en çözücü seçenek olduğunun anlaşılmasını sağladığımız nisbette gelişmeler bizim öngördüğümüz istikamette olur. Burada iç dinamikler kadar uluslararası dinamikler çok önemli. Ben Tayyip Erdoğan'ın bu hilafetçi kalkışmasının dünyadan bir destek göreceğini düşünmüyorum. Türkiye de bu kadar gelişmiş bir ekonomi olarak dünyadan koparak yaşamını sürdüremez, eninde sonunda bu Tayyip Erdoğan'ın çılgın rejiminden Türkiye'nin kurtuluşu için makul bir seçenek olduğumuzu ortaya koymamız lazım. Kısa vadede acı çekebiliriz, bunun kestirme bir yolu yok, fakat uzun vadede özellkle Kürt hareketinin devrimci enerjisi pek çok konuda bize yeni deneyimler sunabilir, ben esasen ümidin de burada olduğunu düşünüyorum.
Peki, benim unuttuğum ya da sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı? Barış adına olabilir.
Kim korkar hain kurttan? Korkmayın.
Çok teşekkür ederim.
Ben de size teşekkür ederim.